İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2015 Pazar

Türkiye’nin Suriye Çıkmazı!...

Beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca insan işini, evini, sevdiklerini ve yurdunu kaybetti.  Hâlihazırda fiili olarak dörde bölünmüş ve her geçen gün durumun daha da kötüye gittiği Suriye’de, savaşın sona ermesi en büyük temennimizdir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Rusya’nın IŞİD’e ait hedefleri vurduğunu açıklamasıyla (Rusya’nın “vurduk” dediği hedeflerin çoğunluğu, muhaliflere ait askeri hedeflerdi) Suriye’deki iç savaşa alenen müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Yine geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesinde, Obama ve Putin’in “horoz dövüşü”nü andıran sözlü atışmaları, “tribünlere” oynamaktan başka bir şey değildi. Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında, dünyanın iki süper gücü ABD ve Rusya birçok konuda anlaşamazken,  Suriye konusunda “örtülü” bir anlaşmaya vardıkları görülüyor.

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi,  Suriye konusunda da -en başından beri- Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye,  beklenildiğinden daha kısa bir süre içerisinde Libya’daki Kaddafi iktidarının Batılı ülkelerce sonlandırılmasının, Suriye’deki Esed rejimi için de gerçekleşebileceği beklentisine girdi ve Suriye politikasını bu minval üzerine oturttu. Libya konusunda Batı Bloku ülkelerine (ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa) karşı büyük bir mağlubiyet yaşayan Doğu Bloku ülkeleri, (Rusya, İran ve Çin) Suriye’de aynı başarıyı Batılı ülkelere yaşatmadılar.

Suriye’de beş yıldır devam eden iç savaşın -bölge ülkeleri açısından- en büyük kaybedeni Türkiye olmuştur.  Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi, -Erdoğan ve AK Parti karşıtlarının karşı propagandasıyla- dünyanın birçok ülkesinde, Türkiye’nin IŞİD’e desteği olarak algılandı. Ve bu anlayış, Türkiye’nin IŞİD hedeflerine kara ve hava operasyonları düzenlediği tarihe kadar devam etti.

Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin Türkiye yansımalarını gelince:

-Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur.

-PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemeye çalışmıştır.

-Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı anlaşılmaktadır.

-Türkiye, son aylarına girdiğimiz 2015 yılında, enerjisinin büyük çoğunluğunu iç politikadaki gelişmelerle meşgul olmak için kullandığından -7 Haziran öncesi seçim çalışmalarındaki kutuplaşma, 7 Haziran sonrası hükümet kurma çalışmaları, 1 Kasım erken seçimi ve sonrasındaki beklentiler nedeniyle- dış politikada planladığı hedeflere ulaşamamıştır. 

Yaşanan bunca acıdan sonra, Suriye eski Suriye olmayacaktır. Birleşmiş Milletler gözetiminde, Suriye’nin geleceği konusunda alınacak bir kararda Türkiye’ye söz hakkı verilmeyecektir. Oysaki Türkiye bölgede, savaşın ilk başladığı günlerden bugüne, yüzbinlerce mülteciye kucak açmış tek ülke idi.

Kendi içinde iç savaşların hüküm sürdüğü, istikrarsız bir Orta Doğu, Batı için her zaman ideal bir sonuçtur. Neticede Batı, yıllardır kanını emdiği bir coğrafyayı, daha uzun yıllar kendine muhtaç bırakmayı, bölgenin tüm zenginliğinden faydalanmaya devam etmeyi istemektedir.

Söz konusu İslam coğrafyası olduğunda, kapitalist ve emperyalist ülkelerin ortak bir noktada buluştukları bir kez daha hakikat bulmuştur.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Manevi Yenilenme Ayı…

Rahmet ve mağfiret ayı Ramazan, Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirdiği gibi, manevi dünyamıza da bir canlılık getirmektedir.

Üzerinde yaşadığımız dünyanın birçok yerinden yaşanan insanlık dışı uygulamalar bu mübarek ayın önemini katbekat arttırmaktadır. Bu vecihledir ki müminler arasındaki hoşgörü ve yardımlaşma duyguları sadece Ramazan ayıyla sınırlı kalmamalı, Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik yeniden sağlanmalıdır. Müslümanlar olarak bu ayda, İslam’ı daha güzel yaşamaya gayret etmeli,  çevremizle olan ilişkilerimizde daha hassas olmalıyız.

