İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2015 Cuma

Filistin..!

İslam coğrafyasının kanayan yarası,
Kadın ve çocukların ölüm tarlası,
Yetim, öksüz ve evsizlerin yuvası
Boynu bükük, sahipsiz ülke FİLİSTİN.

Ezan sesleri yükselirken minarelerden,
Şafak söküyordu Gazze’de, yine kan kırmızısı.
Yağıyordu gökyüzünden bombalar,
Katlediliyordu masumlar ve çocukların günahsızlığı.

Şahit olunca bu vahşi ve büyük zulme,
Utanıyordu güneş, perde çekiyordu gözlerine.
Fosfor bombaları kusarken yine ölümü,
Çaresizce izliyor, feryat ediyor, ağlıyordu bulutlar.

Devam ediyor İsrail’in işgali, izliyor Batı.
Sabrediyor FİLİSTİN, “bitecek bu zulüm” diye.
Sığınıyor Allah’a, kaybetmiyor ümidini,
Ve özlemle bekliyor, yeni Selahaddin’ini.

Memdoğlu...

4 Kasım 2014 Salı

HEDEF, TÜRKİYE’NİN İÇ BARIŞI MI?

Kürt siyaseti uzun yıllardır büyük ölçüde Marksist-Leninist çizgisindeki siyaseti esas almış, seküler düşünce yapısına sahip Kürtler tarafından yönlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü gibi milletvekillerinin yanı sıra KCK içerisinden Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok, gibi isimlerin seküler modernleşme konusunda “ırkçı-ulusalcı paradigmayı” esas alan söylemlerinin özünde bu düşünce yapısı vardır. Silahlı mücadeleyi esas alan, seküler-ırkçı düşünce yapısının baskın olduğu PKK-KCK içerisindeki cenahın sözcülüğünü ise -bu sıralar- Aysel Tuğluk yapmaktadır.

Son dönemlerde en çok dillendirilen soru: “Türkiye’nin iç barışını kim istemiyor?”  Yurt içi ve uluslararası boyutları olmakla birlikte, PKK’daki otoriter yönetim-seküler-tek tipçi anlayış, Kürt sorunu ve çözüm sürecinin önündeki en büyük engeldir.

KCK-Kandil, 6-7-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HPD ise bu olaylara ön ayak olmuştu. HDP, 6-7-8 Ekim olaylarında üzerine sıçrayan kanı temizlemek, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bozulan imajını düzeltmek için Kandil ve uluslararası güçlerin de dayatmasıyla 1 Kasım’da “Dünya Kobani Günü”  etkinlikleri düzenledi.  6-7-8 Ekim’in aksine HPD’li yetkililer sürekli sağduyu çağrısında bulundular. HDP, her iki etkinliğin de düzenleyicisi konumundaydı.

Sonuç?

6-7-8 Ekim Kobani'yi protesto eylemleri; vandalizim, şiddet, ölüm kan ve gözyaşı… “1 Kasım Dünya Kobani Günü” eylemleri, sağduyu…

Neymiş efendim? Demek ki istenildiğinde demokratik talepler de medeni bir şekilde dile getirilebiliyormuş.

PKK-KCK Kandil son dönemlerde, genelde Türkiye, özelde Erdoğan aleyhtarı iç ve dış tüm güçlere yeşil ışık yakmış durumda. Kandil bu politika değişikliği ile Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine, uluslararası güçleri müdahil etmek istiyor.

Ve KCK-Kandil, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. Avusturya gazetesi Der Standard’da konuşan KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “çözüm süreci” için ABD'nin gözlemci olmasını istedi. Bayık, “Kürt sorunu sadece Türkiye’nin sorunu değil, uluslararası bir sorundur ve çözümü de uluslararası olmalıdır. PKK bu sorunun çözümünün parçası olacaktır… Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da (gözlemci olarak) kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" diyor. Cemil Bayık’ın ABD’nin bilgisi olmadan,  kendi başına böyle bir şeyi dillendireceğine ihtimal vermiyorum. Bu talep C. Bayık’ın değil, ABD’nin talebidir. “Çözüm Süreci”ne üçüncü bir gücün müdahil olması demek, acının, kan ve gözyaşının, kısacası çözümsüzlüğün yıllarca devam etmesi demektir.

