AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2016 Çarşamba

Brüksel’deki Saldırının Hedefi…

Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen saldırılarda 34 kişi öldü, çok sayıda insan yaralandı. Terörün her türlüsünü ve insanlığa yapılmış bu saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum.

Brüksel’deki saldırıya yönelik farklı değerlendirme ve yorumlar yapılıyor. Saldırının arka planında, muhtemel oluşturulmak istenen algıya bakmak gerek. Bu saldırı ile Türkiye karşıtlarının ülkemize yönelik oluşturulmak istedikleri algı nedir?

Geçtiğimiz hafta içerisinde Taksim İstiklal Caddesi’ndeki canlı bomba saldırısında 4 kişi öldü, yedisi ağır 39 kişi yaralandı. Ve bu eylemin faili olduğu belirtilen Mehmet Öztürk’ün IŞİD ile bağlantılı Gaziantep’teki Durmaz grubu içesinde yer aldığı iddia edildi.

Ardından, PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen Belçika hükümeti, AB’nin de başkenti konumunda olan Brüksel’de PKK’nın çadır açmasına izin verdi.

18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 101. yılı dolayısıyla Çanakkale’de düzenlenen törenlere katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yapmış olduğu konuşmada haklı olarak “Terör örgütlerine doğrudan veya dolaylı kucak açan ülkelere sesleniyorum. Koynunuzda yılan besliyorsunuz. Beslediğiniz o yılan her an sizi de sokabilir.” sözleriyle terör ve terörizme dikkat çekmişti.

Başbakan Davutoğlu’nun Türkiye-AB Zirvesi sonrasında düzenlediği basın açakalmasında AB’nin önümüzdeki Haziran ayında vizesiz dolaşımını uygulamaya geçeceğini taahhüt ettiğini de göz önünde bulundurursak:

-Saldırının şekline bakıldığında, saldırının profesyonelce hazırlanıp icra edildiği görülmektedir.

-Saldırı sadece Belçika’ya yönelik değil, AB’nin başkenti konumunda olması nedeniyle AB’ye yapıldığı manasına da geliyor.

-Saldırının 13 Kasım 2015 tarihinde 130 kişinin öldüğü Paris’teki bombalı eylemlerin faili olarak aranan ve geçtiğimiz hafta içerisinde Brüksel’de ele geçirilen Belçika vatandaşı Salah Abdeslam’ın yakalanmasına misilleme olarak yapılmış olabileceği ihtimal dâhilindedir. Ve Salah Abdeslam’ın IŞİD militanı olması, saldırının arkasında IŞİD’in olabileceğini işaret etmektedir.

Şimdi:

-Saldırının Türkiye AB’ne tam üyelik görüşmelerini ve Türkiye-AB ilişkilerini sekteye uğratmak isteyen, en başından beri Türkiye’nin IŞİD ile ortak hareket ettiği iddialarıyla “Türkiye’nin teröre destek veren bir ülke” olduğu algısını yaymak isteyen derin odaklar ve hücreler tarafından planlanmadığı ne malum?

-Nitekim başta PKK medyası olmak üzere, Türkiye karşıtı tüm odaklar; Brüksel’deki saldırıların hemen arkasından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın teröre destek veren ülkelere ithafen Çanakkale’de dile getirdiği “Dürüst olun. Bunun adı teröre teslim olmaktır. İşte Ankara'da patlayan bombanın, şehrin göbeğinde terör örgütü yandaşlarına şov yapma imkânının sağlandığı Brüksel'de veya Avrupa'nın herhangi bir şehrinde patlamaması için hiçbir sebep yok. Bu açık gerçeğe rağmen Avrupa ülkelerinin hâlâ aymazlık içinde hareket ediyor olmaları, mayın tarlasında dans etmek gibidir. Ne zaman mayına basacağınızı asla bilemezsiniz. Ama bunun kaçınılmaz bir son olduğu ortada” açıklamalarını servis etmeye başladılar.    Ve kendilerince Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklaması üzerinden Türkiye’yi terörle ilişkilendirip, mahkûm etmeye çalışıyorlar.

-Türkiye karşıtı şer odaklarının hazırlayıp gündeme getirdikleri bu “algı operasyonu”nun Türkiye açısından olumsuz sonuçları olacağı muhakkaktır. Taksim İstiklal Caddesi’ndeki saldırıda dikkate alındığında önümüzdeki yaz döneminde Avrupa’dan gelecek turist sayısında kısmi bir azalma olabilir.

Brüksel’deki saldırı bir insanlık suçudur.

Saldırının hedefinde Türkiye’nin olduğunu düşünüyorum. Ve bu saldırıların kaybedeni korkarım ki yine Türkiye ve Müslümanlar olacaktır.

Avrupa’da son dönemde gittikçe körüklenen İslamofobi unutulmamalıdır!

9 Temmuz 2015 Perşembe

Erken Seçim Gerekli mi?...

Maalesef Türkiye’de her şey siyasallaşmış/siyasallaştırılmış vaziyette. İşçinin ve emekçinin hakkını savunması gereken sendikalar, siyasi partilerin arka bahçelerine dönüşmüş. Halkı doğru bilgilendirme görevi bulunan medya kuruluşları, tarafgirlikte futbol seyircisine şapka çıkartacak seviyeye ulaşmış. Ülkenin nabzını yoklamak için kurulmuş olan araştırma şirketleri,  siyasi partilerin birer şubesi haline dönüşmüş…

Seçimin üzerinden bir ay geçti. TBMM Başkanı’nın seçilmesinin ardından, Meclis yönetiminin de oluşmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümet kurması için -teamüller gereği- Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yeni hükümet kurma görevi vermesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetin şekillenmesinde de etkin rol oynayacağını tahmin ediliyor. Sayın Erdoğan’ın kuruluşunda aktif rol alacağı bir koalisyon hükümeti, uzun ömürlü olmayacaktır. Kimi çevrelerin “Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yavaşlatmaya çalışarak erken seçim zemini hazırlıyor” iddialarını gerçekçi bulmuyorum. Sayın Erdoğan erken bir seçimin risklerini de okuyabilecek,  görebilecek bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

AK Parti’li birçok siyasetçinin, Türkiye’de bugüne kadar kurulmuş koalisyon hükümetlerinden sonra, koalisyon ortaklarının tek başına iktidar olamadıklarının farkında ve bilincinde olduklarından, koalisyon yerine; erken seçim ihtimaline sıcak baktıkları iddia ediliyor. Temennimiz 45 günlük yasal süre içerisinde yeni hükümetin kurulması yönünde. Şayet bu süre zarfı içerisinde hükümet kurulamadığı takdirde anayasa gereği 90 gün sonra Türkiye yeniden sandık başına gitmek zorunda kalacaktır.