Oruç, Müslümanları her türlü kötü istek ve arzulardan koruyan manevi bir kalkan gibidir. Bu rahmet ayını diğer aylardan ayıran en önemli neden, Cenab-ı Mevla’nın, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’i bu ayda, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimize indirmiş olmasıdır. Cenab-ı Allah Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “O ramazan ayı ki, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölü olarak Kur’an il defa bu ayda indirildi” (Bakara-185) buyurmaktadır.

Bu ayı önemli kılan bir başka nokta, ibaret olarak orucun bu ayda farz kılınmasıdır. Oruç, Allah’ın emrine uyarak, ahiret için nefsin isteklerine tahammül gösterebilme makamıdır. Cenab-ı Allah Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı.” (Bakara-183) buyurmaktadır. 

 Kâinatın Efendisi: “Ramazan-ı şerif, sabır ayıdır. Sabrın sevabı cennettir. O, eşitlik ayıdır. O ayda müminin rızkında bereket ve artış olur. Kim o ayda bir oruçluya iftar ettirirse, bu onun günahlarına kefaret ve cehennemden azat edilmesine sebep olur. Ayrıca, iftar ettirdiği kimsenin sevabının bir misli de kendisine verilir. Öbürünün sevabında bir noksanlaşma da olmaz.” buyurduklarında

Sahabe-i Kiram: “Ya Resulallah! Hepimizde başkasına iftar ettirecek bir şey yok.” dediler.

Peygamber Efendimiz: “Allahu Teâlâ bu sevabı, bir tek hurma, bir yudum su ve bir miktar süt ile iftar ettirene de verir. O ayın evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluştur. O ayda elinin altında ve emrinde çalışan bir kimsenin yükünü hafifleten kimseyi Allah cehennemden azat eder. Kim ramazan-ı şerifte bir oruçluyu doyurursa, Allahu Teâlâ ona, benim havzımdan öyle bir içecek ikram eder ki, cennete girinceye kadar susamaz.” (İbnu Huzeyme, Sahih, Münzirî, Et-Terğib) demiştir.

Orucun esas gayesi, mümini günahlardan koruyup, manevi bir temizleme ile takvaya ulaştırmaktır. Kalplerin günahlarla kirlenmesini engelleyen şey takvadır. Takvayı elde edebilmek için ise Allah-u Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riayet etmekle mümkündür.

Malum olduğu üzere Ramazan ayı sadece tek bir ibadetten müteşekkil değildir. Oruç ile birlikte fıtır sadakası, bu ayda verilmesi gelenek halini alan zekât, teravih namazı, Kur’an-ı Kerim okunması, sohbet toplantılarını da bu ay ile birlikte mütalaa etmek gerekir. Tüm bunlarla birlikte Ramazan ayı, Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarının zayıflanmasına neden olan kin, haset, enaniyet, hırs ve kıskançlık gibi manevi hastalıklardan kurtulmak için bir nimettir.

Ramazana ayı ve orucun, hem kişisel hayatımızda, hem de toplum hayatında önemli bir yeri vardır. Oruç, gerek ferdin, gerekse toplumun davranışları bakımından kendilerini muhasebe etmesi için bir fırsattır.  Kısacası, oruç aç kalmak değildir. Oruç; dili yalandan, gözü haramdan ve kalbi fesattan koruduğu zaman manevi kokuları almaya başlar. Böyle bir oruçlunun ağız kokusu Cenab-ı Allah’ın nazarında misk kokusundan daha güzeldir.

Bu mübarek ayda Peygamber Efendimizin “Nice oruç tutan vardır ki orucun onun açlıktan başka bir faydası yoktur” (İbn-u Mace)  ve “Kim kötü sözleri, işleri bırakmazsa o kimsenin yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur” uyarı ve ikazlarını da göz ardı etmemeliyiz.

Selam ve dua ile kalınız…

6 Nisan 2015 Pazartesi

Ontolojik Irkçılık...

İnsanlık için en tehlikeli ve temelde şeytanın vasıflarından biri olan “ırk-kavmiyet” taassupçuluğunun ihdas edildiği günden bugüne kadar zarardan başka hiçbir faydası görülmemiştir. Cahiliye döneminden kalma bu şeytani illet, düşünce dünyasının zehirli afyonudur. Kavmiyetçilik hastalığının bağımlısı olanlar, kendilerinden başkalarını düşünemezler. Irkçılık, başkasını yutmakla beslenir.

Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerim’de “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.”  (Hucurat suresi, 13) buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise  "Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir.” Yine bir başka Hadis’inde de “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır." buyurmuşlardır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne miras kalan ve yıllarca çözülemeyen “Kürt Sorunu”nun çözümü için başlatılan süreç, kimilerince “ontolojik ırkçılık” olarak tanımlanmaya başlandı.

Ontolojik Irkçılık: “Farklılığın kutsandığı ve bireyin özerkliğini kaybederek kendini hapsettiği grupla özdeşleştiği dünyasını, daha genel, bütüncül, esnek toplumsal bir bütünden ayırarak birbiriyle etkileşim ve ilişkiyi yok ettiği, ontolojik adacıkların inşa edildiği, ötekinin varlığının kendi varlığıyla keskin bir ‘ayrı’nın yaratıldığı bir dünyadır.” (İkbal Vurucu, Sona Doğru Kürt Açılımı, Sarkaç Yayınları, s. 14) devamında ise “Yukarıda genel hatlarıyla yorumladığımız Kürt Açılımı ile Türkiye’nin Türk karakteri, üniter yapısı, milli kimliği dönüştürülme sürecine sokulmuştur” (s.26)

Sayın Vurucu’nun tezi üzerinden hareket edecek olursak, Ziya Gökalp’in kendisi de “Türkçülüğün Esasları”nı yazmadan önce ontolojik ırkçılık yapmıştır.

Ziya Gökalp “Türkleşmek İslamlaşmak Muassırlaşlak” adlı kitabında “…Türklerin de vicdanları tahlil olunursa görülür ki bir Türk, kızını bir Araba, bir Arnavuda, bir Kürde, bir Çerkese tezviç edebilir, (evlendirilebilir) fakat katiyen bir Fillandiyalıya, bir Hıristiyan Macara tezviç edemez (s.9)Evet, cehalet devri birkaç asır daha devam etmiş olsaydı, Türkler de lisan ve kavmiyet ‘itibariyle birçok milletlere ayrılacaktı… Nasıl ki İslavlar, Latinler ve Kürdler kadim zamanlardan beri müteaddid kavimlere ayrılmışlardı. (Bugün Kürdler, biribirinin lisanını anlamayan beş kavimden müteşekkildir.) Fakat Türkler, göçebe hayatı yaşadıkları için mazide böyle bir iftiraka (parçalanma) uğramadılar” (Alıntılar kitabın orijinal 1918 baskısından alınmıştır, s.45)

Aynı bakış açısıyla hareket edildiğinde, dönemin gazetelerinden Tasvir-i Efkâr’ın da “ontolojik ırkçılık” yaptığı sonucuna varabiliriz. Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Necdet Hayta “Tarih Araştırmalarına Kaynak Olarak Tasvir-i Efkâr Gazetesi;” s.44’de  “Rodos Kaymakamlığı’na eski Kastamonu Mutasarrıfı Hasan Paşa; Selanik Eyâleti Muhasebeciği’ne, eski İzmir Muhasebecisi Nazif Efendi, Kürdistan Eyâleti Muhasebecilği’ne eski Konya Mahesebecilerinden Ahmed Rüşdü atanmışlardır”.

Yine, Mustafa Kemal’in de “Şimdi Efendiler, Kurtuluş Savaşı tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu hakkında izin verirseniz biraz geniş bilgi vereyim: Efendiler, daha Temmuz başlarında, Erzurum’da bulunduğum zaman Celâdet ve Kâmuran Ali isminde iki kişinin yabancılar tarafından, yüklü para ile İstanbul’dan Kürdistana gönderileceği, bunların yalan dolanla ve bize karşı kışkırtmalar yapmakla görevli oldukları ve bir iki gün içinde yola çıkmış oldukları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların, sessizce gözetlenmesi ve tutuklanmaları gereğini 3 Temmuz tarihinde Diyarbakır’da 13üncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkan olan Halit Beye ve Samsun mutasarrıfına bildirdim.” (Milli Eğitim Basımevi-İstanbul, 1970; s.117) ifadeleriyle “ontolojik ırkçılık” yaptığı iddia edilebilir.

