Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2015 Perşembe

G-20 Zirvesi ve Türkiye...

2015 G-20 zirvesi Türkiye’nin ev sahipliğinde 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Bugüne değin düzenlenen G-20 zirvelerinde Başbakan düzeyinde temsil edilen Türkiye’yi ev sahibi sıfatıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan temsil edecek.

G-20 toplantılarına ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping, İngiltere Başbakanı David Cameron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın de yer alacağı üst seviyede bir katılımın olması bekleniyor.

Türkiye karşıtı uluslararası derin odaklar ve Türkiye’deki uzantıları, Türkiye’nin toplantıların güvenliğini sağlamakta yetersiz kalacağını ileri sürerek toplantıları sabote etmek istedi fakat Türkiye’nin kararlı tutumu ve diplomatik çabaları bu yönlü çabaları boşa çıkardı.

G-20’nin dönem başkanı olan Türkiye’nin, toplantılara Azerbaycan’ı davet etmesi, toplantılara ayrı bir önem ve anlam kazandırmaktadır. Toplantıları 1600’ü yurt dışından olmak üzere 2500 civarında basın mensubu takip edecektir.

Antalya’da düzenlenecek toplantıların ana gündemini Türkiye belirleyecektir. Önceki dönemlerde gerçekleştirilen G-20 toplantılarının gündemi ekonomi ve siyasi istikrar olurken; Türkiye, ekonomi ve siyasi gelişmelerin yanı sıra, “terör, Suriye’deki gelişmeler ve mülteci” sorunlarını ana gündem maddeleri olarak masaya getirecektir.

Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın “Esed’li geçiş” için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Fırat’ın batısına PYD geçmeyecek, geçtiği anda da vururuz” açıklamasından sonra, Türkiye’nin PYD hedeflerini vurmasının ardından, ABD’nin YPG’ye silah ve mühimmat vermeyeceğini açıklaması, ABD’nin Türkiye’yi Suriye’deki kara harekâtına dâhil etme girişimi midir?

Geçmiş yıllarda Türkiye’ye yönelik hazırlanan Irak tuzağına -ABD’nin ısrarlı politikalarına rağmen- müdahil olmayan Türkiye, bugün de Suriye bataklığına müdahil olmamalıdır. Türkiye hâlihazırda ABD ile birlikte Suriye’deki DAİŞ hedeflerine yönelik hava harekâtlarına zaten katılmaktadır. Türkiye’nin önceliği, Suriye topraklarından kendisine yönelecek olan terörist faaliyetler olmalıdır.

Toplantılarda Türkiye’nin elini güçlendirecek en önemli argüman, şüphesiz mülteci sorunu olacaktır. AB ülkelerinin 60-70 bin mülteciyi barındırmakta aciz kalırken, Türkiye dört yıldır milyonlarca mülteciye kucak açarak, kendi topraklarında barındırmaktadır. Türkiye, G-20 toplantılarında mülteci dramını dünyanın gündemine getirmelidir.

Küresel güçler, Suriye başta olmak üzere, Orta Doğu için bir kez daha satranç tahtasının başına geçiyorlar. Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Konjonktürel gelişmeler, Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere, Orta Doğu’ya yönelik politikaları revize etmesini zorunlu kılıyor.

Antalya’da düzenlenecek olan G-20 toplantılarında herhangi bir güvenlik ihmalinin yaşanmaması, Türkiye’nin uluslararası itibarı açısından önemli bir husustur. Özellikle dikkat edilmelidir!

4 Ekim 2015 Pazar

Türkiye’nin Suriye Çıkmazı!...

Beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca insan işini, evini, sevdiklerini ve yurdunu kaybetti.  Hâlihazırda fiili olarak dörde bölünmüş ve her geçen gün durumun daha da kötüye gittiği Suriye’de, savaşın sona ermesi en büyük temennimizdir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Rusya’nın IŞİD’e ait hedefleri vurduğunu açıklamasıyla (Rusya’nın “vurduk” dediği hedeflerin çoğunluğu, muhaliflere ait askeri hedeflerdi) Suriye’deki iç savaşa alenen müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Yine geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesinde, Obama ve Putin’in “horoz dövüşü”nü andıran sözlü atışmaları, “tribünlere” oynamaktan başka bir şey değildi. Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında, dünyanın iki süper gücü ABD ve Rusya birçok konuda anlaşamazken,  Suriye konusunda “örtülü” bir anlaşmaya vardıkları görülüyor.