Meclis’te hükümet oluşturulamayacak bir tablo görünmüyor ama AK Parti’siz bir hükümetin kurulma ihtimali de bulunmuyor. TBMM Başkanlık seçimi bunun en güzel örneği. Meclis Başkanı seçiminde ittifak edemeyen üç muhalefet partisinin, AK Parti’siz bir hükümet formülünde ittifak edebilecekleri ise ihtimal dışı. Mevcut şekliyle hükümet çıkaramayan TBMM ise itibar kaybına uğrayacaktır.

Kimi araştırma şirketlerinin “bugün seçim olsa” anketleri,  Türkiye gerçekleriyle bağdaşmıyor. Aynı araştırma şirketlerinin 7 Haziran seçimden önce yaptıkları değerlendirmeler, manipülasyondan öteye gitmemiş, hem kamuoyunu hem de siyasi partileri büyük bir yanılgıya düşürmüştü. Muhtemel bir erken genel seçimde, Türkiye; bugünkü tablodan çok farklı bir tabloyla karşılaşmayacaktır. Kısmi bir oy artışı elde etse de AK Parti’nin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaşacağını sanmıyorum.

Erken seçim ihtimalini devre dışı bıraktığımızda, ortada AK Parti-CHP ya da AK Parti-MHP koalisyon ihtimalleri duruyor. “AK Parti-CHP Koalisyonu mu?” başlıklı yazımızda, “Türkiye’nin öncelikli politikaları göz önünde bulundurulduğunda devlet tecrübesi olan CHP ile kurulacak geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kısa ve orta vadede bir istikrarı da beraberinde getirebilecektir.” demiştik. Bugün de aynı noktadayım. Ve seçimden sonra iç ve dış politikada yaşanan gelişmelere bakıldığında, önümüzdeki sürecin bir AK Parti-CHP koalisyonuyla atlatılmasının Türkiye için doğru bir tercih olacağını gösteriyor.

Seçmen, muhtemel bir erken seçim durumunda, ülkeyi hükümetsiz bıraktıkları için  Meclis’teki mevcut siyasi partilere tavır alarak daha farklı tercihlere yönelebilir. Seçmenin Meclis’teki siyasi partileri cezalandırma adına kullanacağı tercihlerden de tek başına bir iktidarın çıkması mümkün görünmüyor. Hükümetsiz bir Türkiye’de başta siyasi istikrarsızlık olmak üzere, ekonomik istikrarsızlık da baş gösterecektir. 

Bugün Yunanistan’da yaşanan sorunlar siyasi istikrarsızlıkla başladı. Ülkedeki siyasi istikrarsızlık beraberinde ekonomik istikrarsızlığı ve iflası getirdi. Türkiye olarak -1990’lı yıllarda benzer şartlarda yaşadığımızı geriye dönüp hatırlarsak- Yunanistan’dan çıkarmamız gereken çok büyük dersler vardır.

Evet, erken seçim de demokrasinin bir gereğidir. Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar” gibi çözüm gerektiren sorunları varken, siyaset kurumu ve siyasetçilerin hissiyatlarına yenik düşmeden, küskünlük ve alınganlık göstermeden, siyasi kazanç ve menfaat hesaplarını devre dışı bırakarak hareket etmeleri gerekir.

Türkiye’nin, yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…


1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yalnız Ülke: Türkiye!...

Türkiye, dış politikanın iç politikaya malzeme edildiği çok hassas bir süreçten geçiyor. “Suriye’ye girelim mi, girmeyelim mi?” tartışmaları gündemin öncelikli konusu… Ankara’da konu ile ilgili toplantı üstüne toplantı yapılıyor, tüm detaylar görüşülüyor, her şey en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmeye çalışıyor.

Suriye konusunda Doğu (Rusya, Çin ve İran) ve Batı (ABD, AB ve İsrail) bloku ülkelerinin politikaları ve siyasi hamleleriyle yalnızlaştırılan Türkiye, çareyi kendi politikalarına uygun bir çözüm modelinde bulmaya çalışıyor. “Suriye’ye askeri bir müdahalenin getirisinin ne olacağı, muhtemel bir askeri müdahaleye dünyanın nasıl tepki vereceği, Türkiye’nin nasıl bir sonuçla karşılaşacağı” gibi konular en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmalıdır.

Askeri seçeneğin, Türkiye’nin uluslararası politikaları açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı muhakkaktır. Haklı sebeplerle bile olsa tampon bölge olarak kurulması planlanan yerin Orta Doğu bataklığındaki Suriye olması ve bunu yapacak ülkenin de Türkiye olması,  olumsuz sonuçların doğması için yeterlidir. İngiltere’nin Daily Telegraph gazetesinin daha şimdiden “Türkiye IŞİD ve Kürtleri durdurmak için Suriye işgaline hazırlanıyor” manşeti buna en güzel örnektir.

“Sözlük anlamıyla “Tampon Bölge” (Buffer Zone), düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölgeye denmektedir. Tampon bölgeler, genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir ve tarafsızdırlar. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddet eylemlerini engellemek, göç akınını önlemek suretiyle emniyet ve asayişi tesis etmek, terörist saldırıların ve sızmaların önüne geçmek, doğal çevreyi korumak, yerleşim birimlerini sınai kazalardan ve felaketlerden korumak gibi çeşitli amaçlarla oluşturulabilir. Ancak bu yöntemi kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde genel bir düzenleme olmadığı gibi, yerleşik bir teamül de bulunmamakta.”*

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği tampon bölgeyi kendi güvenliği için oluşturacak ama iç politikadaki yansımaları çok farklı olabilecektir. Türkiye’yi IŞİD terör örgütüne yardım etmekle suçlayan içimizdeki İrlandalılar, Brütüsler bu kez yapılan ya da yapılacak olan operasyonun PYD’ye yönelik olduğu yaygarası ile halkı sokaklara çıkaracak ve bir kez daha 6-8 Ekim olaylarına benzer olayların meydana gelmesine sebebiyet vereceklerdir.