Kürt açılımı (sonraları ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ olarak adlandırıldı) devletin kendisi tarafından başlatılmış olmasına rağmen Sayın Vurucu, ”Eleştirmenin ve muhalif olmanın etkisizleştirilmesi için geliştirilen strateji ise Kürt Açılımı’nın bir ‘devlet projesi’ olduğu düşüncesidir. ‘Devlet projesi’ gerekçesi tenkit, tartışma, reddetme gibi demokratik tavırların bertaraf edilmesinde etkili bir söylemdir” diyerek reddediyor.

Oysa Resmi Gazete'nin 04.03.2010 tarihli nüshasında yayımlanarak yürürlüğe giren 5952 sayılı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile kurulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2013 yılının son aylarında 2000-2012 yıllarını kapsayan reformları  “Sessiz Devrim” (Şoreşa Bê Deng)   adıyla kitaplaştırarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Üstelik bu çalışma Türkçe ve Kürtçenin yanı sıra İngilizce ve Arapça olarak da basılmıştır.

Kitabın farklı dillere çevirisi kamuoyunca memnuniyetle karşılanırken, Kürtçe çevirisine gelen kimi tepkiler, Türkiye’nin düşünsel manada kat ettiği mesafeyi anlatmak için yeterli olmuştur.

 Devlet, “Kürt Sorunu”nu çözmeye çalışırken, hiç şüphesiz Türkiye'yi başka sorunlar ile yüz yüze getirmemelidir. Cumhuriyet’in ilanından sonra "Kürtlerin asimile edilmediklerini",  bu tür iddiaların; aksine "Türk kimliği"ni hedeflediğini iddia edenler! Hiç düşündünüz mü? 80 yıl boyunca, ana dili Kürtçe olan bu insanların kendi dillerini konuşmaları neden yasaklandı?

Abidin Özmen’in raporlarından okuyalım:

“Türk camiası içinde kaynaştırmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder. Bu söz götürmez bir gerçektir.

Bunun için, yemesi, köyünde köylüsünün, anasının, babasının yediğinden ayrılmak, yatağını basit tahta kerevetini kendilerine temin ettirmek suretiyle devşirme ile köy çocuklarını alıp yatılı mektepler kurmak icap eder. Bu mekteplerin binası geniş, hastanesi, eczanesi yerinde müstakil veya tez tez uğrayan bir doktorun kontrolünde, Türklük aşılamak kabiliyetiyle yetişmiş azimli, çalışkan öğretmenlerin idaresinde olmalıdır. Bu yapıyı ve teşkilatı hükümet kurmalıdır.” (S. Öztürk, Kasadaki Dosyalar; s. 104-105)

Çözüm sürecinin Türkiye'yi böleceği iddiaları, yıllarca dile getirilen "bölündük-bölünüyoruz" paranoyalarının mutasyona uğramış yeni halidir. Sürecin, Türkiye'de başka sorunlara neden olacağını iddia etmek ise yeni bir toplumsal mühendislik çalışmasıdır. 

Türkler Kürtler için, Kürtler de Türkler için; Sünniler Aleviler için, Aleviler de Sünniler için bir paratoner vazifesi görmektedirler. Ülke fertleri olarak birbirimize sahip çıkmalı, Türkiye düşmanlarını sevindirmemeliyiz.

Hz. Peygamber, "Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez" (İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225) buyurmaktadır.

Vesselam…


3 Mart 2015 Salı

Ahir Zaman Ötesi!...

Mizana sığmaz asrın fitnesi.
El eman eder kâinatın her bir zerresi.
Heyhat! Zaman ahir zaman ötesi.
Mahzenler çürük, temeller bitap.
Enginlerde kayboldu, kardeşlik sözleşmesi.
Taassub-ı kavmiyeye mağlup oldu cahiller kitlesi.

Fazilettir ruhları güzelleştiren gölge.
Eğilmiş başlar, inmiş gözlere perde.
Tükenmiş sadakat, kaybolmuş diğergâmlık.
Hak’kı zikretmekle kalp, mutmain olur ancak.
İlim ve amelsiz hayat, olur mu ahirete denge?