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi,  Suriye konusunda da -en başından beri- Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye,  beklenildiğinden daha kısa bir süre içerisinde Libya’daki Kaddafi iktidarının Batılı ülkelerce sonlandırılmasının, Suriye’deki Esed rejimi için de gerçekleşebileceği beklentisine girdi ve Suriye politikasını bu minval üzerine oturttu. Libya konusunda Batı Bloku ülkelerine (ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa) karşı büyük bir mağlubiyet yaşayan Doğu Bloku ülkeleri, (Rusya, İran ve Çin) Suriye’de aynı başarıyı Batılı ülkelere yaşatmadılar.

Suriye’de beş yıldır devam eden iç savaşın -bölge ülkeleri açısından- en büyük kaybedeni Türkiye olmuştur.  Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi, -Erdoğan ve AK Parti karşıtlarının karşı propagandasıyla- dünyanın birçok ülkesinde, Türkiye’nin IŞİD’e desteği olarak algılandı. Ve bu anlayış, Türkiye’nin IŞİD hedeflerine kara ve hava operasyonları düzenlediği tarihe kadar devam etti.

Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin Türkiye yansımalarını gelince:

-Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur.

-PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemeye çalışmıştır.

-Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı anlaşılmaktadır.

-Türkiye, son aylarına girdiğimiz 2015 yılında, enerjisinin büyük çoğunluğunu iç politikadaki gelişmelerle meşgul olmak için kullandığından -7 Haziran öncesi seçim çalışmalarındaki kutuplaşma, 7 Haziran sonrası hükümet kurma çalışmaları, 1 Kasım erken seçimi ve sonrasındaki beklentiler nedeniyle- dış politikada planladığı hedeflere ulaşamamıştır. 

Yaşanan bunca acıdan sonra, Suriye eski Suriye olmayacaktır. Birleşmiş Milletler gözetiminde, Suriye’nin geleceği konusunda alınacak bir kararda Türkiye’ye söz hakkı verilmeyecektir. Oysaki Türkiye bölgede, savaşın ilk başladığı günlerden bugüne, yüzbinlerce mülteciye kucak açmış tek ülke idi.

Kendi içinde iç savaşların hüküm sürdüğü, istikrarsız bir Orta Doğu, Batı için her zaman ideal bir sonuçtur. Neticede Batı, yıllardır kanını emdiği bir coğrafyayı, daha uzun yıllar kendine muhtaç bırakmayı, bölgenin tüm zenginliğinden faydalanmaya devam etmeyi istemektedir.

Söz konusu İslam coğrafyası olduğunda, kapitalist ve emperyalist ülkelerin ortak bir noktada buluştukları bir kez daha hakikat bulmuştur.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yalnız Ülke: Türkiye!...

Türkiye, dış politikanın iç politikaya malzeme edildiği çok hassas bir süreçten geçiyor. “Suriye’ye girelim mi, girmeyelim mi?” tartışmaları gündemin öncelikli konusu… Ankara’da konu ile ilgili toplantı üstüne toplantı yapılıyor, tüm detaylar görüşülüyor, her şey en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmeye çalışıyor.

Suriye konusunda Doğu (Rusya, Çin ve İran) ve Batı (ABD, AB ve İsrail) bloku ülkelerinin politikaları ve siyasi hamleleriyle yalnızlaştırılan Türkiye, çareyi kendi politikalarına uygun bir çözüm modelinde bulmaya çalışıyor. “Suriye’ye askeri bir müdahalenin getirisinin ne olacağı, muhtemel bir askeri müdahaleye dünyanın nasıl tepki vereceği, Türkiye’nin nasıl bir sonuçla karşılaşacağı” gibi konular en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmalıdır.

Askeri seçeneğin, Türkiye’nin uluslararası politikaları açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı muhakkaktır. Haklı sebeplerle bile olsa tampon bölge olarak kurulması planlanan yerin Orta Doğu bataklığındaki Suriye olması ve bunu yapacak ülkenin de Türkiye olması,  olumsuz sonuçların doğması için yeterlidir. İngiltere’nin Daily Telegraph gazetesinin daha şimdiden “Türkiye IŞİD ve Kürtleri durdurmak için Suriye işgaline hazırlanıyor” manşeti buna en güzel örnektir.