ABD -Orta Doğu’daki çıkarları için Türkiye’ye ihtiyacı olması nedeniyle- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik muhtemel bir askeri operasyonuna karşı çıkmayacaktır. Oysa aynı ABD, PKK ile mücadelesinin etkin olduğu yıllarda Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde bir tampon bölge oluşturma isteğine onay vermemişti.

Suriye muhalefetine (ÖSO) yardım konusunda bahane üstüne bahane üreten ABD, değişen şartlara göre PYD’yi ve IŞİD’i kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. IŞİD ile mücadele adı altında PKK’nın Suriye yapılanması PYD’yi silahlandıran ABD, Esed güçleriyle çatışan IŞİD militanlarına ise göz yummaktadır.

Peki, Suriye bir tuzak mı? Bence evet. Türkiye bu noktada çok daha dikkatli davranmak zorundadır.  Suriye’ye girecek olan Türkiye askerini, Esed ajanları, IŞİD ve PYD militanlarıyla diğer yerel güçler karşılayacaktır. Yıllardır Irak ve Suriye sınır hatlarının güvenliğini sağlayamamış olmamız,  oluşturulması düşünülen tampon bölgenin nasıl ve ne şekilde korunacağı sorularını da akıllara getiriyor.

Murat Karayılan’ın, “Açıkça söyleyelim. Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz. O zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür” tehdidi de göz önünde bulundurulursa; Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmesi demektir. Askıya alınmış olmasına rağmen, “Çözüm Süreci”nin tamamen sona ermesi demektir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki bataklığa bulaşması demektir. Türkiye’nin Suriye’deki ateş çemberine müdahil olması demektir.

Türkiye, son dönemlerde Irak Kürtleriyle gerçekleştirdiği ekonomik ve ticari entegrasyonu Suriye Kürtleriyle de gerçekleştirmelidir. Konjonktürel şartlar, Türkiye’nin komşuları olan Kürtlerle her alanda entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır.

Sözün özü: ABD hâlâ Türkiye’nin onay vermediği 1 Mart tezkeresinin faturasını kesiyor.

*http://sahipkiran.org/2014/10/07/tampon-bolge/

16 Aralık 2014 Salı

Bölgesel Gelişmeler ve Çözüm Süreci!

Kobani’nin IŞİD tarafından saldırıya uğraması sonrası ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf; PYD'nin ABD'nin terör listesinde olmadığını, ülkesinin PYD ve PKK'yı ayrı örgütler olarak gördüğünü açıklamıştı. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz şubat ayında ABD kongresi, Mesut Barzani’nin lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK)'nin terör listesinden çıkarılmasını öngören tasarıyı kabul etmişti. Orta Doğu’daki dengelerin yeniden değişiyor olması nedeniyle, önümüzdeki dönemde ABD’nin PKK’yı da terör örgütleri listesinden çıkarabileceği ihtimalinin var olduğunu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.

IŞİD’in Kobani’ye saldırısı ve Orta Doğu’daki son gelişmeler, PKK’yı; yeni müttefikler arayan Batı’nın -özellikle ABD ve Almanya’nın- sempatisini kazanmıştır. Kendi menfaatleri gereği her türlü ihtimali değerlendiren Batı’nın PKK ile muhtemel bir ittifakı bölgedeki dengeleri bir kez daha değiştireceğinden, Türkiye’nin buna göre yeni stratejiler üretmesini ve yeni politikalar belirlemesini zorunlu kılıyor.

Türkiye’yi ilgilendirecek bir başka gelişme ise anadilde eğitim tartışmalarının devam ettiği bir ortamda Irak’taki Federal Kürt Hükümeti’nin Kürtçe ve Arapça’dan sonra Türkmence, Süryanice ve Ermenice’yi de resmi dil olarak kabul etmesi oldu. Önümüzdeki günlerde bu gelişmenin Türkiye’deki yansımaları görülebilecektir.

İç politikadaki dikkat çekici gelişme ise HDP Hakkâri Milletvekili Adil Zozani’nin CHP’ye seçim ittifakı çağrısı oldu. Adil Zozani’nin; “Buyrun gelin Türkiye’yi kucaklayacak ve gerçek anlamda demokratik bir iktidarı yaratacak bir şemsiye altında buluşalım. Bu şemsiyenin adı pekala Demokratik Cumhuriyet Partisi olabilir” çağrısı,  %10 baraj tartışmaları altında girilecek olan 2015 genel seçimleri öncesi ayrı bir tartışma ve polemik konusu oldu. Zozani’nin bu çağrısı CHP tarafından karşılık bulur mu bilinmez ama burası Türkiye!

HDP,  kendi söylemleriyle yüzde yüz çelişen böyle bir açıklamayı neden yaptı? Bu sorunun cevabını elbette HDP’li yetkililer verecektir. Adil Zozani, Dersim ve Koçgiri’yi unuttu mu dersiniz?

Maalesef birileri yine HDP üzerinden siyasi mühendislik çalışmalarına devam ediyor. HDP Türkiye’nin ana muhalefet partisi değildir, HDP’ ye -CHP ve MHP’ye rağmen- ana muhalefet görevi yüklemeye çalışanlar, Gezi olayları ve sonrasında amaçlarına ulaşamayan uluslararası derin odakların Türkiye’deki uzantılarıdır, Türkiye’nin iç barışını engellemek için Kürtleri sokağa indirmek isteyenlerdir.

Çözüm Süreci, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ile 2015 genel seçimleri tartışmalarının olduğu bir dönemde, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 13-14 Aralık tarihlerinde Diyarbakır’da 1. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Açıklanan sonuç bildirgesinde DTK, Öcalan’ın bütün Kürtlerin önderi olarak görmeye devam etmiş, (hâlbuki PKK bütün Kürtlerin temsilcisi olmadığı gibi Öcalan da tüm Kürtlerin önderi değildir. Öcalan'ı Kürtlerin önderi olarak dayatmak, yeni bir "izm" (Apoizm) değil de nedir?) AK Parti’nin Öcalan’ın önerilerine cevap vermediği ve sorumluluğunu yerine getirmediği iddiasında bulunmuş, Öcalan tarafından hazırlanan ve KCK-Kandil tarafından da kabul edilen taslağın müzakere edilmesini talep etmiş, PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkartılmasını (Elinde silahı bir güç olarak bulunduran bir yapı, öncelikle Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini ve silahı bıraktığını açıklamalıdır) ve Öcalan’ın serbest bırakılmasını, seçim barajının düşürülmesini - ki en makul talebidir- istemiştir.