Cahilin “bir”i geçmiş âlimin “on”unu.
Eylemiş dünyayı taht, o vicdan yoksunu.
Yavuz hırsız giymişse de koyun postunu.
Lüzumsuz değil cehennem, ucuz değildir cennet...
Ancak İslâm ile bulur insan,  hakikatin yolunu.
Ne büyük nakkaştır ki O, güle çevirir dikenin sonunu.

Memdoğlu...

14 Ağustos 2014 Perşembe

ÊZİDİ DOĞMAYI ONLAR TERCİH ETMEDİ





















"Her çocuk islam fıtratı üzerine doğar"  Hz. Muhammed (s.a.v)

Êzidileri de Allah (C.C) yaratmıştır...

Êzidi bir anne ve babadan olmayı bu çocuklar mı istedi?...

Êzidi doğmak bu çocukların tercihi değildir...

Kadın, yaşlı, çoluk çocuk demeden sivilleri katledenler! Anne ve babanız, sizin tercihiniz mi?

Anne ve babanızı değiştirebilir misiniz?

Kimlik, sadece etnik köken değildir. 

Kimlik: Bireylerin kendisini özgürce ifade etmesi ve inandığı gibi özgürce yaşamasıdır...

IŞİD'in  (hâşâ) İslam adına  yaptığı cinayetler, katliamlar insanlık dışıdır. İnsanı değildir...

Aidiyeti ve inancı nedeniyle sivilleri katletmek  vahşiliktir,  vahşettir...


12 Ağustos 2014 Salı

OSMANLI ARŞİVLERİNDE (KAMUS'UL A'LAM) HARPUT

KAMUS’UL A'LAM:
SAHİFE: 2032-2033
YAZAR: ŞEMSEDDİN SAMİ

           HARPUT: Anadolu’nun kısm-ı şarkisinde “Ma’muratülaziz”  vilayetinin merkezi bir şehir olup, Diyarbekir’in 95 kilometre şimal-ı garbisinde ve Murad nehri mecrasının kurbunda olarak hizay-ı behrden 1237 metre irtifai olan bir tepenin üzerinde vak’ıdır.

            Hükümet konağı ahiren bu tepenin altında, yani cenub-i garbisinde ve ovada vak’i “Mezr’a” nam mahale indirilerek oradan bazı ebniye-i emiriye ve cam’i ve han gibi ebniye inşa olunmakla şimdiki halde Harput şehri iki kısımdan mürekkeb olmuştur. Mezr’a Hakan-ı Mağfur Sultan Abdülaziz Han’ın zamanında i’mar olunmakla “Ma’muratülaziz” namını alarak Sancağa ve ba’dehu teşekkül eden vilayete dahi bu isim verilmiştir.

            Mezr’a ile beraber Harput’un 25.000 ahalisi olup, yalnız 2500’ü Ermeni ve kusûr-i  müslimdir.
            Nefs-i Harput’da 10 Cami-i şerif, 10 medrese,  8 kütüphane, 13 İslam ve 9 Hıristiyan mektebi 8 Kilise, 9 Haman, 12 Han ve 843 dükkân ile 2675 hane mevcuttur.  Rüşdiye-i Mülkiye mektebi ile Amerika misyonerlerinin yaptırdıkları cesim bir protestan mektebi dahi nefsi Harput’dadır. Mezr’a da dahi 4 cami şerif, büyük bir Rüşdiye-i askeriye mektebi ile İslam ve Hıristiyana mahsus diğer 5 mekteb, 4 Hamam, 3 Han, cesim bir kışla iki mensucat fabrikası, bir dabbağhane, 10 misafirhane, 19 mağaza, 250 dükkan ve 555 hane bulunur.

            Harput’un etrafında bağ ve bahçeler pek çok ve meyveleri güzel olup, arazisi dahi pek mümbit mahsuldardır. Civarlarında sık sık ve büyük karyeler bulunuyor. Kışın havası ziyadece soğuk ise de yazın serin ve sağlamdır. Harput, hayli eski ise de şehir halinde olmayıp, bir kale hükmünde idi. Asıl ismi “HARBURÛD” dır ki Ermeni lisanında “Taş kale” demektir. Araplar “Hısn-ı Ziyad” tesmiye etmişlerdi. Coğrafiyon-i Arap asarından “Hartbırud” ismiyle dahi meskûndur. Kal’esi el yevm harabtır. Ba’dehu idare-i Osmaniye zamanında tevessü etmiş olacağı anlaşılıyor. Pek mümbit ve mahsuldar arazi arasında ve Bağdat Caddesi üzerinde vak’ı olmakla hayli ehemmiyet-i ticariyesi olup, Anadolu demiryolunun oralara kadar temdîdi halinde bu ehemmiyetin kat kat artacağı şüphesizdir.  En karib iskelesi Giresun olup, bu iskeleye bir şose ile merbuttur.  Sivas tariki ile Samsuna dahi inilir.