Türkiye’nin iç barışının engellenmek istenmesinin uluslararası boyutuna gelince:

ABD: Orta Doğu’daki menfaatleri gereği, kendi siyasi ve politik ekseni içerisindeki Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Bunun için de Kürt sorunu ve çözümü üzerinden Türkiye’ye ders vermeye çalışıyor. Kobani’ye yönelik politikalarda bunu rahatlıkla gördük.

İngiltere: Dünyanın fitne merkezidir. Yüz yıl önce cetvel ile parçalara ayırdığı Orta Doğu’daki sınırları, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmek istiyor.

AB: Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Almanya ve Fransa (Belçika ile Hollanda da eklenebilir) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini engellemek, hiç olmazsa kendi projeleri olan imtiyazlı ortaklığı kabul ettirmek için Kürt sorunun çözümsüzlüğünü dayatmaktadırlar. Paris cinayetleri bu amaca yönelikti. Hâlâ esrarengizliğini koruyan Paris cinayetleri aydınlatıldığı an AB içerisindeki derin gladyo da deşifre olacaktır.

İsrail:  “One minute” ile başlayan, Mavi Marmara faciasıyla doruğa ulaşan Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in Gazze’ye saldırılarıyla daha da derinleşmiştir. Orta Doğu’daki güçlü bir Türkiye, İsrail’in bölge politikaları için de problem kaynağıdır. Türkiye’nin Kürt sorunuyla meşgul olması bölgeye yönelik siyasi enerjisini zayıflatacaktır.

İran ve Rusya: Türkiye'deki “Çözüm Süreci”,  bölge ülkeleri içerisinde en çok İran’ı rahatsız etmiştir. Kendi iç sorunun çözmüş ve bölgedeki diğer Kürtler ile iyi ilişkiler kuramaya çalışan bir Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge politikaları ve çıkarları için bir engeldir. İran ve Rusya’nın Irak’taki Şii yönetim ile Esed rejimine açıktan verdiği destek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini engellemeye yöneliktir.

Türkiye’nin iç barışını engellemek isteyen devletlerin ortak hedefi; bölgedeki enerji kaynakları ve bu enerjinin batıya geçiş yollarının kontrol edilmesi mücadelesidir.

BDP-HDP/DTK (legal Kürt siyaseti) çözüm sürecine dair ne tür politika izleyeceğine net bir karar vermiş değildir. İradesini Kandil’e teslim etmiş, silahı; “Kürt Sorunu”nun çözümü için sigorta olarak görmeye devam eden legal Kürt siyaseti, elbette bu süreçte yeterince etkili olamayacaktır.

 HDP son açıklamasında “Çözüm süreci devam ediyor ve her şartta devam edecek. Çünkü Türkiye halkları buna inandı ve güvendi bu hükümeti de bizi de aşacak bir irade olarak ortaya çıktı.” açıklamasına uygun politikalar üretebilir mi?

Yine bir umut, yeni bir ümit…



10 Ekim 2014 Cuma

HEDEFTEKİ ÜLKE TÜRKİYE

Bugün, dünyanın değişik bölgelerinde büyük çatışmalar yaşanıyor. Tamamen uluslararası baronlar ve gizli servisler tarafından yönlendirilen bu savaşların stratejileri de yine bu güçler tarafından belirleniyor. Tabii asıl gaye; hedef ülkeyi/ülkeleri yönetmek ve yönlendirmek.

Suriye’de uzun süredir devam eden bir iç savaş var. Bu savaşın taraflarından biri de Suriye’de yaşayan Kürtlerdir. Suriye’deki Kürtlerin önemli bir özelliği, çoğunlukla Türkiye’den göç etmiş olmalarıdır. Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile çatışmaya girmedi, bekledi. Suriye Ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. PKK’nın Suriye yapılanması PYD çatısı altında bir araya gelen Kürtler, üç kantondan oluşan kısmi özerk bölgeler ilan ettiler.

Suriye’deki çatışmaların nedenlerinden belki de en önemlisi; Doğu Bloku (Rusya, Çin ve İran) ülkeleri ile Batı Bloku (ABD, AB ve İsrail) ülkelerinin Hazar enerji kaynaklarını açık denizlere indirebilecek yeni enerji geçiş güzergâhı belirleme mücadelesidir. Hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah gören bu güçler, Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanmaktan çekinmemişlerdir.