Ve ağızlara pelesenk olan “Demokratik Özerklik” meselesi. DTK sonuç bildirgesinin 10. Maddesinde, “Kongremiz, birlikte yaşam projesi olarak ortaya koyduğu demokratik özerkliğin inşasını tüm kararlılığıyla sürdürmektedir.” diyerek, demokratik özerklikten vazgeçmediklerini bir kez daha deklare etmiştir.

Bölgedeki gelişmeleri ve Çözüm Sürecini dışarıdan takip eden Avrupa’daki Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden Zübeyir Aydar geçtiğimiz günlerde Hüseyin Yayman’a yapmış olduğu açıklamada,“Ülkeler barışla bölünmez, savaşla bölünür. Türkiye barışını kurmazsa bölünür. Hiçbir ülke barış zamanı bölünmedi. Ben kendi barışımı yapmış bir ülkeden neden ayrılayım. Bu mantıklı geliyor mu? Açıkça ifade ediyorum. Biz bölünme istemiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Anadolu’da herkes beraber yaşayabilir. O imkân ve pratik var.” açıklaması, KCK-Kandil eksenli Kürt siyaseti ve siyasetçilerinin de silahın; silahlı mücadelenin bir çözüm olmadığını görebildiklerini gösteriyor.

“Çözüm Süreci”ni bekleyen tehlikelerden biri, Türkiye kamuoyundan empati yapmalarını bekleyen empati yoksunu kimi Kürtlerin,  bilinçaltlarında Türkiye’ye ve Türklere karşı oluşturdukları ön yargılardır.

Türkiye’de yaşayan, barış ve kardeşlikten yana olan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, (Türk, Kürt, Arap, Çerkes…) sürece empati ile yaklaşması toplumsal uzlaşmayı, toplumsal uzlaşma ise beraberinde çözümü ve barışı getirecektir.


Barışla kalın efendim…

4 Kasım 2014 Salı

HEDEF, TÜRKİYE’NİN İÇ BARIŞI MI?

Kürt siyaseti uzun yıllardır büyük ölçüde Marksist-Leninist çizgisindeki siyaseti esas almış, seküler düşünce yapısına sahip Kürtler tarafından yönlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü gibi milletvekillerinin yanı sıra KCK içerisinden Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok, gibi isimlerin seküler modernleşme konusunda “ırkçı-ulusalcı paradigmayı” esas alan söylemlerinin özünde bu düşünce yapısı vardır. Silahlı mücadeleyi esas alan, seküler-ırkçı düşünce yapısının baskın olduğu PKK-KCK içerisindeki cenahın sözcülüğünü ise -bu sıralar- Aysel Tuğluk yapmaktadır.

Son dönemlerde en çok dillendirilen soru: “Türkiye’nin iç barışını kim istemiyor?”  Yurt içi ve uluslararası boyutları olmakla birlikte, PKK’daki otoriter yönetim-seküler-tek tipçi anlayış, Kürt sorunu ve çözüm sürecinin önündeki en büyük engeldir.

KCK-Kandil, 6-7-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HPD ise bu olaylara ön ayak olmuştu. HDP, 6-7-8 Ekim olaylarında üzerine sıçrayan kanı temizlemek, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bozulan imajını düzeltmek için Kandil ve uluslararası güçlerin de dayatmasıyla 1 Kasım’da “Dünya Kobani Günü”  etkinlikleri düzenledi.  6-7-8 Ekim’in aksine HPD’li yetkililer sürekli sağduyu çağrısında bulundular. HDP, her iki etkinliğin de düzenleyicisi konumundaydı.

Sonuç?

6-7-8 Ekim Kobani'yi protesto eylemleri; vandalizim, şiddet, ölüm kan ve gözyaşı… “1 Kasım Dünya Kobani Günü” eylemleri, sağduyu…

Neymiş efendim? Demek ki istenildiğinde demokratik talepler de medeni bir şekilde dile getirilebiliyormuş.

PKK-KCK Kandil son dönemlerde, genelde Türkiye, özelde Erdoğan aleyhtarı iç ve dış tüm güçlere yeşil ışık yakmış durumda. Kandil bu politika değişikliği ile Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine, uluslararası güçleri müdahil etmek istiyor.

Ve KCK-Kandil, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. Avusturya gazetesi Der Standard’da konuşan KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “çözüm süreci” için ABD'nin gözlemci olmasını istedi. Bayık, “Kürt sorunu sadece Türkiye’nin sorunu değil, uluslararası bir sorundur ve çözümü de uluslararası olmalıdır. PKK bu sorunun çözümünün parçası olacaktır… Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da (gözlemci olarak) kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" diyor. Cemil Bayık’ın ABD’nin bilgisi olmadan,  kendi başına böyle bir şeyi dillendireceğine ihtimal vermiyorum. Bu talep C. Bayık’ın değil, ABD’nin talebidir. “Çözüm Süreci”ne üçüncü bir gücün müdahil olması demek, acının, kan ve gözyaşının, kısacası çözümsüzlüğün yıllarca devam etmesi demektir.

Türkiye’nin iç barışının engellenmek istenmesinin uluslararası boyutuna gelince:

ABD: Orta Doğu’daki menfaatleri gereği, kendi siyasi ve politik ekseni içerisindeki Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Bunun için de Kürt sorunu ve çözümü üzerinden Türkiye’ye ders vermeye çalışıyor. Kobani’ye yönelik politikalarda bunu rahatlıkla gördük.

İngiltere: Dünyanın fitne merkezidir. Yüz yıl önce cetvel ile parçalara ayırdığı Orta Doğu’daki sınırları, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmek istiyor.

