Abidin Özmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abidin Özmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2015 Pazartesi

Ontolojik Irkçılık...

İnsanlık için en tehlikeli ve temelde şeytanın vasıflarından biri olan “ırk-kavmiyet” taassupçuluğunun ihdas edildiği günden bugüne kadar zarardan başka hiçbir faydası görülmemiştir. Cahiliye döneminden kalma bu şeytani illet, düşünce dünyasının zehirli afyonudur. Kavmiyetçilik hastalığının bağımlısı olanlar, kendilerinden başkalarını düşünemezler. Irkçılık, başkasını yutmakla beslenir.

Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerim’de “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.”  (Hucurat suresi, 13) buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise  "Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir.” Yine bir başka Hadis’inde de “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır." buyurmuşlardır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne miras kalan ve yıllarca çözülemeyen “Kürt Sorunu”nun çözümü için başlatılan süreç, kimilerince “ontolojik ırkçılık” olarak tanımlanmaya başlandı.

Ontolojik Irkçılık: “Farklılığın kutsandığı ve bireyin özerkliğini kaybederek kendini hapsettiği grupla özdeşleştiği dünyasını, daha genel, bütüncül, esnek toplumsal bir bütünden ayırarak birbiriyle etkileşim ve ilişkiyi yok ettiği, ontolojik adacıkların inşa edildiği, ötekinin varlığının kendi varlığıyla keskin bir ‘ayrı’nın yaratıldığı bir dünyadır.” (İkbal Vurucu, Sona Doğru Kürt Açılımı, Sarkaç Yayınları, s. 14) devamında ise “Yukarıda genel hatlarıyla yorumladığımız Kürt Açılımı ile Türkiye’nin Türk karakteri, üniter yapısı, milli kimliği dönüştürülme sürecine sokulmuştur” (s.26)

Sayın Vurucu’nun tezi üzerinden hareket edecek olursak, Ziya Gökalp’in kendisi de “Türkçülüğün Esasları”nı yazmadan önce ontolojik ırkçılık yapmıştır.

Ziya Gökalp “Türkleşmek İslamlaşmak Muassırlaşlak” adlı kitabında “…Türklerin de vicdanları tahlil olunursa görülür ki bir Türk, kızını bir Araba, bir Arnavuda, bir Kürde, bir Çerkese tezviç edebilir, (evlendirilebilir) fakat katiyen bir Fillandiyalıya, bir Hıristiyan Macara tezviç edemez (s.9) “Evet, cehalet devri birkaç asır daha devam etmiş olsaydı, Türkler de lisan ve kavmiyet ‘itibariyle birçok milletlere ayrılacaktı… Nasıl ki İslavlar, Latinler ve Kürdler kadim zamanlardan beri müteaddid kavimlere ayrılmışlardı. (Bugün Kürdler, biribirinin lisanını anlamayan beş kavimden müteşekkildir.) Fakat Türkler, göçebe hayatı yaşadıkları için mazide böyle bir iftiraka (parçalanma) uğramadılar” (Alıntılar kitabın orijinal 1918 baskısından alınmıştır, s.45)

Aynı bakış açısıyla hareket edildiğinde, dönemin gazetelerinden Tasvir-i Efkâr’ın da “ontolojik ırkçılık” yaptığı sonucuna varabiliriz. Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Necdet Hayta “Tarih Araştırmalarına Kaynak Olarak Tasvir-i Efkâr Gazetesi;” s.44’de  “Rodos Kaymakamlığı’na eski Kastamonu Mutasarrıfı Hasan Paşa; Selanik Eyâleti Muhasebeciği’ne, eski İzmir Muhasebecisi Nazif Efendi, Kürdistan Eyâleti Muhasebecilği’ne eski Konya Mahesebecilerinden Ahmed Rüşdü atanmışlardır”.