PKK, 2000’li yılların başına kadar “sınıfsal kimliğe” dayalı silahlı mücadele yöntemini uyguladı. Barzani ve Talabani ise yıllardır  “Kürt etnisitesine” dayalı bir mücadele  yürüttü. ABD’nin Kürt etnik kimliğini ön plana çıkaran politikaları destelediğini gören PKK, bu tarihten itibaren paradigma değişikliğine gitmiş, Kürt kimliğini temel alan yeni bir mücadele şeklini dayatmıştır.

Etnik kimliği esas alan bir mücadele şekli tehlikelidir, nihayetinde uzlaşılamaz bir sonuca varılabilir. Bu nedenledir ki Türkiye’de etnik kimliğe dayalı, etnik çatışmalara neden olabilecek politika ve söylemlerden kaçınmak gerekir.

ABD’nin Kürt politikası hep çok yönlü olmuştur. ABD, yıllardır Kürtleri etnik olarak birleştirmek ve bir araya getirmek istemiştir. Türkiye, ABD’nin bu tehlikeli stratejisine karşılık Irak’taki Kürtlerle ekonomik bir birlikteliği hedeflemelidir. Irak’ın kuzeyinin ekonomik olarak Türkiye ile bütünleşmesi, iddia edildiği gibi bir ayrışmayı değil, bir entegrasyonu ve bütünleşmeyi beraberinde getirecektir. Türkiye benzer bir politikayı Suriye’deki Kürtler için de hayata geçirebilmelidir.

Türkiye ve Orta Doğu’yu kontrol edebilen güç, tüm dünya üzerinde etkili olur. Tarihte bu böyleydi, şimdi de böyledir. Orta Doğu’yu kontrol etmek demek, dünyayı kontrol etmek demektir.  

Türkiye’de kutuplaşmalar ve kamplaşmalar artarsa, toplum birbiri ile uzlaşamaz ve  çareyi dış güçlerin desteğinde aramaya başlar. Bu da beraberinde uzlaşmayı değil,  daha çok çatışmayı getirir. Buna en iyi örnek: Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve Ukrayna’daki çatışmalardır.  

ABD’nin Orta Doğu politikaların, ABD Yahudi diasporası ile ittifak halinde olan Evangelistler belirlemektedir. ABD, kendi politikalarına engel gördüğü ülkelere - demokrasi adına- müdahale eder. Bu müdahaledeki en büyük argümanları ise “etnik ve dinî” farklılıklar ile “ekonomik” dengelerdir. 

AK Parti, güçlü bir siyasi yapıdır. 

Nasıl bertaraf edilebilir? 

Bir tek ihtimal var: Ekonomiye müdahale.

Türkiye’nin en zayıf yanı, kırılgan bir yapıya sahip olan ekonomisidir. Eğer ekonomik bir kriz meydana getirilebilir, faturası da hükümete mal edilebilirse, iktidar büyük bir yara alır. Nitekim 2013 yılındaki Gezi olaylarıyla bunun provası yapılmış, 17 Aralık operasyonlarıyla da yarım kalan hesap tahsil edilmek istenmiştir. Bir ülkede ekonomiyi hangi güçler kontrol ediyorsa, siyaseti de onlar yönlendirir ve kontrol eder.

Bugüne kadar Türkiye siyasetini halkın tercihlerinden ziyade, farklı mekanizmaların tercihleri ve davranışları belirlemiştir. 30 Mart’taki yerel seçimler Türkiye için bir milat olacaktır. Türkiye halkı, kendi tercihleriyle Türkiye siyasetini belirleyecek ve Türkiye demokrasisi bu seçimlerden daha da güçlenerek çıkacaktır. 

Güçlü olmak için bir olmak, birleşmek gerekir.

Sağlıcakla kalın efendim...

