Orta Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2016 Perşembe

Almanya - PKK İlişkisi!...

Öcalan, İmralı tutanaklarında Almanya’nın PKK seviciliğini: “Suriye’de iken Almanya Gizli Servisi’nden Lummer benimle görüştü. Bizden Almanya üzerindeki eylemlerin durdurulması istendi. Grumlent isimli gizli servis üyesi ile de görüştük. Konu hemen hemen aynıydı. Biz de bunun karşılığında Almanya’nın bize karşı daha yumuşak davranılmasını istedim. Ayrıca PKK üzerindeki yasağın kaldırılmasını istedim. Grumlent 1995 yılı yaz aylarında, Lummer ise 1996 yılı yaz aylarında benimle görüştüler. Onlarla birlikte bazı parlamenterler bunlardan birisi Steinbach’tır, gazeteciler ve yanlarında sosyal demokratlardan bir bayan parlamenter de vardı. Almanya ile ilk ilişkiler 1980’lerde işçilerle başladı. 1990’lardan sonra eylemlilik sürecine girildi… PKK konusunda kendi çizgisinde kadro yaratmak istiyor. En büyük Kürt nüfus ve kuruluşlar buradadır… Kendi çizgisinde olan Kürt örgütlerini desteklemeye devam edecektir. Yalnız PKK’ya değil Ortadoğu’ya açılım politikaları var. Almanya-ABD ve İngiltere ortaklaşa kollektif bir birlik olabilir” sözleriyle dile getirmişti. (https://hasanbalcibelgeleri.wordpress.com/2012/02/07/apdullah-ocalan-ifade-tam-metin/)

1980 sonrasında Avrupa’ya yerleşen PKK’nın, Avrupa ülkelerindeki en etkin faaliyet alanları Hollanda ve Federal Almanya olmuştur. 1980 sonrasında gerek Avrupa’da, gerekse dünyada çok hızlı ve köklü politik değişiklikler yaşanmıştır.  Avrupa ülkelerinin -özellikle Federal Almanya’nın- Türkiye ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarında PKK’ya özel bir rol biçilmiştir.

3 Ekim 1990 tarihinde iki Almanya’nın (Federal ve Doğu) birleşmesi,  Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991 tarihinde dağılarak iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk sonrasında, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesi, Türkiye ve Orta Doğu politikalarını yeniden şekillendirerek köklü değişikliklere gitmişlerdir. Sovyetler’in Avrupa’ya yönelik tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerinin de Türkiye’ye ilişkin politikalarında değişiklikler olmuştur. Bu siyasi ve politik değişiklikleri iyi değerlendiren ve Avrupa ülkelerinden açık açık destek gören PKK, Almanya ile birlikte Avrupa ülkelerinin tamamına yerleşerek, faaliyetlerine devam etmiştir.

Almanya, PKK için hep “özel” bir ülke olmuştur. Bunun nedeni de Almanya’nın PKK’nın Avrupa’daki ilk basın ve yayın merkezi olmasıdır. Kuruluşundan birinci konferansının yapıldığı 1981 yılana kadar kayda değer basın-yayın faaliyeti olmayan PKK, birinci konferansında alınan karar gereği, 1981 yılında Almanya’nın Köln kentinde bir dizgi tesisi satın almış “Serxwebûn” adıyla bir yayınevi kurmuştur. 1 Ocak 1982 tarihinden sonra bu yayınevinden aylık ve Türkçe olarak yayınlanan Serxwebûn dergisi -günümüze kadar yayını devam etmektedir- PKK’nın merkezi yayın organı olma rolünü üstlenmiştir.

Almanya, terör örgütü PKK ile ilgili olarak her dönemde, benzer politikalar izlemiştir. 1988-2005 yılları arasında başbakan olan Gerhard Schröder, önemli bir ortak olarak gördüğü Türkiye’nin kaygılarını dikkate almayan bir PKK politikası izlemiştir. PKK hâlihazırda Almanya’nın iç politikasında gündem olmaya devam etmektedir. Özellikle Sosyal Demokrat Partisi (SDP) ve Yeşiller Partisi içerisindeki etkinliği devam etmektedir.

Almanya’da PKK'ya yardım toplayan dernek, vakıf, enstitü görünümlü çok sayıda kuruluş bulunmaktadır. PKK’nın en büyük finansal kaynaklarının merkezinde yine Almanya vardır. Dernek görünümlü yardım merkezlerinin en önemlisi Ludwigshafen Kürt Kültür Derneği’dir.

PKK faaliyetlerinin Almanya’da resmen yasaklanmış olmasına rağmen, dernek, halk merkezi, kültür merkezi, enformasyon ve dayanışma merkezleri gibi örgütlenmeler; Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (Yek-Kom)  adıyla faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu faaliyetlerin birçoğu paravan dernekler tarafından da yürütülmektedir.

Almanya’nın PKK’ya örtülü desteğinin en önemli kanıtı, “ülkenin güneydoğusunda kullanmama şartı”yla Türkiye’ye sattığı Leopard 2 tanklarının kullanımına getirmiş olduğu kısıtlamadır. 1992 yılında gerçekleştirilen sınır ötesi harekâtta Almanya, “tankları Güneydoğu’da kullanamazsınız” demiş, Türkiye, dünyanın en iyisi olarak gösterilen bu tankları PKK terörüne karşı kullanamamıştı.

Almanya’nın PKK’ya silah ve mühimmat yardımında bulunduğu hep konuşula gelmiştir. Ve bunlar iddiadan öte haberlerdir. “PKK’nın arkasındaki batılı güçler arasında sayılan Almanya, son olarak terör örgütü için aralarında 'Bunkerfaust' füzelerinin de bulunduğu son derece modern özel silahlar üreterek bunları Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne ait kargo uçakları ile bölgeye sevk etti.

Sevkiyatın güvenliği için Hollanda uçaklarını kullanan Almanya PKK’ya teslim ettiği silahların kod numaralarını da ordu envanterinin dışında tutmayı tercih etti. Buna rağmen silahların menşeini gizleme gereği duymayan Almanlar, Bunkerfaust (BKF) füzelerinin PKK’ya teslim edilen modellerinin başına 'DM-32' kod numarasını ekledi. Buradaki 'DM' ibaresi, 'Deutsches Muster' yani 'Alman modeli' anlamına geliyor. Almanya’nın bölgeye sevk ettiği silah ve mühimmatlar arasında son derece gelişmiş özel üretim, DM32 Bunkerfaust, Panzerfaust 3 (Pzf 3), Pzf 3 EX (DM10), Pzf 3 Alt Kaliber (DM18 / DM18A1), Pzf 3 UB (DM38), Pzf 3 UB-T (DM58), Pzf 3 (DM12 / DM12A1), Pzf 3-T (DM22), Pzf 3-BT, BKF (DM32) modelleri bulunuyor.” (http://www.haberler.com/almanya-dan-pkk-ya-ozel-uretim-roketatar-7661583-haberi/)

PKK terör örgütünün Almanya’daki tüm gösterileri ve diğer propaganda faaliyetleri açık şekilde örgütün sembolleriyle yapılsa da bu eylemleri yapan gruplara polis tarafından hiçbir müdahalede bulunulmamaktadır. 