AB: Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Almanya ve Fransa (Belçika ile Hollanda da eklenebilir) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini engellemek, hiç olmazsa kendi projeleri olan imtiyazlı ortaklığı kabul ettirmek için Kürt sorunun çözümsüzlüğünü dayatmaktadırlar. Paris cinayetleri bu amaca yönelikti. Hâlâ esrarengizliğini koruyan Paris cinayetleri aydınlatıldığı an AB içerisindeki derin gladyo da deşifre olacaktır.

İsrail:  “One minute” ile başlayan, Mavi Marmara faciasıyla doruğa ulaşan Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in Gazze’ye saldırılarıyla daha da derinleşmiştir. Orta Doğu’daki güçlü bir Türkiye, İsrail’in bölge politikaları için de problem kaynağıdır. Türkiye’nin Kürt sorunuyla meşgul olması bölgeye yönelik siyasi enerjisini zayıflatacaktır.

İran ve Rusya: Türkiye'deki “Çözüm Süreci”,  bölge ülkeleri içerisinde en çok İran’ı rahatsız etmiştir. Kendi iç sorunun çözmüş ve bölgedeki diğer Kürtler ile iyi ilişkiler kuramaya çalışan bir Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge politikaları ve çıkarları için bir engeldir. İran ve Rusya’nın Irak’taki Şii yönetim ile Esed rejimine açıktan verdiği destek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini engellemeye yöneliktir.

Türkiye’nin iç barışını engellemek isteyen devletlerin ortak hedefi; bölgedeki enerji kaynakları ve bu enerjinin batıya geçiş yollarının kontrol edilmesi mücadelesidir.

BDP-HDP/DTK (legal Kürt siyaseti) çözüm sürecine dair ne tür politika izleyeceğine net bir karar vermiş değildir. İradesini Kandil’e teslim etmiş, silahı; “Kürt Sorunu”nun çözümü için sigorta olarak görmeye devam eden legal Kürt siyaseti, elbette bu süreçte yeterince etkili olamayacaktır.

 HDP son açıklamasında “Çözüm süreci devam ediyor ve her şartta devam edecek. Çünkü Türkiye halkları buna inandı ve güvendi bu hükümeti de bizi de aşacak bir irade olarak ortaya çıktı.” açıklamasına uygun politikalar üretebilir mi?

Yine bir umut, yeni bir ümit…



10 Ekim 2014 Cuma

HEDEFTEKİ ÜLKE TÜRKİYE

Bugün, dünyanın değişik bölgelerinde büyük çatışmalar yaşanıyor. Tamamen uluslararası baronlar ve gizli servisler tarafından yönlendirilen bu savaşların stratejileri de yine bu güçler tarafından belirleniyor. Tabii asıl gaye; hedef ülkeyi/ülkeleri yönetmek ve yönlendirmek.

Suriye’de uzun süredir devam eden bir iç savaş var. Bu savaşın taraflarından biri de Suriye’de yaşayan Kürtlerdir. Suriye’deki Kürtlerin önemli bir özelliği, çoğunlukla Türkiye’den göç etmiş olmalarıdır. Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile çatışmaya girmedi, bekledi. Suriye Ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. PKK’nın Suriye yapılanması PYD çatısı altında bir araya gelen Kürtler, üç kantondan oluşan kısmi özerk bölgeler ilan ettiler.

Suriye’deki çatışmaların nedenlerinden belki de en önemlisi; Doğu Bloku (Rusya, Çin ve İran) ülkeleri ile Batı Bloku (ABD, AB ve İsrail) ülkelerinin Hazar enerji kaynaklarını açık denizlere indirebilecek yeni enerji geçiş güzergâhı belirleme mücadelesidir. Hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah gören bu güçler, Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanmaktan çekinmemişlerdir.

PKK, 2000’li yılların başına kadar “sınıfsal kimliğe” dayalı silahlı mücadele yöntemini uyguladı. Barzani ve Talabani ise yıllardır  “Kürt etnisitesine” dayalı bir mücadele  yürüttü. ABD’nin Kürt etnik kimliğini ön plana çıkaran politikaları destelediğini gören PKK, bu tarihten itibaren paradigma değişikliğine gitmiş, Kürt kimliğini temel alan yeni bir mücadele şeklini dayatmıştır.

Etnik kimliği esas alan bir mücadele şekli tehlikelidir, nihayetinde uzlaşılamaz bir sonuca varılabilir. Bu nedenledir ki Türkiye’de etnik kimliğe dayalı, etnik çatışmalara neden olabilecek politika ve söylemlerden kaçınmak gerekir.

ABD’nin Kürt politikası hep çok yönlü olmuştur. ABD, yıllardır Kürtleri etnik olarak birleştirmek ve bir araya getirmek istemiştir. Türkiye, ABD’nin bu tehlikeli stratejisine karşılık Irak’taki Kürtlerle ekonomik bir birlikteliği hedeflemelidir. Irak’ın kuzeyinin ekonomik olarak Türkiye ile bütünleşmesi, iddia edildiği gibi bir ayrışmayı değil, bir entegrasyonu ve bütünleşmeyi beraberinde getirecektir. Türkiye benzer bir politikayı Suriye’deki Kürtler için de hayata geçirebilmelidir.

Türkiye ve Orta Doğu’yu kontrol edebilen güç, tüm dünya üzerinde etkili olur. Tarihte bu böyleydi, şimdi de böyledir. Orta Doğu’yu kontrol etmek demek, dünyayı kontrol etmek demektir.  

Türkiye’de kutuplaşmalar ve kamplaşmalar artarsa, toplum birbiri ile uzlaşamaz ve  çareyi dış güçlerin desteğinde aramaya başlar. Bu da beraberinde uzlaşmayı değil,  daha çok çatışmayı getirir. Buna en iyi örnek: Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve Ukrayna’daki çatışmalardır.  

ABD’nin Orta Doğu politikaların, ABD Yahudi diasporası ile ittifak halinde olan Evangelistler belirlemektedir. ABD, kendi politikalarına engel gördüğü ülkelere - demokrasi adına- müdahale eder. Bu müdahaledeki en büyük argümanları ise “etnik ve dinî” farklılıklar ile “ekonomik” dengelerdir. 

AK Parti, güçlü bir siyasi yapıdır. 

Nasıl bertaraf edilebilir? 

Bir tek ihtimal var: Ekonomiye müdahale.