“Sözlük anlamıyla “Tampon Bölge” (Buffer Zone), düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölgeye denmektedir. Tampon bölgeler, genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir ve tarafsızdırlar. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddet eylemlerini engellemek, göç akınını önlemek suretiyle emniyet ve asayişi tesis etmek, terörist saldırıların ve sızmaların önüne geçmek, doğal çevreyi korumak, yerleşim birimlerini sınai kazalardan ve felaketlerden korumak gibi çeşitli amaçlarla oluşturulabilir. Ancak bu yöntemi kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde genel bir düzenleme olmadığı gibi, yerleşik bir teamül de bulunmamakta.”*

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği tampon bölgeyi kendi güvenliği için oluşturacak ama iç politikadaki yansımaları çok farklı olabilecektir. Türkiye’yi IŞİD terör örgütüne yardım etmekle suçlayan içimizdeki İrlandalılar, Brütüsler bu kez yapılan ya da yapılacak olan operasyonun PYD’ye yönelik olduğu yaygarası ile halkı sokaklara çıkaracak ve bir kez daha 6-8 Ekim olaylarına benzer olayların meydana gelmesine sebebiyet vereceklerdir.

ABD -Orta Doğu’daki çıkarları için Türkiye’ye ihtiyacı olması nedeniyle- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik muhtemel bir askeri operasyonuna karşı çıkmayacaktır. Oysa aynı ABD, PKK ile mücadelesinin etkin olduğu yıllarda Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde bir tampon bölge oluşturma isteğine onay vermemişti.

Suriye muhalefetine (ÖSO) yardım konusunda bahane üstüne bahane üreten ABD, değişen şartlara göre PYD’yi ve IŞİD’i kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. IŞİD ile mücadele adı altında PKK’nın Suriye yapılanması PYD’yi silahlandıran ABD, Esed güçleriyle çatışan IŞİD militanlarına ise göz yummaktadır.

Peki, Suriye bir tuzak mı? Bence evet. Türkiye bu noktada çok daha dikkatli davranmak zorundadır.  Suriye’ye girecek olan Türkiye askerini, Esed ajanları, IŞİD ve PYD militanlarıyla diğer yerel güçler karşılayacaktır. Yıllardır Irak ve Suriye sınır hatlarının güvenliğini sağlayamamış olmamız,  oluşturulması düşünülen tampon bölgenin nasıl ve ne şekilde korunacağı sorularını da akıllara getiriyor.

Murat Karayılan’ın, “Açıkça söyleyelim. Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz. O zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür” tehdidi de göz önünde bulundurulursa; Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmesi demektir. Askıya alınmış olmasına rağmen, “Çözüm Süreci”nin tamamen sona ermesi demektir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki bataklığa bulaşması demektir. Türkiye’nin Suriye’deki ateş çemberine müdahil olması demektir.

Türkiye, son dönemlerde Irak Kürtleriyle gerçekleştirdiği ekonomik ve ticari entegrasyonu Suriye Kürtleriyle de gerçekleştirmelidir. Konjonktürel şartlar, Türkiye’nin komşuları olan Kürtlerle her alanda entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır.

Sözün özü: ABD hâlâ Türkiye’nin onay vermediği 1 Mart tezkeresinin faturasını kesiyor.

*http://sahipkiran.org/2014/10/07/tampon-bolge/

10 Ekim 2014 Cuma

HEDEFTEKİ ÜLKE TÜRKİYE

Bugün, dünyanın değişik bölgelerinde büyük çatışmalar yaşanıyor. Tamamen uluslararası baronlar ve gizli servisler tarafından yönlendirilen bu savaşların stratejileri de yine bu güçler tarafından belirleniyor. Tabii asıl gaye; hedef ülkeyi/ülkeleri yönetmek ve yönlendirmek.

Suriye’de uzun süredir devam eden bir iç savaş var. Bu savaşın taraflarından biri de Suriye’de yaşayan Kürtlerdir. Suriye’deki Kürtlerin önemli bir özelliği, çoğunlukla Türkiye’den göç etmiş olmalarıdır. Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile çatışmaya girmedi, bekledi. Suriye Ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. PKK’nın Suriye yapılanması PYD çatısı altında bir araya gelen Kürtler, üç kantondan oluşan kısmi özerk bölgeler ilan ettiler.