            Harput eskiden Diyarbekir vilayetine mülhak bir kaza suretinde idare olunup, kaymakamları ekseriya yerli beylerden ta’yin olunmakla beyin meskeni olan karye merkez ittihaz olunurdu. Ba’dehu yine Diyarbekir vilayetine mülhak olmak üzere teşkil olunan bir sancağa merkez ittihaz olunarak, evvelce merkez-i livâ olan “Keban” kasabası buna ilhak olunmuştu. Nihayet 1296 tarihinde “Ma’muratülaziz” namıyla teşkil olunan vilayete merkez ittihaz olunmuştur.  (Ma’muratülaziz maddesine müracaat.)

            Harput Sancağı Ma’muratülaziz vilayetinin merkez sancağı olup, şarken ve şark-ı cenubi cihetinden Diyarbekir vilayetinin Erğani Sancağıyla, cenuben Malatya Sancağıyla, Ğarben Sivas vilayetinin Sivas Sancağıyla, şimalen Erzurum Vilayetinin Erzincan Sancağıyla, şimal-i şarki cihetinden dahi Dersim Sancağıyla muhat ve mahduddur. Murat, yani Fırat nehri sancağın ortasında geçip, derun-i livada Çalte ve Kızlık çaylarıyla Kuru çayı ve birçok çay ve dereler ahzeder. Arazisi arızalı olup, nehr-i meskurun vadisiyle şark tarafında olan Harput ciheti pek mümbit ve mahsuldar ise de ğarb-i şimali ciheti, yani Eğîn ve Arapkir kazaları taşlık ve az mahsulâtlıdır. Ahalisi 100.000 nüfus radelerinde olup, bir rub’u Hıristiyan ve üç rub’u İslam’dır. 10.000 nüfusa baliğ Kürd aşiretleri dahi bulunup, başlıca Ra’îyi eğnam ile meşhur olurlar. Bu sancak Harput, Keban Arapkir ve Eğin isimleriyle dört kazadan mürekkeb olup, Harput şark cihetinde, Keban Murat nehrinin iki tarafında Arapkir ile Eğin kazaları dahi sancağın garb-ı şimali cihetinde vak’idir. 