Türkiye’nin en zayıf yanı, kırılgan bir yapıya sahip olan ekonomisidir. Eğer ekonomik bir kriz meydana getirilebilir, faturası da hükümete mal edilebilirse, iktidar büyük bir yara alır. Nitekim 2013 yılındaki Gezi olaylarıyla bunun provası yapılmış, 17 Aralık operasyonlarıyla da yarım kalan hesap tahsil edilmek istenmiştir. Bir ülkede ekonomiyi hangi güçler kontrol ediyorsa, siyaseti de onlar yönlendirir ve kontrol eder.

Bugüne kadar Türkiye siyasetini halkın tercihlerinden ziyade, farklı mekanizmaların tercihleri ve davranışları belirlemiştir. 30 Mart’taki yerel seçimler Türkiye için bir milat olacaktır. Türkiye halkı, kendi tercihleriyle Türkiye siyasetini belirleyecek ve Türkiye demokrasisi bu seçimlerden daha da güçlenerek çıkacaktır. 

Güçlü olmak için bir olmak, birleşmek gerekir.

Sağlıcakla kalın efendim...

(Bu yazı, ilk olarak 28. 02. 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)


23 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL SORUMLULUĞU

İnsanların yaşam hakkı kutsaldır ve insanın yaşamı her türlü pazarlığın üzerindedir. Söz konusu olan şey insanın hayatı ise tüm olanaklar devreye sokulmalıdır.  IŞİD’in rehin aldığı 49 insanın hayatı günlük siyasi çekişmelere alet edilmemelidir. Siyaseten kullanılan böyle bir söylem, bu insanlara ve ailelerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi'ye ta 7 asır önce “insanı yaşat ki devlet yaşasın”  vasiyetinde bulunmuştur. Böyle bir devlet geleneğinden gelen Türkiye’nin de hedefi  “insan” odaklı olmalıdır. Medeni bir devlette de hedef, kendi insanını yaşatmaktır.

IŞİD'in elinde rehin olan 49 insanın kurtarılması, evet; ülkemiz için büyük bir başarıdır, büyük bir prestijdir. Ancak rehinelerin kurtarılması, Türkiye için ne kadar büyük bir başarısıysa, Musul Başkonsolosluğu’nun zamanında boşaltılmayarak 49 görevlinin IŞİD militanları tarafından esir alınarak Türkiye’nin itibarının zedelenmesi de bir başarısızlıktır, politik bir fiyaskodur.  Bu olay, ilgililerce bir kez daha değerlendirilmeli, bir kez daha sorgulanmalıdır.

 49 insanın serbest kalmasıyla ilgili olarak, İngiliz Independent gazetesinde yayınlanan bir yazıda "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD'in neden 49 Türk'ü serbest bırakma kararı aldığını açıklamayı reddederken, Ankara ile IŞİD arasındaki karanlık ilişki hakkındaki şüpheler artıyor... Türkiye hükümeti örgütle anlaşma yapılmadığını iddia ediyor. Bu durum, acımasızlığıyla nam salmış IŞİD'in nasıl olup da bir karşılık almadan, Türk rehineleri serbest bıraktığı sorusunu cevapsız bırakıyor" şeklindeki ifadelerin yer alması, tamamen bir algı oluşturma ve rehinelerin kurtarılma operasyonunu gölgelemektir.

Bir kesim, hükümetin eksiklerini eleştirip, daha doğru ve daha iyi işler yapmalarına yardımcı olmak yerine, iktidarın zafiyetleri üzerinden siyaset üreterek muhalefet yapmaya devam etmektedir. Bu Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Musul’da rehine alınan 49 insanın Türkiye’ye gelmesine üzülen, devletin bu konudaki başarısızlığına neredeyse hamd edecek, sevinecek kesimlerin varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? IŞİD’in her gün bu rehinelerden birinin boğazını keserek öldürmesini gösteren görüntüleri servis etmesine sevinecek kesimlerin olmasına üzülmemek elde değil.

Hâlbuki İsrail, 2011 yılında sadece bir askeri için cezaevlerinde tuttuğu 1027 Filistinli mahkûmu serbest bırakmıştı. İsrail, tüm dünyaya bir askerine verdiği değeri bu kadar Filistinliyi serbest bırakarak göstermişti. Biz ise bugün 49 insanın çocuklarına, eşlerine, ailelerine kavuşması üzerinden polemikler üretiyoruz.
Şüphesiz bu başarı, Türkiye’deki tüm kurumların (Dışişleri, MİT, Emniyet...) koordineli çalışmalarının bir ürünüdür. Rehinelerin kurtarılmasından sonra, bölgedeki mevcut şartlar, AK Parti iktidarını IŞİD’e karşı daha cesur kararlar verecek duruma getirir diye düşünüyorum.

Uluslararası camianın, Türkiye'den IŞİD'e katılımları engellenmesi talep etmesi, bölgenin gerçekleriyle uyuşmuyor. Türkiye, yıllardır bölgeden PKK'ya katılımları engelleyebildi mi ki IŞİD'e katılımları da engelleyebilsin? Oysa IŞİD'e en yoğun katılım Rusya'dan, İngiltere'den, Almanya'dan ve Belçika'dan oluyor. Emin olun, Türkiye bu konuda da "Batı"dan çok daha masum...

Uzun zamandır, Türkiye Orta Doğu’daki savaş bataklığına çekilmek isteniyor. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye bu yönlü bir oyuna gelmemelidir, bu tür provokasyonların dışında kalmalıdır.

Gündemin bir başka önemli konusu ise Suriye’deki yerlerinden, yurtlarından edilerek Türkiye’ye sığınan insanlar.

Konuya ilişkin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; IŞİD saldırılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyelilere ilişkin yapmış olduğu açıklamada, net sayının 130 bin civarında olduğunu belirtti. Kurtulmuş; “Çok zor bir iş başarılıyor. Bu bir doğal afet değil. Sel olsa, deprem olsa olur biter ve sonraları yaraları sarmaya başlarsınız… Karşı karşıya kaldığımız şey maalesef insan eliyle yarılan bir felakettir. Dolayısıyla daha kaç köyün basılacağı, daha kaç kişinin göçmen haline getirileceğini bilmiyoruz… Afetin boyutu, doğal bir afetin boyutundan daha riskli, daha bilinmezleri içeren bir durumdur. Bunların hepsine hazırlıklıyız.”  dedi.