(Bu yazı, ilk olarak 28. 02. 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)


23 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL SORUMLULUĞU

İnsanların yaşam hakkı kutsaldır ve insanın yaşamı her türlü pazarlığın üzerindedir. Söz konusu olan şey insanın hayatı ise tüm olanaklar devreye sokulmalıdır.  IŞİD’in rehin aldığı 49 insanın hayatı günlük siyasi çekişmelere alet edilmemelidir. Siyaseten kullanılan böyle bir söylem, bu insanlara ve ailelerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi'ye ta 7 asır önce “insanı yaşat ki devlet yaşasın”  vasiyetinde bulunmuştur. Böyle bir devlet geleneğinden gelen Türkiye’nin de hedefi  “insan” odaklı olmalıdır. Medeni bir devlette de hedef, kendi insanını yaşatmaktır.

IŞİD'in elinde rehin olan 49 insanın kurtarılması, evet; ülkemiz için büyük bir başarıdır, büyük bir prestijdir. Ancak rehinelerin kurtarılması, Türkiye için ne kadar büyük bir başarısıysa, Musul Başkonsolosluğu’nun zamanında boşaltılmayarak 49 görevlinin IŞİD militanları tarafından esir alınarak Türkiye’nin itibarının zedelenmesi de bir başarısızlıktır, politik bir fiyaskodur.  Bu olay, ilgililerce bir kez daha değerlendirilmeli, bir kez daha sorgulanmalıdır.

 49 insanın serbest kalmasıyla ilgili olarak, İngiliz Independent gazetesinde yayınlanan bir yazıda "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD'in neden 49 Türk'ü serbest bırakma kararı aldığını açıklamayı reddederken, Ankara ile IŞİD arasındaki karanlık ilişki hakkındaki şüpheler artıyor... Türkiye hükümeti örgütle anlaşma yapılmadığını iddia ediyor. Bu durum, acımasızlığıyla nam salmış IŞİD'in nasıl olup da bir karşılık almadan, Türk rehineleri serbest bıraktığı sorusunu cevapsız bırakıyor" şeklindeki ifadelerin yer alması, tamamen bir algı oluşturma ve rehinelerin kurtarılma operasyonunu gölgelemektir.

Bir kesim, hükümetin eksiklerini eleştirip, daha doğru ve daha iyi işler yapmalarına yardımcı olmak yerine, iktidarın zafiyetleri üzerinden siyaset üreterek muhalefet yapmaya devam etmektedir. Bu Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Musul’da rehine alınan 49 insanın Türkiye’ye gelmesine üzülen, devletin bu konudaki başarısızlığına neredeyse hamd edecek, sevinecek kesimlerin varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? IŞİD’in her gün bu rehinelerden birinin boğazını keserek öldürmesini gösteren görüntüleri servis etmesine sevinecek kesimlerin olmasına üzülmemek elde değil.

Hâlbuki İsrail, 2011 yılında sadece bir askeri için cezaevlerinde tuttuğu 1027 Filistinli mahkûmu serbest bırakmıştı. İsrail, tüm dünyaya bir askerine verdiği değeri bu kadar Filistinliyi serbest bırakarak göstermişti. Biz ise bugün 49 insanın çocuklarına, eşlerine, ailelerine kavuşması üzerinden polemikler üretiyoruz.
Şüphesiz bu başarı, Türkiye’deki tüm kurumların (Dışişleri, MİT, Emniyet...) koordineli çalışmalarının bir ürünüdür. Rehinelerin kurtarılmasından sonra, bölgedeki mevcut şartlar, AK Parti iktidarını IŞİD’e karşı daha cesur kararlar verecek duruma getirir diye düşünüyorum.

Uluslararası camianın, Türkiye'den IŞİD'e katılımları engellenmesi talep etmesi, bölgenin gerçekleriyle uyuşmuyor. Türkiye, yıllardır bölgeden PKK'ya katılımları engelleyebildi mi ki IŞİD'e katılımları da engelleyebilsin? Oysa IŞİD'e en yoğun katılım Rusya'dan, İngiltere'den, Almanya'dan ve Belçika'dan oluyor. Emin olun, Türkiye bu konuda da "Batı"dan çok daha masum...

Uzun zamandır, Türkiye Orta Doğu’daki savaş bataklığına çekilmek isteniyor. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye bu yönlü bir oyuna gelmemelidir, bu tür provokasyonların dışında kalmalıdır.