24 Temmuz 2014 Perşembe

MEMDOĞLU'NDAN ÖCALAN OKUMALARI

MANSET365/HABER MERKEZİ
CÜNEYT ALPHAN
Öncellikle bütün İslam aleminin, tüm dostlarımın ve siz değerli okuyucularımın Kadir Gecesini ve mübarek Ramazan ayını tebrik eder, şimdiden herkesin Ramazan bayramını kutlarım.
Değerli dostlarım tarafından imzalanıp gönderilen, sıraya koyduğum ama yoğunluktan ötürü okuyamadığım değerli yazar arkadaşlarımın kitaplarını okumaya başladım. Onlardan ilki de arkadaşım Mehmet Memdoğlu’nun Öcalan ile okuma kitabıdır.
 “Uzun bir çalışma ve emeğin ürünü olan bu çalışmada, semavi dinlerin ve bu dinlerin ‘kutsal’ tanıdığı kavram ve değerlerin ‘Öcalanca’ okunuşuna birçok örnekleriyle tanık olacaksınız” diyor Mehmet Memdoğlu.
Evet, kitap incelendiğinde ve okunduğunda gerçekten de büyük bir emek ve sabrın ürünü olduğunu görmek mümkün.
Abdullah Öcalan’ın, farklı tarihlerde kutsal kavramlara, dine ilişkin açıklamalarını derlemek – çalışmanın sınırları ve Öcalan’ın kitaplarına ulaşmadaki sıkıntılar da göz önüne alındığında – bunları içerdikleri konulara göre sınıflandırmak, kitap dizgisini oluşturmak, ayrı bir emek, bilgi birikimi ve araştırmayı gerektiriyor.
Araştırmacı-Yazar Mehmet Memdoğlu’nun son çalışması olan ve Anatolia Yayınları tarafından yayınlanan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları” kitabı da emek yoğunluklu kitaplardan biri.
Memdoğlu, kitabın önsöz bölümünde, çalışmanın bir nevi analizi yapmış, kitap ve Öcalan hakkındaki tüm düşüncelerini güzel bir anlatımla dile getirmiştir. Sonuç kısmında ise Öcalan’ın son dönemlerde din konusundaki açıklamalarının beraberinde PKK ve BDP’nin söylem ve politikalarına da yansıyan değerlendirmelerde bulunmuş, Öcalan ve Çözüm Süreci’nin geleceği ile ilgili öngörülerini dile getirmiştir.
Memdoğlu’nun, ayrıca 2012 yılında da Öcalan’ın Mustafa Kemal hakkındaki derin çelişkilerini yansıtan “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” adlı kitabı, Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmıştı.
Memdoğlu, “Türkiye’nin Öcalan’ı bütün yönleriyle tanıyamadığını, aslında böyle bir çalışma çok önceden yapılmış olmalıydı” diyerek, haklı bir tespitte bulunuyor.
Kitabın yayın aşamasına hazırlanması süreciyle ilgili, “Türkiye’deki üniversitelerin ve strateji kuruluşlarının bu konuda yetersiz kaldıklarını, gerekli araştırma ve çalışmaları yapamadıklarını, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, böyle bir çalışmayı yapmış olması gerekirdi” diyerek, çalışmanın hassasiyetine dikkat çekiyor.
Memdoğlu; “Her şeye rağmen, kendi alanında Türkiye’de bir ilk olan ve Abdullah Öcalan’ın âdeta kişilik kodlarının tahlili olan bu iki çalışmayı Türkiye’nin bilgisine sunmaktan çok mutlu olduğunu, birçok kez sabote edilmek istenmesine rağmen, iki yıldır devam eden ‘Çözüm Süreci’nin bir an önce sonuçlanması gerektiğini, sürecin şeffaflaşması gerektiğinin altını çizmek istiyorum” dedi.
Böyle bir çalışmanın süreci sıkıntıya düşürebileceği yönündeki değerlendirmelere tepki gösteren Memdoğlu, “Türkiye toplumunda Öcalan hakkındaki soru işaretlerinin devam ettiğini, bu süreçte Öcalan ile ilgili gerçeklerin Türkiye kamuoyu ile paylaşılmasının, iddia edildiğinin aksine sürece katkı sunacağını” belirtiyor.
Türkiye’nin ana sorunlarından olan Kürt sorununun çözümsüzlüğünün bir sonucu olan Öcalan’ın bilinmeyenlerini merak eden tüm kesimlerin okuması ve arşivlerinde bulundurulması gerekli iki çalışma, iki kitap.
Bu güzel çalışma ve nurlu emeğinden ötürü Memdoğlu dostumu kutlar, başarılarının devamını dilerim.

4 Temmuz 2014 Cuma

MİSYONER AJANLAR

           Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip,  Türkçe’de “görev” anlamındadır. En geniş manasıyla “misyon”, İncil’i Hristiyan olmayanlara tanıtmaktır. Bu nedenle, tarihten günümüze kilise, rahipler ve Hristiyan devletlerin birçoğu,  kendilerince kutsal olan bu görevi yerine getirmek için büyük çaba sarf etmişlerdir.  Hristiyanlığı yaymak için görev alan rahip, papaz veya din adamlarına ise misyoner denir.