Batı dünyası, Orta Doğu'da mülteci durumuna düşen milyonlarca Müslümanın menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini düşünüyor.

Türkiye’nin ise artık Kürt fobisinden bir an önce kurtulması gerekmektedir. Kendi sorunu çözmüş, ama komşu Kürtler ile problemli bir Türkiye hedeflenmemelidir. Bugün Öcalan’ın bir sözü Suriye’deki (PYD kontrolündeki) Kürtler arasında “nas”(kutsal öğreti) olarak kabul ediliyorsa, Türkiye bunu sorgulamalıdır. Türkiye, Kürtleri potansiyel tehlike olarak görmekten vazgeçmelidir. Günümüzdeki konjonktürel gelişmeler Türkiye’ye bunu dayatmaktadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtler ile bir kez ittifak ederek, bölgede huzuru ve refahı tesis edebilecek politikalar belirlenmelidir.

Kimden iyilik görürseniz, ona minnettar kalırsınız. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsanlar iyiliğin kölesidir." buyurmaktadır. Suriye Kobani Kürtlerine biz yardımcı olmalıyız. Biz sahiplenmezsek, bir başkası sahip çıkar ve yarın çok geç olabilir...

IŞİD’in Suriye’deki Kürt bölgelerini kontrol etmesi demek, Türkiye’nin uzun zamandan beri zor ve zahmetli bir uğraş ile belli bir olgunluğa eriştirdiği “Çözüm Süreci”nin tehlikeye girmesi demektir.


Sözün özü: Bugün dünya üzerinde açlıktan ölen bir Müslüman varsa bunun müsebbibi tüm İslam âlemidir…

23 Ağustos 2014 Cumartesi

PKK-KCK VE YENİ TÜRKİYE

    Müjdat Gökçe: Sayın Memdoğlu bizleri kırmadınız, talebimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Hatırlanacağı üzere daha önce de Sayın Memdoğlu ile ‘Çözüm Süreci ve Derin PKK” başlıklı bir röportaj gerçekleştirmiştik.

    Sayın Memdoğlu, Araştırmacı-Yazar olarak, “Yeni Türkiye” söylemini nasıl yorumluyorsunuz?

M. Memdoğlu: Sayın Gökçe, insaf ve hakkaniyet ölçülerini çerçevesinde, kendimizi, ailemizi, çevremizi, dostlarımızı, ülkemizi, tarihimizi yargılamadan sorgulayabilmeliyiz. Sorgulama, düşünmeyi, düşünme araştırmayı, araştırma da doğruya, doğru bilgiye ulaştırır. Duygusallıktan uzak, objektif yaklaşımlarla birbirimize tahammül etmeyi öğrenmeliyiz. Farklılıklarımızı ayrılık ve aykırılık değil, zenginliklerimiz olarak görmeliyiz.

İşte “Yeni Türkiye” söylemi de sadece sloganik bir ifadeden ibaret değildir. Geçmişte olduğu gibi Türkiye,  artık günübirlik politikalar üretmiyor. Elli yıl sonrasını düşünen ve buna göre hedef belirleyen, siyaset yapan, politikalar üreten bir ülke konumuna gelmiştir.

Yeni Türkiye, hiçbir taassupçuluğa, korkuya, komplekse yer vermeden,  artık geçmişiyle, tarihiyle yüzleşebiliyor.  Türkiye’nin kendisiyle yüzleşmesi -Başbakan’ın 1915 olayları için Ermenilere yönelik taziye mesajı- kendi korku ve tabularını yıkması, özellikle iç barışın tesis edilmesinde bir dönüm noktası olmuştur ve olacaktır. Takdir edersiniz ki Orta Doğu ve dünyadaki gelişmelere paralel olarak, kendi iç barışı ve huzurunu tesis edememiş, kendi sorunlarını çözememiş bir Türkiye’nin, bölgesinde de küresel bir güç olamayacağı açıktır. Son dönemdeki gelişmeler de bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.

M. Gökçe: Çalışmalarınızda “Güneydoğu-Kürt Sorunu ve PKK” çok ciddi yer tutuyor. Son dönemdeki gelişmelerle PKK ve Türkiye’nin yeni siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

M. Memdoğlu: Türkiye’nin sorunlarını çözmek istemeyen, menfaatleri gereği kan, kaos ve gözyaşından beslenen uluslararası derin odaklar ve onların Türkiye’deki bağlantıları için şiddet; bir sonuç değil, sebeptir. Kimileri tarafından “bölge tamamen PKK/KCK’nın kontrolündedir” anti propagandasına rağmen “Çözüm Süreci” ve demokratikleşme paketleri ile birlikte başlayan normalleşmemeyvelerini vermeye başlamıştır. AK Parti’nin özelde Diyarbakır, genelde bölgedeki oylarını arttırmış olması, çözüm süreci ve demokratikleşme paketlerinin bölgede karşılık bulması olarak değerlendirilebilir.

Yeni Türkiye;  çatışma, silah ve şiddetten arındırılarak inşa ediliyor. Kaldı ki silahlı bir gücün, – PKK ya da bir başka örgüt – varlığı, ülke için tehdit olmaya devam edecektir. Silahlı PKK/KCK, sadece Türkiye için değil, tüm Orta Doğu için de tehdittir. Bunun için, sivil siyasetin önü açılmalı, sivil siyaset güçlendirilmeli ve en nihayetinde PKK’nın silahlardan arındırılması hedeflenmelidir.

M. Gökçe: Ve yine “Yeni Türkiye” bakış açısıyla, BDP’nin HDP’ye geçiş süreci; sizce bölgeye, bölge insanına, ülke siyasetine neler kazandırır?

M. Memdoğlu: BDP’nin yeni paradigma değişikliklerine gidemeyerek kendisini dönüştüremediğini, Türkiye partisi olamadığını, Türkiye’ye hitap edemediğini gören Öcalan, Türkiye’ye hitap edebilecek yeni bir parti kurulmasını istemiş, Öcalan’ın bu talebi HDP’nin kurulmasıyla gerçekleştirilmişti. Öcalan, HDP ile Aleviler, sol ve tüm sosyalist kesimlere ulaşmayı düşünürken; Diyarbakır’da İslam Konferansı Toplantısı çağrısı ile de dindar Kürtleri BDP içerisine çekmeyi hedeflemişti. HDP’nin kuruluşu ile Alevi, sol ve sosyalist kesimlere ulaşıp ulaşmadığı tartışmaya açık olsa da Öcalan, BDP ile dindar Kürtlere ulaşmada kısmi başarı elde etmiştir.