Gündemin bir başka önemli konusu ise Suriye’deki yerlerinden, yurtlarından edilerek Türkiye’ye sığınan insanlar.

Konuya ilişkin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; IŞİD saldırılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyelilere ilişkin yapmış olduğu açıklamada, net sayının 130 bin civarında olduğunu belirtti. Kurtulmuş; “Çok zor bir iş başarılıyor. Bu bir doğal afet değil. Sel olsa, deprem olsa olur biter ve sonraları yaraları sarmaya başlarsınız… Karşı karşıya kaldığımız şey maalesef insan eliyle yarılan bir felakettir. Dolayısıyla daha kaç köyün basılacağı, daha kaç kişinin göçmen haline getirileceğini bilmiyoruz… Afetin boyutu, doğal bir afetin boyutundan daha riskli, daha bilinmezleri içeren bir durumdur. Bunların hepsine hazırlıklıyız.”  dedi.

Batı dünyası, Orta Doğu'da mülteci durumuna düşen milyonlarca Müslümanın menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini düşünüyor.

Türkiye’nin ise artık Kürt fobisinden bir an önce kurtulması gerekmektedir. Kendi sorunu çözmüş, ama komşu Kürtler ile problemli bir Türkiye hedeflenmemelidir. Bugün Öcalan’ın bir sözü Suriye’deki (PYD kontrolündeki) Kürtler arasında “nas”(kutsal öğreti) olarak kabul ediliyorsa, Türkiye bunu sorgulamalıdır. Türkiye, Kürtleri potansiyel tehlike olarak görmekten vazgeçmelidir. Günümüzdeki konjonktürel gelişmeler Türkiye’ye bunu dayatmaktadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtler ile bir kez ittifak ederek, bölgede huzuru ve refahı tesis edebilecek politikalar belirlenmelidir.

Kimden iyilik görürseniz, ona minnettar kalırsınız. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsanlar iyiliğin kölesidir." buyurmaktadır. Suriye Kobani Kürtlerine biz yardımcı olmalıyız. Biz sahiplenmezsek, bir başkası sahip çıkar ve yarın çok geç olabilir...

IŞİD’in Suriye’deki Kürt bölgelerini kontrol etmesi demek, Türkiye’nin uzun zamandan beri zor ve zahmetli bir uğraş ile belli bir olgunluğa eriştirdiği “Çözüm Süreci”nin tehlikeye girmesi demektir.


Sözün özü: Bugün dünya üzerinde açlıktan ölen bir Müslüman varsa bunun müsebbibi tüm İslam âlemidir…

21 Temmuz 2014 Pazartesi

EY İNSANLIK!


Dünya üzerinde "Siyonizm"in derin kök saldığı birkaç ülkeden biridir Türkiye. Ve Türkiye’miz 24 Mart 1949 tarihinde İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olma özelliğine sahiptir.  Tarihi hep acı ve gözyaşıyla anılan Orta Doğu, İsrail’in kurulmasıyla birlikte artık “kan” ile anılmaya başlanacaktı…

İsrail, Filistin’de kendisine yönelik saldırılara cevap verdiğini iddia ediyor. Oysa Gazze'deki son saldırıların başından bu yana hayatını yitiren sivillerin oranı %85-90 civarında. İsrail’e göre “terör”ün tanımı, sivillere yönelik soykırım yapmak olsa gerek.

İsrail’in Gazze’ye bomba yağdırmaya başladığı günlerde,  ülke olarak, Dünya Kupası futbol maçlarına kilitlenmiştik.  Bunun sonucu olarak, Gazze'deki ihtiyar, kadın ve çocukların üzerine yağan bombalara gösterecek ilgimiz de kalmamıştı. Gazze sokaklarında oynayan çocuklar, sıcak yaz günlerinde oynadıkları bu oyunun, kendileri için son oyun olacağını nereden bilebilirlerdi?

Gazze'deki tüm menekşe ve çiçekler, insanların solan kalpleri gibi soldular, kurudular maalesef.

Ey İnsanlık!

Gazze’de çocuklar ölüyor. 

Gazze’de kadınlar ölüyor,

Gazze’de siviller ölüyor,

Gazze’de insanlık ölüyor.