14 Aralık 2015 Pazartesi

PKK’nın Barzani Sancısı!...

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne Hüseyin Ali mahlasıyla yazı yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin Türkiye’ye yaptığı ziyarete ilişkin değerlendirmelerin de yer aldığı "Sur'a  Saldırı, Amed’in Ruhuna Saldırıdır” başlıklı yazısında, PKK’nın “hendek” stratejisiyle sürdürdüğü terörizmi perdelemek için akla ziyan iddialarda bulunuyor. 

Mustafa Karasu, “Polisler, askerler, özel harekâtçılar, Esadullah timi denilen JİTEM artıkları Amed’de şehrin en eski yerleşim yeri olan Sur içinde cami, minare, han hamam demeden yakıyor ve yıkıyor ama basın ‘teröristler yıktı’ diye yalan propaganda yapıyor” diyerek, ifsatçılıkta yeni bir çığır açıyor. PKK bunu -kara propaganda ve dezenformasyonla toplumu manipüle ermeyi-  hep yapmıştır ve yapacaktır da. Çünkü PKK’nın beslendiği ana kaynak bu yöntemdir.

Emperyalist devletlerin Orta Doğu’yu kan gölüne çevirdikleri, yüz binlerce insanın öldürüldüğü, milyonlarcasının evinden ve yurdundan edildiği, bölgenin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir ortamda Barzani’nin Türkiye ziyaretini; “Mesud Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir”diyerek değerlendirmeye çalışan Karasu;  örgüt merkezli pragmatizmi esas almıştır. PKK'nın   geçtiğimiz yıl da Barzani için “Sünni Araplar, IŞİD ve diğer terörist gruplarla Musul’un işgali için Ürdün’de toplantı yaptı” iftirasında bulunduğunu hatırlatalım.

Mesut Barzani Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile birlikte, aralarında Eş Başkan Figen Yüksekdağ, Leyla Zana, Osman Baydemir, Dengir Mir Mehmet Fırat, Ahmet Türk ve Nazmi Gür’ün yer aldığı HDP heyetiyle de bir görüşme gerçekleştirmiş, görüşmede; şiddetin azaltılarak hendeklerin kapatılması gerektiğini ifade etmişti.  Mustafa Karasu, Barzani’nin bölgenin geleceğini ilgilendiren görüşmelerin yapıldığı temaslarını görememiş, PKK faşizmini yansıtan bakışını bir kez daha kamuoyuna yansıtmıştır. 

PKK’nın katı Stalinist anlayışına karşılık, Barzani’nin “hiçbir Kürde karşı silah kullanmayız, kan dökülmesine izin vermeyiz” anlayışı yan yana getirildiğinde, PKK’nın gerçek profili bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

Bir yandan, kan ve gözyaşından nemalanan uluslararsı istihbarat örgütlerinin kontrolündeki PKK, diğer yandan Irak bataklığında kendisini halkına adamış KDP lideri Mesut Barzani.

PKK’nın Barzani karşıtlığının nedenleri incelendiğinde akla ilk olarak Türkiye ile olan dostane ilişkileri, bölge petrolü ile Kürtler üzerindeki güç ve iktidar mücadelesi gelse de ana neden Barzani'nin İslami kimliği ve geçmişten kaynaklı Kürtler nezdindeki misyonudur.

Bugüne kadar yüz bin Kürdün ölümüne sebebiyet vermiş olan PKK; katı, totaliter ve örgütsel oligarşizmi hedef almış silahlı bir yapılanmadır. PKK bu kimliğe, ziyadesiyle gerçekleştirdiği örgüt içi infazlarıyla ulaşmıştır.

Türkiye’nin, son dönemlerde Rusya-İran ve Irak ile yaşadığı sorunlar ve bölgede oluşabilecek muhtemel yeni krizler öncesinde, Barzani’nin Türkiye ziyareti oldukça manidardır. Türkiye’nin doğalgaz konusunda Rusya ve İran’a olan bağımlılığı göz önüne alındığında, enerji alanındaki işbirliği ile birlikte, ziyaretinin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Tarihte bölgenin barışı ve kardeşliği adına İdris-i Bitlisi ve Said Nursi’nin yüklendiği rolü, bugün Mesut Barzani sürdürmektedir. Barzani’nin son Türkiye ziyaretiyle birlikte,  Orta Doğu başta olmak üzere tüm dünyaya yeni bir Türk-Kürt ittifakının temellerinin atıldığı mesajı  verilmiştir.

4 Ekim 2015 Pazar

Türkiye’nin Suriye Çıkmazı!...

Beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca insan işini, evini, sevdiklerini ve yurdunu kaybetti.  Hâlihazırda fiili olarak dörde bölünmüş ve her geçen gün durumun daha da kötüye gittiği Suriye’de, savaşın sona ermesi en büyük temennimizdir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Rusya’nın IŞİD’e ait hedefleri vurduğunu açıklamasıyla (Rusya’nın “vurduk” dediği hedeflerin çoğunluğu, muhaliflere ait askeri hedeflerdi) Suriye’deki iç savaşa alenen müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Yine geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesinde, Obama ve Putin’in “horoz dövüşü”nü andıran sözlü atışmaları, “tribünlere” oynamaktan başka bir şey değildi. Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında, dünyanın iki süper gücü ABD ve Rusya birçok konuda anlaşamazken,  Suriye konusunda “örtülü” bir anlaşmaya vardıkları görülüyor.

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi,  Suriye konusunda da -en başından beri- Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye,  beklenildiğinden daha kısa bir süre içerisinde Libya’daki Kaddafi iktidarının Batılı ülkelerce sonlandırılmasının, Suriye’deki Esed rejimi için de gerçekleşebileceği beklentisine girdi ve Suriye politikasını bu minval üzerine oturttu. Libya konusunda Batı Bloku ülkelerine (ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa) karşı büyük bir mağlubiyet yaşayan Doğu Bloku ülkeleri, (Rusya, İran ve Çin) Suriye’de aynı başarıyı Batılı ülkelere yaşatmadılar.