Yine, Mustafa Kemal’in de “Şimdi Efendiler, Kurtuluş Savaşı tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu hakkında izin verirseniz biraz geniş bilgi vereyim: Efendiler, daha Temmuz başlarında, Erzurum’da bulunduğum zaman Celâdet ve Kâmuran Ali isminde iki kişinin yabancılar tarafından, yüklü para ile İstanbul’dan Kürdistana gönderileceği, bunların yalan dolanla ve bize karşı kışkırtmalar yapmakla görevli oldukları ve bir iki gün içinde yola çıkmış oldukları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların, sessizce gözetlenmesi ve tutuklanmaları gereğini 3 Temmuz tarihinde Diyarbakır’da 13üncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkan olan Halit Beye ve Samsun mutasarrıfına bildirdim.” (Milli Eğitim Basımevi-İstanbul, 1970; s.117) ifadeleriyle “ontolojik ırkçılık” yaptığı iddia edilebilir.

Kürt açılımı (sonraları ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ olarak adlandırıldı) devletin kendisi tarafından başlatılmış olmasına rağmen Sayın Vurucu, ”Eleştirmenin ve muhalif olmanın etkisizleştirilmesi için geliştirilen strateji ise Kürt Açılımı’nın bir ‘devlet projesi’ olduğu düşüncesidir. ‘Devlet projesi’ gerekçesi tenkit, tartışma, reddetme gibi demokratik tavırların bertaraf edilmesinde etkili bir söylemdir” diyerek reddediyor.

Oysa Resmi Gazete'nin 04.03.2010 tarihli nüshasında yayımlanarak yürürlüğe giren 5952 sayılı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile kurulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2013 yılının son aylarında 2000-2012 yıllarını kapsayan reformları  “Sessiz Devrim” (Şoreşa Bê Deng)   adıyla kitaplaştırarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Üstelik bu çalışma Türkçe ve Kürtçenin yanı sıra İngilizce ve Arapça olarak da basılmıştır.

Kitabın farklı dillere çevirisi kamuoyunca memnuniyetle karşılanırken, Kürtçe çevirisine gelen kimi tepkiler, Türkiye’nin düşünsel manada kat ettiği mesafeyi anlatmak için yeterli olmuştur.

 Devlet, “Kürt Sorunu”nu çözmeye çalışırken, hiç şüphesiz Türkiye'yi başka sorunlar ile yüz yüze getirmemelidir. Cumhuriyet’in ilanından sonra "Kürtlerin asimile edilmediklerini",  bu tür iddiaların; aksine "Türk kimliği"ni hedeflediğini iddia edenler! Hiç düşündünüz mü? 80 yıl boyunca, ana dili Kürtçe olan bu insanların kendi dillerini konuşmaları neden yasaklandı?

Abidin Özmen’in raporlarından okuyalım:

“Türk camiası içinde kaynaştırmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder. Bu söz götürmez bir gerçektir.

Bunun için, yemesi, köyünde köylüsünün, anasının, babasının yediğinden ayrılmak, yatağını basit tahta kerevetini kendilerine temin ettirmek suretiyle devşirme ile köy çocuklarını alıp yatılı mektepler kurmak icap eder. Bu mekteplerin binası geniş, hastanesi, eczanesi yerinde müstakil veya tez tez uğrayan bir doktorun kontrolünde, Türklük aşılamak kabiliyetiyle yetişmiş azimli, çalışkan öğretmenlerin idaresinde olmalıdır. Bu yapıyı ve teşkilatı hükümet kurmalıdır.” (S. Öztürk, Kasadaki Dosyalar; s. 104-105)

Çözüm sürecinin Türkiye'yi böleceği iddiaları, yıllarca dile getirilen "bölündük-bölünüyoruz" paranoyalarının mutasyona uğramış yeni halidir. Sürecin, Türkiye'de başka sorunlara neden olacağını iddia etmek ise yeni bir toplumsal mühendislik çalışmasıdır. 

Türkler Kürtler için, Kürtler de Türkler için; Sünniler Aleviler için, Aleviler de Sünniler için bir paratoner vazifesi görmektedirler. Ülke fertleri olarak birbirimize sahip çıkmalı, Türkiye düşmanlarını sevindirmemeliyiz.