 İslam’a ve Anadolu’ya yönelik gerçekleştirdikleri Haçlı seferleriyle istediklerini elde edemeyen Batı, misyoner ajan faaliyetleriyle hedeflediklerine ulaşmaya çalışmışlardır.  Osmanlı döneminde Anadolu’ya ilk olarak Fransız Katolik misyonerler gelmiştir. Bu  “misyoner ajan”lar, Anadolu’daki faaliyetlerine her dönem devam etmiştir.  Günümüze gelindiğinde, “misyoner ajanlar”  bazen bir gazeteci,  bazen bir eğitimci,  bazen bir doktor, bazen de bir “barış gönüllüsü” vb. olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 Bilindiği üzere Batılı devletlerin;  İslam dünyası ve özellikle de Türkiye üzerindeki emperyalist emelleri hiç bitmemiştir.   Batı, bu amaçlarını gerçekleştirmek için kimi zaman açık, kimi zaman da gizli faaliyetlere yönelmiştir.  Bu amaçla seçilen misyoner ajanlar,  ülkemizin özel ve kamu kuruluşlarına sızabilmekte, hatta bazen yüksek mevkilere kadar çıkabilmektedir. Dünyanın fitne merkezi olan İngiltere, aynı zamanda Londra’daki “misyoner ajanlığın” merkezi olan “Protestan Misyoner Merkezi”ne de ev sahipliği yapmaktadır.

 Misyoner ajanların birincil amaçları:

-Hedef ülkenin halkı arasındaki ihtilafları belirlemek.

-Dinsel, mezhepsel ya da cemaatler arası çekişme ve çatışma zemini hazırlamak.

-Ülke vatandaşları arasında kin, nefret ve ayrılık tohumları ekmek.

-Toplumsal bir mühendislikle, sosyal yapı içerisinde kırılmalara sebebiyet vermek suretiyle,  hedef olarak seçtikleri ülkede kargaşa ve anarşiye neden olmak.

-Ve en nihayet, ülke yöneticilere karşı halkı ayaklandırmak.

 Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik konumu, Batı’nın misyonerlik faaliyetlerinde etkin bir rol oynamıştır. ABD’nin I. ve II. Irak işgalinden sonra,  batılı devletler; Orta Doğu ve Asya’ya açılan kapının anahtarının Türkiye olduğunu bir kez daha idrak edebilmişlerdir.

 1980’li yıllardan sonra, ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri artmaya başlamıştır. Misyoner ajanların özellikle Güneydoğu’da Yezidilik, Keldanilik ve Hristiyan Kürtler, Doğu Anadolu’da Ermenilik, Karadeniz’de Pontus, Ege ve İstanbul’da ise Hristiyanlığı yaygınlaştırmaya çalıştıkları görülmüştür. Bu misyonerler aynı zamanda mensup oldukları ülkeler adına ajanlık faaliyetleri de yürütmüştür. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda kolayca çalışma izni alabilen, özellikle basın ve yayın faaliyetlerinde kolayca iş bulan misyoner ajanlar, ülkemiz için büyük tehlike arz etmektedir.

 Misyoner ajanlar, hedef olarak seçtikleri kişiyle arkadaşlıklarını daha samimi hale getirmek için, öncelikle gerçek gayelerini gizlemeye gayret ederler.  Bu ajanlara daha küçük yaşlardayken, gönderilecekleri ülkenin dili, dini, kültürü ve âdetleri öğretilerek,  görev paylaşımları yapılır.

 Diplomatik kimlik ile çalışan misyoner ajanlardan başka, gayrı resmi çalışan misyoner ajanlar da vardır. Bu gruptakiler Türkiye’ye turist olarak gelirler. İyi bir eğitimden geçmiş olan bu misyoner ajanlar, dil kurslarında daha çok kişiye ulaşmayı hedeflediklerinden, yabancı dil eğitimi veren kuruluşlar ile çok rahat anlaşabilmektedir. Düşük bir maaşla çalışmayı kabul ederler. Pasaport sürelerinin dolmasına yakın,  Türkiye’den çıkıp yeniden giriş yapan bu misyonerler,  dil eğitmenliğinin yanında asli görevleri olan ajan faaliyetlerini de kolayca yürütüyorlar.

 Misyoner ajanlar, sebebiyet verdikleri siyasi, dini ve kültürel yozlaşmanın etkisiyle istikrarsız bir ortam oluşturmayı ve küresel güçlerin müdahalesini hedeflemektedirler. Bu ajanlar, sadece Hristiyanlığı yaymakla kalmayarak, Batı dünyasının menfaatlerine uygun Türkiye aleyhindeki her konuyu değerlendirebilmektedirler. Sözün özü, misyoner ajanlar, sadece din ile yetinmeyen, ekonomik, siyasal ve kültürel faaliyetler de yürütebilen profesyonel insanlardır.

 Lütfen dikkat!

 (Bu yazı ilk olarak 18 Ocak 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)