Suriye’de beş yıldır devam eden iç savaşın -bölge ülkeleri açısından- en büyük kaybedeni Türkiye olmuştur.  Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi, -Erdoğan ve AK Parti karşıtlarının karşı propagandasıyla- dünyanın birçok ülkesinde, Türkiye’nin IŞİD’e desteği olarak algılandı. Ve bu anlayış, Türkiye’nin IŞİD hedeflerine kara ve hava operasyonları düzenlediği tarihe kadar devam etti.

Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin Türkiye yansımalarını gelince:

-Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur.

-PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemeye çalışmıştır.

-Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı anlaşılmaktadır.

-Türkiye, son aylarına girdiğimiz 2015 yılında, enerjisinin büyük çoğunluğunu iç politikadaki gelişmelerle meşgul olmak için kullandığından -7 Haziran öncesi seçim çalışmalarındaki kutuplaşma, 7 Haziran sonrası hükümet kurma çalışmaları, 1 Kasım erken seçimi ve sonrasındaki beklentiler nedeniyle- dış politikada planladığı hedeflere ulaşamamıştır. 

Yaşanan bunca acıdan sonra, Suriye eski Suriye olmayacaktır. Birleşmiş Milletler gözetiminde, Suriye’nin geleceği konusunda alınacak bir kararda Türkiye’ye söz hakkı verilmeyecektir. Oysaki Türkiye bölgede, savaşın ilk başladığı günlerden bugüne, yüzbinlerce mülteciye kucak açmış tek ülke idi.

Kendi içinde iç savaşların hüküm sürdüğü, istikrarsız bir Orta Doğu, Batı için her zaman ideal bir sonuçtur. Neticede Batı, yıllardır kanını emdiği bir coğrafyayı, daha uzun yıllar kendine muhtaç bırakmayı, bölgenin tüm zenginliğinden faydalanmaya devam etmeyi istemektedir.

Söz konusu İslam coğrafyası olduğunda, kapitalist ve emperyalist ülkelerin ortak bir noktada buluştukları bir kez daha hakikat bulmuştur.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz.

21 Temmuz 2015 Salı

Terörün Kanlı Yüzü!...

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti teşkilatlarına “Seçime hazırlıklı olun” talimatıyla birlikte, Türkiye gündemini ilk sırasına yeni hükümet kurma arayışları değil, olası muhtemel bir erken seçim meşgul etmeye başlamışken Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan bombalı saldırıyla, yıllardır yüz yüze kaldığımız terörün acı ve kanlı yüzüyle maalesef bir kez daha yüzleştik. Suruç’taki menfur saldırıda 31 vatandaşımız öldü 100’den fazla vatandaşımız da yaralandı.

Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Terör her yerde terördür. Bu vesile ile Suruç’ta sivillere yönelik düzenlenen bombalı saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum.  Bu saldırı ile Türkiye, Orta Doğu’daki savaş ortamına sürüklenmek isteniyor.

9 Temmuz 2015 tarihli, "Erken Seçim Gerekli mi?" başlıklı yazımızda, "Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar gibi çözüm gerektiren sorunları varken... yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…" derken, bu ve benzeri olaylara dikkat çekmeye çalışmıştık.

19 Temmuz 2015 günü, Fırat Haber Ajansı ANF’ye verdiği demeçte: "Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini de geliştirmeli. Bu sadece askeri güçlerin büyütülmesi temelinde değil, halk olarak meşru savunmasını geliştirmeli. Tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlemeli..." diyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın açıklamasından bir gün sonra PKK, Adıyaman Kömür beldesi Kurk ve Derinsu mevkilerinde arama tarama faaliyeti yapan güvenlik güçlerine yönelik düzenlediği silahlı saldırıda bir askeri şehit etmiş, iki askeri de yaralamıştır. “Barış” kelimesini ağızlarından düşürmeyen, “Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini geliştirmeli” diyen Cemil Bayık’ın düşünce yapısı ile bu ülkeye “çözüm” gelmez.

Suruç’ta meydana gelen patlamadan hemen sonra, Orta Doğu’da emperyal güçlerin taşeronluğunu yapan KCK, “Bu katliamdan birinci derecede IŞİD'i destekleyip büyüten AKP Hükümeti sorumludur. Bu gençlerin katili doğrudan AKP hükümetidir. AKP'nin Kürt düşmanlığı temelinde IŞİD’le kurduğu ilişkiler ve ittifak bu katliamı ortaya çıkarmıştır” diyerek, her zaman yaptığı gibi kolaycılığa kaçmış,  Türkiye’ye yönelik düşmanlığını bir kez daha tescil ettirmiştir.

Bir hafta önce katıldığı bir televizyon programında “PKK silah bırakmalıdır” diyen  HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş, Suruç’taki patlamaya ilişkin yapmış olduğu yazılı açıklamada, “Halkımız, siyasi kurumlarımız, sivil toplum örgütleri, belediyeler, meslek örgütleri gibi bütün toplumsal yapılar kendi güvenlik tedbirlerini de geliştirmelidir. Parti binalarımıza giriş çıkışlar, toplu eylem ve etkinliklerin yapıldığı yerler mutlaka özel olarak güvenliği sağlanan yerler haline getirilmelidir”  akıllara ziyan sözleriyle, provokasyonlara zemin hazırlamıştır. Nitekim 20 Temmuz gecesi, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde polis noktalarına yönelik saldırılar düzenlenmiştir.

IŞİD, Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmek isteyen Batı’nın bir projesidir. Batı’nın Orta Doğu’da PKK ile kurduğu stratejik ortaklık da bu projenin devamı olan bir projedir. Türkiye Orta Doğu’daki ateş çemberine çekilmek istenmektedir.

Ortada bir facia varken, kan ile beslenen kimi çevreler, acı üzerinden siyasi kazanç elde etmeye çalışıyorlar. Suruç'ta yaşanan bu acı üzerinden siyasi hesap gütmek namertliktir, alçaklıktır. Bu nasıl bir halet-i ruhaniyedir ki ortak acılarımız bile "ötekileştirilmeye" çalışılıyor, yazık, çok yazık...