BDP’den önceki tüm siyasi Kürt partileri, ideolojik olarak dinden uzak Marksist-Leninist politikalar hedefleyen, Kürt etnisitesini ön plana çıkaran, Kürt milliyetçiliği ve ulusalcılığına vurgu yapan politikalar izlemeyi tercih etmişlerdir. BDP’nin yerel seçimlerde “dinî”  argümanları daha fazla kullanması, bir kesim inançlı Kürtlerin sempatisine mazhar olmuşken, seküler yapısıyla beyaz Türklerden de oy almayı hedefleyen HDP’ye aynı müsamahayı gösterebilecekler mi? Önümüzdeki süreçte bunu da görebileceğiz.

M. Gökçe: AK Parti’nin “Yeni Türkiye” söylemi bölgede neleri değiştirdi? HDP bu söyleme karşılık ne tür bir siyaset izlemeli? 

M. Memdoğlu: Yeni Türkiye söylemi ile birlikte, bölgeye bir özgüven geldi.  Tabi bunda silahların susmasının da çok büyük bir etkisi ve katkısı oldu. Ticaret ve turizm hareketlendi. Devletin verdiği teşvikler ile birlikte,  bölgede hatırı sayılır yatırımlar yapıldı. Siyaset dili geçmiş yıllara nazaran biraz daha yumuşadı.

HDP bu sürece nasıl ve ne kadar katkı yapabilir? BDP’nin HDP çatısı altında siyasi faaliyetlerine devam kararı almasının en önemli nedenlerinden biri de kamuoyundaki BDP=PKK algısının değiştirilmesine yöneliktir. Birleşmenin bir başka mihenk noktası ise, gerek Öcalan’ın, gerekse KCK-BDP ve HDP yetkililerinin birleşme ile ilgili açıklamalarının satır aralarında gizli. KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “HDP’nin gelişmesi demek, Kürt sorunun çözülmesi demektir” ifadesi, bu olasılığı yöneliktir.. Önümüzdeki süreçte, “ev hapsi”ne (31.07. 2013 tarihli ‘Öcalan Ev Hapsine Alınır mı?’ başlıklı yazımızda bu ihtimali dile getirmiştik) alınması durumunda Öcalan’ın, “çatı partisi” olarak gördüğü HDP’ye Eşbaşkan olabilme planları yatmaktadır.

Yine geçtiğimiz günlerde kardeşi F. Öcalan ile görüşen Öcalan’ın; “ev hapsine çıkarsam bu sizler için de iyi olur” açıklaması, Öcalan’ın önümüzdeki günlerde ev hapsine alınabilme ihtimalinin, sürecin muhataplardan biri olan Öcalan tarafından kamuoyuna deklareedilmesi olarak yorumlayabiliriz.

Sonuçta, BDP’nin HDP çatısı altında siyaset yapma kararına, farklı çevrelerden, farklı tepkiler gösterilmiştir. Kürt siyasi çevrelerinden ise çok daha farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. PKK-Kandil ve BDP içerisindeki marjinal gruplardan kısmi de olsa bir direncin oluşacağına, zamanla bunun da aşılabileceğini düşünüyorum.  En nihayetinde BDP ile HDP’nin birleşme konusunda izleyecekleri yol ve yöntemi ise yine Öcalan belirleyecektir.

M. Gökçe: Önümüzdeki 10 yıl içerisinde bölge siyasetini neler bekliyor? Bu konudaki öngörülerinizi bizimle paylaşır mısınız?

M. Memdoğlu: Sayın Gökçe, sohbetimizin başında da ifade ettiğimiz gibi, önümüzdeki yıllarda neyi hedeflerse hedeflesin, kendi iç sorunlarını çözememiş, iç barışı tesis edememiş bir Türkiye’nin tüm hedefleri söylemlerde kalır.

Geçtiğimiz dönem TBMM’de oluşturulan ve Meclis’teki tüm siyasi partilerden eşit oranda üyeler tarafından temsil edilen, Anayasa Komisyonu maalesef sivil bir anayasa hazırlayamadı.

Öncelikle Türkiye’nin çok acil, tüm fertlerini kucaklayan eşit-özgürlükçü-sivil ve demokratik bir anayasaya ihtiyacı var.

Çözüm sürecinin daha da olgunlaşması için, TMK’de yapılacak değişiklikle PKK içerisinde bugüne kadar hiçbir suça ve eyleme müdahil olmamış, örgüt elemanlarının geri dönüşleri için yasal zemin hazırlanmalı.

Türkiye’nin enerjiye olan büyük ihtiyacı, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile olan ilişkilerin seyrini en ileri seviyeye çıkartmayı zorunlu kılıyor. Bugün Zaho’da, Erbil’de Süleymaniye’de ticaret yapan yüzlerce Türkiye firması var. Bu firmaların karşılıklı ticaretten elde ettiği gelirin, 10 milyar doları aştığı biliniyor. Türkiye’nin bölge ile ticareti özendirecek, kolaylaştıracak, daha da arttıracak hedefler ve yeni ticari yollar belirlemeli.

Sadece Irak Kürt Yönetimi ile değil, yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerine de dostluk elini uzatmalı, iyi ilişkiler kurmalıdır. Suriye Kürtlerine yönelik hasmane söylem ve politikalardan vazgeçilmelidir.

Önümüzdeki yüzyıl Türkler ile Kürtlerin yüzyılı olacaktır. Türklerle Kürtlerin ittifakı 21. Yüzyıla damgasını vuracaktır. Çok değil 20 yıl önceki gelişmeler ile günümüzü karşılaştırdığımız zaman, bu tezimizin ne kadar gerçekçi olduğu görülebilecektir.

Müjdat Gökçe: Sayın Memdoğlu, kıymetli vaktinizi bize ve okuyucularımıza ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.  Oldukça aydınlatıcı ve yol gösterici bir sohbet oldu.  Araştırmalarınızda ve çalışmalarınızda başarı ve sağlık temenni ediyorum.

(Bu yazı ilk olarak 05 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)