Biz ne yapıyoruz? Gazze’deki soykırımı, kendi iç siyasetimize malzeme edecek kadar insani duygularımızı yitirmiş durumdayız.

Biz ne yapıyoruz? Hile, entrika ve terörizmle kurulmuş bir ülke olan İsrail'den medet umuyoruz, merhamet bekliyoruz.

Manzaraya bakar mısınız? İsrail vuruyor, başta BM, ABD ve AB olmak üzere tüm Batı, sinema seyreder gibi Gazze'deki ölümleri seyrediyor.


Aynı Batı, 1992 yılında sadece Müslüman oldukları için Sırp caniler tarafından katledilen Boşnaklara da seyirci kalmamış mıydı? Dünyanın bu sessizliğinden cesaret almaya devam eden İsrail ise Adolf Hitler’in kendilerine yaptığı soykırıma özenerek, beşikteki çocukların üzerlerine bomba yağdırmaya devam ediyor. Böyle bir vahşet karşısında sessiz kalmak, tarafsız durmak pespayeliktir…

Bu nasıl bir vahşettir ki İsrailli bir grup, İsrail'in yüksek tepelerinden Gazze'deki vahşeti zevkle izleyebiliyor. Acaba diyorum,  genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerinin mimarı olan İsrail, kendi toplumunun genetiğini de mi değiştirdi? Başka türlü böyle bir vahşete nasıl seyirci kalınabilir?

İddia edildiği gibi, Hamas terörist bir örgüt değildir. Seçimle iş başına gelmiş Filistin’in meşru hükümetidir. İsrail hükümeti ne kadar meşru ise, Hamas da o kadar meşrudur.

Sözüm ona, çağdaş Batı...

Sözüm ona, ilerici Batı...

Sözüm ona, medeni Batı...

Sözüm ona, insan hakları savunucusu Batı...

Allah'ım! 


Bir kez daha Gazze'deki çoluk çocuğa bomba yağdıran İsrail'i ve ona çanak tutan herkesi sana havale ediyoruz.

10 Temmuz 2014 Perşembe

GÜNDEMİN SICAK MADDELERİ




Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi, çözüm süreci, İsrail’in bir kez daha Gazze’yi vurması, Irak, Suriye ve Orta Doğu’daki diğer gelişmeler gündemin sıcak maddeleri…

Cumhurbaşkanlığı için yarışan adaylar, seçim çalışmalarına başladılar. HDP’den aday gösterilen Eş Başkan Selahattin Demirtaş, CNN Türk’ten Şirin Payzın’ın moderatörlüğünü yaptığı “Neler oluyor” programının canlı yayın konuğuydu.  Selahattin Demirtaş’ı birileri Türkiye’nin Celal Talabani’si olmaya inandırmış görünüyor. Demirtaş’ın hedefinde yeni bir Celal Talabani olma amaç ve gayesi var sanki. Kanımca, Demirtaş; “Celal Talabani bir Kürt olarak Irak Cumhurbaşkanı olduysa, olabildiyse; Selahattin Demirtaş da Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olabilmeli”   düşüncesiyle seçim çalışmalarını sürdürmeye çalışıyor.

Program içerisinde kendisine yönelik sorulan birçok soruya cesurca cevaplar veren Demirtaş’ın, “Kürt sorunu ve çözüm süreci” ile ilgili bir soruya, “bizim cumhurbaşkanlığımızda Türkiye bölünmeden, parçalanmadan çözecektir.”   dedi.

Sık, sık parti ismi değiştirmeyi bir gelenek haline getirmiş olan Kürt siyasetçileri, yeni bir parti oluşumuna gitmeye karar verdiler. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) önümüzdeki günlerde gerçekleştireceği 3. Olağan Kongresi’nde isim değişikliğine giderek, Bölgelerin Demokrasi Partisi adıyla siyasete devam edeceğini açıklamıştı. Aynı gelenekten gelen partiler için isim ve amblem değişikliği yeni bir vizyon olsa gerek…

BDP Kongre Hazırlık Komisyonu Üyesi Kamuran Yüksek’in, "BDP, demokratik özerk sistemin gelişmesi açısından hem toplumun örgütlendirilmesi, eğitilmesi, bilinçlendirilmesi hem de demokratik siyaset alanına demokratik özerklik sistemine kadro yetiştirecek ve bunu geliştirecek bir parti olacaktır" ifadesi,