Suruç’taki bu elim olay, 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da meydana gelen ve 52 vatandaşımız ölümüne, 146 vatandaşımızın yaralanmasına neden olan patlamalar öncesindeki istihbarat zafiyetini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

Suruç'taki olay partiler üstü bir vakıadır. Provokasyonlara mahal vermemek adına, TBMM'de temsil edilen siyasi partiler, vakit kaybetmeden bir an önce ortak bir kınama metni yayınlamalıdır.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Erken Seçim Gerekli mi?...

Maalesef Türkiye’de her şey siyasallaşmış/siyasallaştırılmış vaziyette. İşçinin ve emekçinin hakkını savunması gereken sendikalar, siyasi partilerin arka bahçelerine dönüşmüş. Halkı doğru bilgilendirme görevi bulunan medya kuruluşları, tarafgirlikte futbol seyircisine şapka çıkartacak seviyeye ulaşmış. Ülkenin nabzını yoklamak için kurulmuş olan araştırma şirketleri,  siyasi partilerin birer şubesi haline dönüşmüş…

Seçimin üzerinden bir ay geçti. TBMM Başkanı’nın seçilmesinin ardından, Meclis yönetiminin de oluşmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümet kurması için -teamüller gereği- Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yeni hükümet kurma görevi vermesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetin şekillenmesinde de etkin rol oynayacağını tahmin ediliyor. Sayın Erdoğan’ın kuruluşunda aktif rol alacağı bir koalisyon hükümeti, uzun ömürlü olmayacaktır. Kimi çevrelerin “Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yavaşlatmaya çalışarak erken seçim zemini hazırlıyor” iddialarını gerçekçi bulmuyorum. Sayın Erdoğan erken bir seçimin risklerini de okuyabilecek,  görebilecek bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

AK Parti’li birçok siyasetçinin, Türkiye’de bugüne kadar kurulmuş koalisyon hükümetlerinden sonra, koalisyon ortaklarının tek başına iktidar olamadıklarının farkında ve bilincinde olduklarından, koalisyon yerine; erken seçim ihtimaline sıcak baktıkları iddia ediliyor. Temennimiz 45 günlük yasal süre içerisinde yeni hükümetin kurulması yönünde. Şayet bu süre zarfı içerisinde hükümet kurulamadığı takdirde anayasa gereği 90 gün sonra Türkiye yeniden sandık başına gitmek zorunda kalacaktır.

Meclis’te hükümet oluşturulamayacak bir tablo görünmüyor ama AK Parti’siz bir hükümetin kurulma ihtimali de bulunmuyor. TBMM Başkanlık seçimi bunun en güzel örneği. Meclis Başkanı seçiminde ittifak edemeyen üç muhalefet partisinin, AK Parti’siz bir hükümet formülünde ittifak edebilecekleri ise ihtimal dışı. Mevcut şekliyle hükümet çıkaramayan TBMM ise itibar kaybına uğrayacaktır.

Kimi araştırma şirketlerinin “bugün seçim olsa” anketleri,  Türkiye gerçekleriyle bağdaşmıyor. Aynı araştırma şirketlerinin 7 Haziran seçimden önce yaptıkları değerlendirmeler, manipülasyondan öteye gitmemiş, hem kamuoyunu hem de siyasi partileri büyük bir yanılgıya düşürmüştü. Muhtemel bir erken genel seçimde, Türkiye; bugünkü tablodan çok farklı bir tabloyla karşılaşmayacaktır. Kısmi bir oy artışı elde etse de AK Parti’nin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaşacağını sanmıyorum.

Erken seçim ihtimalini devre dışı bıraktığımızda, ortada AK Parti-CHP ya da AK Parti-MHP koalisyon ihtimalleri duruyor. “AK Parti-CHP Koalisyonu mu?” başlıklı yazımızda, “Türkiye’nin öncelikli politikaları göz önünde bulundurulduğunda devlet tecrübesi olan CHP ile kurulacak geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kısa ve orta vadede bir istikrarı da beraberinde getirebilecektir.” demiştik. Bugün de aynı noktadayım. Ve seçimden sonra iç ve dış politikada yaşanan gelişmelere bakıldığında, önümüzdeki sürecin bir AK Parti-CHP koalisyonuyla atlatılmasının Türkiye için doğru bir tercih olacağını gösteriyor.

Seçmen, muhtemel bir erken seçim durumunda, ülkeyi hükümetsiz bıraktıkları için  Meclis’teki mevcut siyasi partilere tavır alarak daha farklı tercihlere yönelebilir. Seçmenin Meclis’teki siyasi partileri cezalandırma adına kullanacağı tercihlerden de tek başına bir iktidarın çıkması mümkün görünmüyor. Hükümetsiz bir Türkiye’de başta siyasi istikrarsızlık olmak üzere, ekonomik istikrarsızlık da baş gösterecektir. 

Bugün Yunanistan’da yaşanan sorunlar siyasi istikrarsızlıkla başladı. Ülkedeki siyasi istikrarsızlık beraberinde ekonomik istikrarsızlığı ve iflası getirdi. Türkiye olarak -1990’lı yıllarda benzer şartlarda yaşadığımızı geriye dönüp hatırlarsak- Yunanistan’dan çıkarmamız gereken çok büyük dersler vardır.

Evet, erken seçim de demokrasinin bir gereğidir. Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar” gibi çözüm gerektiren sorunları varken, siyaset kurumu ve siyasetçilerin hissiyatlarına yenik düşmeden, küskünlük ve alınganlık göstermeden, siyasi kazanç ve menfaat hesaplarını devre dışı bırakarak hareket etmeleri gerekir.

Türkiye’nin, yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…


24 Haziran 2015 Çarşamba

Orta Doğu’da Değişen Dengeler ve Çözüm Süreci!...

Son günlerde PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu koridorun, Ceyhun Bozkurt'un "İmralı Tutanakları" kitabında yer verdiği, Öcalan ile BDP heyeti arasında 3 Nisan 2013 tarihinde gerçekleşen görüşmede, Öcalan’ın PYD'den Haseke'yi bırakmamalarını istediği,  "Sonra Hatay'a, Afrin'e doğru ilerleme olabilir" dediği iddiaları, gündemin yeni tartışma konusu oldu.

Öcalan, Suriye’den çıkartılmadan önce, PKK’nın eyalet teşkilatlanmalarından sözde Güneybatı Eyaleti (Gaziantep'in -İslâhiye hariç- tamamı, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya'nın Hekimhan, Arguvan, Arapkir ilçelerinin bir kısmı, Kilis) ile Toros-Akdeniz Eyaleti (Hatay, Adana, İçel, Antalya, Osmaniye, Gaziantep'in İslâhiye ve Nurdağı)  kendisine direkt bağlı olan, örgütün üs kurmak ve taban edinmek için en ağırlık verdiği yerler arasında idi. Yani Öcalan Suriye’de bulunduğu dönemlerde de Türkiye üzerinden Akdeniz’e bir koridor açmayı hedeflemişti. Dolayısıyla Ceyhun Bozkurt’un kitabında yer verdiği iddianın doğru olma ihtimali yüksektir.