Suriye’deki çatışmaların nedenlerinden belki de en önemlisi; Doğu Bloku (Rusya, Çin ve İran) ülkeleri ile Batı Bloku (ABD, AB ve İsrail) ülkelerinin Hazar enerji kaynaklarını açık denizlere indirebilecek yeni enerji geçiş güzergâhı belirleme mücadelesidir. Hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah gören bu güçler, Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanmaktan çekinmemişlerdir.

PKK, 2000’li yılların başına kadar “sınıfsal kimliğe” dayalı silahlı mücadele yöntemini uyguladı. Barzani ve Talabani ise yıllardır  “Kürt etnisitesine” dayalı bir mücadele  yürüttü. ABD’nin Kürt etnik kimliğini ön plana çıkaran politikaları destelediğini gören PKK, bu tarihten itibaren paradigma değişikliğine gitmiş, Kürt kimliğini temel alan yeni bir mücadele şeklini dayatmıştır.

Etnik kimliği esas alan bir mücadele şekli tehlikelidir, nihayetinde uzlaşılamaz bir sonuca varılabilir. Bu nedenledir ki Türkiye’de etnik kimliğe dayalı, etnik çatışmalara neden olabilecek politika ve söylemlerden kaçınmak gerekir.

ABD’nin Kürt politikası hep çok yönlü olmuştur. ABD, yıllardır Kürtleri etnik olarak birleştirmek ve bir araya getirmek istemiştir. Türkiye, ABD’nin bu tehlikeli stratejisine karşılık Irak’taki Kürtlerle ekonomik bir birlikteliği hedeflemelidir. Irak’ın kuzeyinin ekonomik olarak Türkiye ile bütünleşmesi, iddia edildiği gibi bir ayrışmayı değil, bir entegrasyonu ve bütünleşmeyi beraberinde getirecektir. Türkiye benzer bir politikayı Suriye’deki Kürtler için de hayata geçirebilmelidir.

Türkiye ve Orta Doğu’yu kontrol edebilen güç, tüm dünya üzerinde etkili olur. Tarihte bu böyleydi, şimdi de böyledir. Orta Doğu’yu kontrol etmek demek, dünyayı kontrol etmek demektir.  

Türkiye’de kutuplaşmalar ve kamplaşmalar artarsa, toplum birbiri ile uzlaşamaz ve  çareyi dış güçlerin desteğinde aramaya başlar. Bu da beraberinde uzlaşmayı değil,  daha çok çatışmayı getirir. Buna en iyi örnek: Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve Ukrayna’daki çatışmalardır.  

ABD’nin Orta Doğu politikaların, ABD Yahudi diasporası ile ittifak halinde olan Evangelistler belirlemektedir. ABD, kendi politikalarına engel gördüğü ülkelere - demokrasi adına- müdahale eder. Bu müdahaledeki en büyük argümanları ise “etnik ve dinî” farklılıklar ile “ekonomik” dengelerdir. 

AK Parti, güçlü bir siyasi yapıdır. 

Nasıl bertaraf edilebilir? 

Bir tek ihtimal var: Ekonomiye müdahale.

Türkiye’nin en zayıf yanı, kırılgan bir yapıya sahip olan ekonomisidir. Eğer ekonomik bir kriz meydana getirilebilir, faturası da hükümete mal edilebilirse, iktidar büyük bir yara alır. Nitekim 2013 yılındaki Gezi olaylarıyla bunun provası yapılmış, 17 Aralık operasyonlarıyla da yarım kalan hesap tahsil edilmek istenmiştir. Bir ülkede ekonomiyi hangi güçler kontrol ediyorsa, siyaseti de onlar yönlendirir ve kontrol eder.

Bugüne kadar Türkiye siyasetini halkın tercihlerinden ziyade, farklı mekanizmaların tercihleri ve davranışları belirlemiştir. 30 Mart’taki yerel seçimler Türkiye için bir milat olacaktır. Türkiye halkı, kendi tercihleriyle Türkiye siyasetini belirleyecek ve Türkiye demokrasisi bu seçimlerden daha da güçlenerek çıkacaktır. 

Güçlü olmak için bir olmak, birleşmek gerekir.

Sağlıcakla kalın efendim...

(Bu yazı, ilk olarak 28. 02. 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)