HDP Muş Milletvekili Demir Çelik’in, Diyarbakır’da minibüsçülerin büyükşehir belediyesini protesto eden eylemlerinden sonra "bu saldırı bilerek, istenerek bilinçli tertiplenmiştir. Kürt özgürlük hareketine karşı, Kürt halk iradesine karşı, büyükşehir şahsında, belediyelerimize, halkın öz yönetim organlarına karşı bir tezgâhtır, oyundur. O oyunu biliyoruz. Açığa çıkarıp boşa çıkardığımızın üzerinden de özgür özerk Kürdistan'a ulaşacağız, ulaşmanın mücadelesini sürdüreceğiz" ifadesi,

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak’ın, "Biz şimdi bizim olanı, kendi kültürümüzü, kendi tarihimizi yaşatarak, genç kuşaklara aktaracak inşa hareketini sürdüreceğiz. Açık söylüyoruz. Kızanlar kızsın, küsenler küssün. Biz Kürdistan’ı baştan aşağı yeniden imar edeceğiz. Özerkliğimizi, öz yönetimimizi inşa edeceğiz" yine bir başka konuşmasında, "Hiç kimsenin dinine, diline bakmadan, farklılığı esas alarak Türkiye'de demokratik özekliği ilan edeceğiz. Bu noktada şeffaflık ilkesi bizim için çok önemlidir"   açıklaması, Selahattin Demirtaş’ın,  “bizim cumhurbaşkanlığımızda Türkiye bölünmeden, parçalanmadan çözecektir.” ifadesi ile bir benzerlik taşıyor mu?  Kendi parti yöneticileriyle çelişen Demirtaş, bu iddiasıyla Türkiye kamuoyunu nasıl ikna edebilecek? Doğrusu Demirtaş’ın bu açıklamasına inanmayı çok isterdim.  

Türkiye, Kürt sorununun silahla, güvenlikçi politikalarla çözülemeyeceğine yıllar sonra idrak edebildi. Devlet aklı çözüm konusunda güçlü bir şekilde irade beyan etti. Kendi iç dinamikleriyle kendi sorununu çözmeye karar vererek, en son çıkartılan yasayla da çözüm sürecini güvence altına alınmış oldu. Eğer üçüncü bir ülkenin ya da güç devreye girmiş olsaydı, işte o korkulan tüm senaryolar fiiliyata geçecekti. Yani Türkiye bir Irak, bir Suriye olabilirdi.

Oysaki “Kürt Sorunu”nda, sürecin başladığı dönemden bugüne kadar “örtülü” olarak yürütülen görüşmelerin yasal zemine oturtulması, çözüm sürecinin başladığı günden bu yana devletin gerçekleştirdiği en kapsamlı düzenlemedir.

Gündemin bir başka önemli konusu, kan üzerinden siyaset yapan, kan ile beslenen İsrail’in, Gazze’ye düzenlediği saldırılar. Maalesef bütün dünya İsrail’in beşikteki çocukların üzerine bomba yağdırmasını izliyor, bu vahşete seyirci kalıyor. Böyle bir vahşet karşısında sessiz kalmak, tarafsız durmak; bizlere merhum Cemil Meriç’in “Zulmün olduğu yerde, tarafsızlık namussuzluktur”  ifadesini hatırlatıyor.

Ve tabi ki Orta Doğu:  Suriye ve Irak’ta devam eden iç savaş, beraberinde Orta Doğu’da harita değişikliklerini de getirdi. ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etmek için saldığı IŞİD virüsü, büyük bir tehdittir. IŞİD, geçtiğimiz hafta, Irak’ın en büyük kimyasal silah tesislerinin kontrolünü eline geçirdiğini BM’ye bildirdi. Bölgedeki güç dengeleri hızla değişmeye başlıyor. Değişen güç dengeleri, beraberinde yeni çatışmalara neden olacaktır maalesef.

Orta Doğu’yu kontrol edebilen güç, tüm dünya üzerinde etkili olur. Geçmişte bu yaşandı, bugün de aynı şey yaşanacaktır…