Yıllardır, Türkiye kendi iç sorununu -Kürt Sorunu- kendi iç dinamikleriyle çözmek zorunda olduğunu, sürece dışarıdan yapılmak istenen her türlü müdahaleye engel olması gerektiğini dile getirdik.

Oslo Görüşmeleri’nden sonra, Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözme gayreti olumlu sonuçlar vermeye başlamışken, (Türkiye süreci sonuçlandırma konusunda ağır hareket etti ve süreçteki inisiyatifi maalesef kaybetti) Suriye’de başlayan karışıklık ve beraberinde meydana gelen iç savaş, Türkiye’nin iç siyasi dengelerini bozmakla kalmamış, dış politikadaki dengelerini de derinden etkilemiştir.

KCK Yürütme Konseyi üyelerinin son on gündeki açıklamalarına bakıldığında,  bölgenin geleceği açısından izlenecek politikaların ipuçlarını görmek mümkün olabilmektedir.    Önce Duran Kalkan’ın Irak Kürt Bölgesi Başkanı Barzani’nin KDP’sine ilişkin,  “Eski dengeler değişti, ilişkiler tükendi. Yeni ilişkiler ortaya çıkacak. Kürt siyasetinde kendisini merkezi gören Güney yönetimi tükendi. Güney Kürdistan siyaseti de KDP-PKK ilişkileri de yeniden şekillenecek”ifadeleri.

Ardından KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “PKK bir Kuzey Kürdistan örgütü değil, PKK ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir partidir, bir örgüttür. Kürtler sadece Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşamıyor. Kürtler Suriye’de de yaşıyor, Rojava’da da yaşıyor, Irak’ta da yaşıyor, İran’da da yaşıyor, dünyanın dört bir tarafında da yaşıyor. Özelde de Kuzey Kürdistan dışında Irak, İran, Suriye Kürdistanı’nda da Kürtler ciddi bir katliam ve soykırım politikaları altında”açıklaması.

Ve KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “KDP 13 yıldır olduğu gibi Kürt demokratik hareketini, Kürtlerin Türkiye’deki siyasi temsilcisi olan güçleri, ya da bu siyasi temsili yapan partiyi değil de, Kürtler üzerinde yeni koşullarda inkâr ve imha sürecini sürdüren, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı bir özel savaş yürüterek kültürel soykırımı zaman içinde tamamlamak isteyen AKP’yi destekledi. Bu politikasını 7 Haziran seçimlerinde de sürdürdü” beyanı, ABD’den aldığı destekle, Peşmerge güçleriyle bir çatışmayı göze alabilecek kadar şımarıklaşan PKK-KCK’nın bölgenin yeniden şekillendirilmesinde Barzani’yi devre dışı bırakmaya çalıştığı görülmektedir.  Böyle bir ihtimal Türkiye’yi hem iç politikada, hem dış politikada sıkıntılı bir duruma düşürecektir.

Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki bizi doğrudan ilgilendiriyor. Yeniden çizilecek sınırlar dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler vererek seçim öncesi askıya aldığımız Çözüm Süreci’ni de farklı bir mecraya taşıyacaktır.

Bölgede IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olarak hareket eden, Suriye’de defakto bir Kürt bölgesi oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği varken, Türkiye’nin bu saatten sonra bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak “Çözüm Süreci” konusunda yeni bir yol haritası çizmesi gerekmektedir.

-ABD’nin Peşmerge’ye doğrudan silah yardımından vazgeçtiğini açıklamasının ardından (Savunma Bakanı Carter’in, Senato Çalışma Komitesi’ne bir mektup gönderdiği, mektubunda Peşmerge’nin hiçbir eksiğinin olmadığını ve gerekli desteğin kendilerine verildiğini belirterek, “Kürtler’in ve diğer muhalif grupların doğrudan silahlandırılması, Irak’ın toprak bütünlüğü ve güvenliği konusunda ABD’nin dış stratejisinin altüst olmasına neden olacaktır” dediği.) PKK-KCK-Kandil, Orta Doğu’da ABD’nin belirlediği politikalara paralel hareket etmektedir.

-PKK-KCK’nin hedefi, ABD ile Orta Doğu’daki stratejik ortaklığını uzun vadeye yayarak (askıya alınmadan önce Cemil Bayık’ın ABD’nin gözlemci ülke olarak “Çözüm Süreci”ne müdahil olmasını istemesinin nedeni de anlaşılmıştır.) kazanımlarını genişletmek.

-ABD, Orta Doğu petrolünü Akdeniz’e bağlayacak yeni bir koridor açmak için Suriye’nin kuzeyinde otonom bir Kürt devleti kurulmasına destek verecektir.

-Kendi menfaatleri nihayete erdikten sonra, ABD; her zaman yaptığı gibi PKK-KCK’yı da Orta Doğu bataklığında yüzüstü bırakacaktır.


25 Şubat 2015 Çarşamba

Kaos Senaryoları...

Ünlü Amerikalı sosyolog ve medya eleştirmeni Helbert Schiller, “Zihin Yönlendirenler”  adlı kitabının giriş bölümünde, “Realitenin kusurlu olarak algılanmasına, hayatın gerçeklerini kavrama gücünden yoksun bırakılmış bir şuurun oluşmasına sebebiyet veren mesajlar, zihin menajerlerin tarafından kasıtlı olarak üretilmiş manipülasyon amaçla mesajlardır” der. Schiller manipülasyonu ise “bir yandan çoğunluğa olup bitenlerde sanki kendisinin de aktif olarak yer aldığı inancını aşılamakta, bir yandan da bu insanların gelişmenin imkânlarından yeterince faydalanmasına engel olmaktadır” diyerek tarif eder.

Siyasi ve toplumsal mühendisler genellikle ortak hareket ederler. Hedef olarak seçtikleri konuyu gündeme getirmeden önce, yönlendirici ve spekülatif haberlerle, algı oluşturmaya ve toplumun algısını yönlendirmeye çalışırlar. Tabi toplumu dizayn etmek için yapılan bu hesaplar, bazen de karşı algı oluşmasına da neden olabilmektedir.

Toplum mühendisleri,  7 Haziran seçimleri öncesinde toplumu manipüle edecek yeni kaos senaryoları ve algı operasyonları ile Türkiye'nin iç barışını ve huzurunu bozmayı hedeflemektedirler.

İlk senaryo; üniversitelerdeki karşıt görüşlü öğrenci çatışmalarını sokağa indirmeye çalışmak. Yakın tarihe bakıldığında, halkı sokağa indirme basamağı olarak hep üniversite gençliği kullanılmıştır.

Öğrenci hareketleri açısından çok acı tecrübeler yaşamış olan Türkiye,  yıllar sonra çıkan bir çatışmada maalesef gencecik bir üniversite öğrencisini kaybetti. İzmir Ege Üniversitesi öğrencisi Fırat Yılmaz Çakıroğlu,  karşıt görüşlü öğrencilerle yaşanan kavgada hayatını kaybetti. (Allah yakınlarına sabırlar versin)

            Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun ölümünden sonra artan gerginlik,  Niğde Üniversitesi’ne sıçramış, karşıt görüşlü öğrenciler arasında yaşanan kavgada, yaralanan öğrenciler olmuştur. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, olası çatışma ihtimaline karşı eğitime üç gün ara vermiştir. Son yaşanan olaylar nedeniyle üniversitelerde gerginliğin had safhada olduğu bilinmekte ve görülmektedir. Geleceğimiz olan gençlerimizi, her türlü şiddet ve çatışma ortamının dışında tutmalıyız.  

Yeni kuşaklar bilmez ama sokak çatışmalarının normalleştiği, insan ölümlerinin sıradanlaştığı ve Türkiye’nin okumuş binlerce gencinin sağcı-solcu adıyla birbiriyle kırdırıldığı 1980 öncesi yılları bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum.

Toplumun bölündüğü, kamplaştırıldığı, karşılıklı nefret duygularının doruğa çıktığı o dönemde; üniversiteler, kahvehaneler, meydanlar sağ-sol çatışmaların merkeziydi âdeta.  Sadece bir yıllık süre içerisinde (1979 Kasım’ından 12 Eylül 1980 tarihine kadar) toplam 3 bin 729 kişi hayatını kaybetmişti.

İkinci senaryo ise 7 Haziran seçimlerini AK Parti'nin kazanması halinde “Türkiye'nin bölüneceği” iddiasını dillendirmeye başladılar.  Akıl ve izandan  mahrum olan ve kendilerinin bile inanmadıkları bu iddiayla yetinmeyen iddia sahipleri, “yeni bir AK Parti iktidarında Öcalan serbest bırakılacak, serbest kalan Öcalan’ın HDP’nin başına geçerek TBMM’de siyaset yapacaktır’ diyebilecek kadar pervasızlaşabiliyor,  yalan söyleyebiliyorlar.

Devletin bu konuda Öcalan ile anlaştığını iddia edenler,  kim bilir çok yakında Süleyman Şah Türbesi’nin naklinin gerçekleştirildiği “Şah-Fırat” operasyonunu bile bu iddialarıyla ilişkilendirebilir. Burası Türkiye…

"Musul'daki personelimizi neden vaktinde tahliye etmediniz" diye feryat edenler, "Süleyman Şah Türbesi ve türbeyi koruyan askerlerimiz neden tahliye edildi?" diyebilecek kadar kendileriyle çelişebiliyorlar. Burası Türkiye…

"Şah Fırat" operasyonundan çıkan sonuç:  Açık ve net bir ifadeyle, Türkiye'nin Orta Doğu’daki yeni stratejik ortağı Kürtlerdir.

Türkiye’de oluşturulmak istenen korku imparatorluğuna ve bölündük-bölünüyoruz paranoyası ile yoğun dezenformasyon çalışmalarınıza rağmen, çözüm süreci er ya da geç başarıya ulaşacak; kazanan barış olacaktır.

Kirli ittifaklar, kaos senaryoları ile seçimleri manipüle etmeye çalışanlar, 7 Haziran’da bir kez daha utanacaklardır.



14 Ocak 2015 Çarşamba

İnadına Barış..!

Terör ve terörizmin yeniden dünyanın gündemine girdiği bugünlerde, “barışın”  insanlık için ne kadar vazgeçilmez olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. İki yıldır devam eden “Çözüm Süreci”,  birkaç kez sekteye uğratılmaya çalışılmışsa da,   nihayetinde bu sürecin Türkiye’ye iç barışı getireceği ümit ediyorum.

KCK üst düzey yetkilileri zaman zaman “Çözüm Süreci”nin devam ettirilmesi yönünde açıklamalar yapmakla birlikte, PYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vaz geçmemişlerdir.

PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalışmaktadır. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de demokratik özerklik hedefini fiiliyata geçirmeye çalışmaktadır. Uzun bir süredir Cizre’de yaşanan olaylar, Kandil’in “demokratik özerklik” hedefinden uzaklaşmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Cizre’de kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşlarının PKK tarafından katledilmesini görmezden gelen KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, 6 Ocak 2015 tarihli Özgür Gündem Gazetesinde yayınlanan yazısında, “27 Aralık günü patlak veren Cizre olayları, üzerinden es geçilecek durumlar değildir. Perde arkasında çok tehlikeli bir planın devreye konulduğunun işaretidir. Nasıl ki 1990’lı yıllarda Türk devleti Hizbullah’ı Kürt yurtseverlerini katletmede kullandıysa bugün de adını Hüda-Par olarak değiştiren aynı Hizbullah’ı tekrardan Kürtleri katletmede kullanmaya başlamıştır”  diyebilecek kadar pervasızlaşabiliyor.

KCK-Kandil ve HDP, öncelikle bölgedeki diğer Kürtlerle barışmalıdır. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül gösteremeyen bir yapı,  Türkiye ile barışabilecek midir? HüdaPar’ı Kürt Hamas’ı olarak gören ve değerlendiren Bese Hozat; PKK’nın, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtler nezdinde nasıl algılandığını ve tanımlandığını biliyor mudur?

PKK-KCK-Kandil, bölgede yaşanan gerginlik ve çatışmalar karşısındaki sorumluğunu,  “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Hizbulkontra, JİTEM” gibi yapılanmalar üzerinden atmaya çalıştığı sürece, barış ve çözüm konusundaki samimiyetsizliğini gizleyemeyecektir. Devletten ve siyasi iktidardan dönüşüm ve demokrasi bekleyen PKK, hâlâ kuruluş dönemindeki söylemlerinden vaz geçememiştir.

Bese Hozat, Türkiye’yi (3 PKK’lı kadının 9 Ocak 2013’de öldürülmesi) Paris cinayetleriyle ilişkilendirmeden önce, öncelikli olarak, PKK’nın bu cinayetlerdeki rolü ve sorumluluğunu (http://www.kurdistan-aktuel.org/katledilen-sakine-ve-yanitlanmamis-sorular-makale,59.html) açıklasın.

Ankara-Kandil-İmralı üçgenindeki iletişimi sağlayan, tüm Kürtleri temsil ettiğini iddia eden HDP'nin,%10 barajı sıkıntısı devam ediyorsa -böyle bir risk var-  bu, HDP'nin Türkiye'deki Kürtler ile sorunlu olduğu gösterir. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül göstermeyen seküler bir anlayış, “Çözüm Süreci”nin tek muhatabı olmamalıdır. Kürt sorunu sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye'nin sorunudur. Meseleye bu açıdan bakmamız gerekir.

Batı, yıllarca Orta Doğu ve Afrika'daki mezhepsel, etnik ve dinî çatışmaları kendi çıkarları için kullanmıştır ve hâlâ da kullanmaktadır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Çerkezlerin, Lazların; farklı farklı grupların (dinî ve etnik) geleceği birbirine bağlıdır. Türkiye halkı olarak, farklılıklarımızı birer zenginlik olarak görmeli, ötekileştirmeden birbirimizi kucaklayabilmeliyiz. Bakın bunun güzel bir örneğini “Kırmızı Benekli Alabalık Daveti” başlıklı yazısıyla Fatih Çekirge anlatmış. Çekirge, MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nünHDP’li belediye başkanlarını misafir ettiği yemeği, “İşte diyalog bu... Hani diyalog, barış, dostluk, hoşgörü diyoruz ya... MHP'li Adana Belediye Başkanı'nın HDP'lieşbaşkanlara böyle bir ev sahipliği yapması... Ve en önemlisi, Tunceli Belediye eşbaşkanının MHP'li Belediye Başkanı'nı Tunceli'ye ‘kırmızı benekli alabalık yemeğe’ davet etmesi önemlidir. Ben aslında bugün Paris'teki ‘barış yürüyüşü’nü yazacaktım. Ama Adana'dan gelen bu ‘demokrasi ve hoşgörü masası’nı seçtim.”diyerek özetlemiş.

Siyaseten sorumlu olan şahsiyetlerin, bu ve benzeri buluşmaları sıklıkla gerçekleştirmeleri “Çözüm Süreci”ne yönelik şüphe ve korkuları azaltacaktır.

Türkiye’deki “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, aynı zamanda tüm Orta Doğu halklarına barış getirecektir. Orta Doğu'daki değişim ve yeni gelişmeler, Türkler ve Kürtlerin birlikteliğini zorunlu kılıyor. Ahhh, bir de bugünkü siyasi konjonktürde durumdan vazife çıkarmak isteyenler olmazsa.

Barışa gidilen yolda yürüyebilmek, barışı getirmekten çok daha zordur…


10 Ekim 2014 Cuma

HEDEFTEKİ ÜLKE TÜRKİYE

Bugün, dünyanın değişik bölgelerinde büyük çatışmalar yaşanıyor. Tamamen uluslararası baronlar ve gizli servisler tarafından yönlendirilen bu savaşların stratejileri de yine bu güçler tarafından belirleniyor. Tabii asıl gaye; hedef ülkeyi/ülkeleri yönetmek ve yönlendirmek.

Suriye’de uzun süredir devam eden bir iç savaş var. Bu savaşın taraflarından biri de Suriye’de yaşayan Kürtlerdir. Suriye’deki Kürtlerin önemli bir özelliği, çoğunlukla Türkiye’den göç etmiş olmalarıdır. Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile çatışmaya girmedi, bekledi. Suriye Ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. PKK’nın Suriye yapılanması PYD çatısı altında bir araya gelen Kürtler, üç kantondan oluşan kısmi özerk bölgeler ilan ettiler.

Suriye’deki çatışmaların nedenlerinden belki de en önemlisi; Doğu Bloku (Rusya, Çin ve İran) ülkeleri ile Batı Bloku (ABD, AB ve İsrail) ülkelerinin Hazar enerji kaynaklarını açık denizlere indirebilecek yeni enerji geçiş güzergâhı belirleme mücadelesidir. Hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah gören bu güçler, Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanmaktan çekinmemişlerdir.

PKK, 2000’li yılların başına kadar “sınıfsal kimliğe” dayalı silahlı mücadele yöntemini uyguladı. Barzani ve Talabani ise yıllardır  “Kürt etnisitesine” dayalı bir mücadele  yürüttü. ABD’nin Kürt etnik kimliğini ön plana çıkaran politikaları destelediğini gören PKK, bu tarihten itibaren paradigma değişikliğine gitmiş, Kürt kimliğini temel alan yeni bir mücadele şeklini dayatmıştır.

Etnik kimliği esas alan bir mücadele şekli tehlikelidir, nihayetinde uzlaşılamaz bir sonuca varılabilir. Bu nedenledir ki Türkiye’de etnik kimliğe dayalı, etnik çatışmalara neden olabilecek politika ve söylemlerden kaçınmak gerekir.

ABD’nin Kürt politikası hep çok yönlü olmuştur. ABD, yıllardır Kürtleri etnik olarak birleştirmek ve bir araya getirmek istemiştir. Türkiye, ABD’nin bu tehlikeli stratejisine karşılık Irak’taki Kürtlerle ekonomik bir birlikteliği hedeflemelidir. Irak’ın kuzeyinin ekonomik olarak Türkiye ile bütünleşmesi, iddia edildiği gibi bir ayrışmayı değil, bir entegrasyonu ve bütünleşmeyi beraberinde getirecektir. Türkiye benzer bir politikayı Suriye’deki Kürtler için de hayata geçirebilmelidir.

Türkiye ve Orta Doğu’yu kontrol edebilen güç, tüm dünya üzerinde etkili olur. Tarihte bu böyleydi, şimdi de böyledir. Orta Doğu’yu kontrol etmek demek, dünyayı kontrol etmek demektir.  

Türkiye’de kutuplaşmalar ve kamplaşmalar artarsa, toplum birbiri ile uzlaşamaz ve  çareyi dış güçlerin desteğinde aramaya başlar. Bu da beraberinde uzlaşmayı değil,  daha çok çatışmayı getirir. Buna en iyi örnek: Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve Ukrayna’daki çatışmalardır.  

ABD’nin Orta Doğu politikaların, ABD Yahudi diasporası ile ittifak halinde olan Evangelistler belirlemektedir. ABD, kendi politikalarına engel gördüğü ülkelere - demokrasi adına- müdahale eder. Bu müdahaledeki en büyük argümanları ise “etnik ve dinî” farklılıklar ile “ekonomik” dengelerdir. 

AK Parti, güçlü bir siyasi yapıdır. 

Nasıl bertaraf edilebilir? 

Bir tek ihtimal var: Ekonomiye müdahale.

Türkiye’nin en zayıf yanı, kırılgan bir yapıya sahip olan ekonomisidir. Eğer ekonomik bir kriz meydana getirilebilir, faturası da hükümete mal edilebilirse, iktidar büyük bir yara alır. Nitekim 2013 yılındaki Gezi olaylarıyla bunun provası yapılmış, 17 Aralık operasyonlarıyla da yarım kalan hesap tahsil edilmek istenmiştir. Bir ülkede ekonomiyi hangi güçler kontrol ediyorsa, siyaseti de onlar yönlendirir ve kontrol eder.

Bugüne kadar Türkiye siyasetini halkın tercihlerinden ziyade, farklı mekanizmaların tercihleri ve davranışları belirlemiştir. 30 Mart’taki yerel seçimler Türkiye için bir milat olacaktır. Türkiye halkı, kendi tercihleriyle Türkiye siyasetini belirleyecek ve Türkiye demokrasisi bu seçimlerden daha da güçlenerek çıkacaktır. 

Güçlü olmak için bir olmak, birleşmek gerekir.

Sağlıcakla kalın efendim...

(Bu yazı, ilk olarak 28. 02. 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)


26 Eylül 2014 Cuma

“KAN”DAN BESLENENLER!

Esed’in Suriye’deki zulmünün devam ettiği bir ortamda, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün zulmünden kaçan binlerce insan, yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düştüler.

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu mülteciler Türkiye’ye sığındı. Evet, Orta Doğu’daki yangın, giderek daha da büyüyor. Savaşın en büyük kaybedenleri ise her zamanki gibi, çocuklar ve kadınlar oluyor.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demek...

Savaş demek, açlık demek...

Savaş demek, sessiz çığlıklar demek...

Savaş demek, ölüm demek...

Ölümler üzerinden siyaset belirlemek ise fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır.

IŞİD’in her gün onlarca insanı katletmesini meşrulaştırmaya çalışan ve Türkiye’nin de bu ölümler üzerinden siyaset ve strateji belirlemesi gerektiğini söyleyen, sözüm ona akademisyenler, gazeteciler, stratejistler var. Var, var, var…

Akbabalığa soyunan bu cenah, AK Parti iktidarını köşeye sıkıştırmak adına, masum binlerce Kürdün ölümünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Hızını alamayan bu çevreler, başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin IŞİD hedeflerine yönelik hava harekâtından rahatsız olmuşlar. Ve IŞİD’in PKK’yı bitirdikten sonra bu harekâtın yapılması gerektiğini dile getiriyorlar.  Koalisyon güçlerinin müdahalesi olmasay-mış, Türkiye’nin 40 yılda bitiremediği PKK’yı, IŞİD birkaç günde bitirebilecek-miş…

Yarabbi! Bu nasıl bir ruh halidir? Kavmiyetçilik taassubunda boğulanlar, nihayetinde beraberce yaşadıkları diğer halkların haklarına saldırmaya başlarlar.  

Ayın güruh, PKK tarafından zorla alıkonulan 13-15 yaşlarındaki çocukların, Şengal ve Kobani’de IŞİD militanlarınca öldürülmesinden duydukları memnuniyeti “PKK, bu zamana kadar topladığı tüm silahlı güçlerin çoğunu kaybetti” diyerek dile getiriyorlar.

Peki, sözüm ona PKK’yı bitiren IŞİD’in, Türkiye’ye saldırmayacağı ne malum?

Türkiye’yi, IŞİD ile PKK çatışmasını kendi lehine çeviremediği için eleştiriyorlar.  1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmasını ne çabuk unuttunuz? Türkiye'nin o dönemde PKK ile Hizbullah çatışmasına göz yumması çok büyük bir yanlıştı. Sonuçta, Türkiye olarak hepimiz kaybettik mi?

Türkiye aynı yanlışı, IŞİD'le savaşan Kürtlere karşı tekrarlamamalıdır, yoksa  kaybeden yine Türkiye olur. Tarih tekerrür eder, Türkiye sadece kendi ülkesindeki Kürtlere ile değil, tüm Kürtleri karşısına almış olur.  PKK'nın Türkiye'deki tüm Kürtleri temsil etmediği gerçeği gibi, PYD'de de Suriye'deki tüm Kürtleri temsil etmiyor. Algı denen bir şey var. Bugün, PYD’ye yönelik belirlenecek olumsuz bir tutum, Türkiye’nin Suriye'deki tüm Kürtlere yönelik aldığı bir duruş olarak algılanacaktır. 

Vizyon sahibi olduğunu iddia eden bu vizyonsuzlar,  KCK yetkililerinin; “IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarından sonra çözüm sürecinin bittiğini” dillendiren açıklamalarından da pek mutlu olmuşlar. Oysa KCK’nın “Çözüm Süreci bitti” şeklindeki bir açıklaması, bölge gerçekleriyle örtüşmüyor, bölge gerçeklerini yansıtmıyor. 

Suriye ve Irak’ta IŞİD ile çatışan bir PKK, Türkiye ile sıcak bir çatışmayı göze alamaz. Türkiye kamuoyu da biliyor ki ”Çözüm Süreci”nin sigortası Öcalan’dır. “Çözüm Süreci”nin geleceği ile ilgili olarak da Öcalan’ın belirleyeceği tavır önemlidir.

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.” açıklaması, Öcalan’ı çözüm süreci konusunda etkilemeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle Öcalan’a yönelik “örtülü” bir tehdittir.  Öcalan, Cemil Bayık’ı çok iyi tanır. Bayık’ın silahtan yana olduğunu da iyi bilir. Bunun idrakinde olan Öcalan, Cemil Bayık’ı kontrolünde tutmak için onu KCK Eşbaşkanı yaptı. Bakalım Öcalan, Bayık’ın bu tehditvari ifadelerine nasıl cevap verecek?

Kürt sorununun çözümünü istemeyen, Türkiye'yi sevdiğini iddia eden çakma terör uzmanları!


 Merak etmeyin, bu millet, siz ve sizin gibileri utandıracaktır!