Hz. Peygamber, "Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez" (İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225) buyurmaktadır.

Vesselam…


13 Eylül 2014 Cumartesi

KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK!

         Bir milleti tarihten silmek için önce o milletin dilini yok etmek gerekir. Bugün hangimiz tarihimizi orijinal kaynaklarından okuyabiliyoruz? 1990’lı yıllarda Türkiye’yi ziyaret eden bir Japon bilim adamı, Japonya’yı anlatırken şu değerlendirmeleri yapar: “Japonya yıllarca Çin ile savaşmış bir imparatorluktur. Bu düşmanca politikalar bugün de devam etmektedir. 

       Ama  Çin alfabesi kullanan Japonya bu düşmanlık nedeniyle alfabesini  değiştirmeyi düşünmemiştir. Başka bir alfabeyi kabul etmek demek, geçmiş ile gelecek arasındaki bağı koparmak; bir millet için yok olmak demektir.” Halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti yeni bir ulus-devlet teşkili için sosyal hayatın tamamına müdahale etmeye başladı.Nasıl mı?
        Abidin Özmen’in raporlarından okuyalım: 

     “Türk camiası içinde kaynaştırmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder. Bu söz götürmez bir gerçektir.
  
     Bunun için, yemesi, köyünde köylüsünün, anasının, babasının yediğinden ayrılmak, yatağını basit tahta kerevetini kendilerine temin ettirmek suretiyle devşirme ile köy çocuklarını alıp yatılı mektepler kurmak icap eder. Bu mekteplerin binası geniş, hastanesi,eczanesi yerinde müstakil veya tez tez uğrayan bir doktorun kontrolünde, Türklük aşılamak kabiliyetiyle yetişmiş azimli, çalışkan öğretmenlerin idaresinde olmalıdır. Bu yapıyı ve teşkilatı hükümet kurmalıdır.” (S. Öztürk, Kasadaki Dosyalar; s. 104-105)
      Kürtler için dini yaşam alanlarından olan tarikat ve medreseler kapatılmış, bölge insanının ana dili olan Kürtçe, hayatın her alanında yasaklanmıştı… Devlet dairelerindenbütün memur ve hizmetlilerin, özellikle görev başında Kürtçe konuşmasına kesinlikle izin verilmemesi de önlemler arasında yer alıyor. Peki, orada işi olan köylü ne yapacak?

           Umum Müfettiş Abidin Özmen, bu konuyu raporunda şöyle açıklıyor: 

        “İşi olan köylü, Türkçe bilmiyorsa bile memur derhal onunla Kürtçe anlaşmaya başlamamalı, memur olmayandan bir tercüman getirmeye mecbur tutulmalıdır. Bu suretle yaratılacak zorluk onu meramını Türkçe anlatmaya zorlayacaktır. Memurlardan Kürtçe konuşanlar, birincisinde yazılı ihtar, tekrarında maaş kesilmesi, Kürtçe konuşmaya devam ederse memuriyetten çıkarılmalıdır… Her yıl yaklaşık 3 bin kişinin batı illerine alınması uygulamasına geçilmeli, böylece 15-20 yıllık düzenli bir programla halkı ortadan kaldırmış,kalanları da Türk kültürüne yönelmiş bir hale getirmiş olacaktır.” (S. Öztürk, Kasadaki

          4. Umum Müfettişi Hüseyin Abdullah Alpdoğan Raporu:

       “Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor, Türk duygusu aşılanıyor. Bu mekteplere heves ziyadedir. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan olan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskânları düşünülüyor. Bu hususta hazırlık yapıyoruz. Tunceli içerisinde bulunan Türk soyundan ve Türkçe konuşan, dağ Türkçesi bilmeyen yersiz yurtsuz, şunun bunun yanında marabalık eden insanları, yeni kurulan kaza merkezlerinde ve civarlarındaki araziye nakil ve iskân ederek toplamak istiyoruz. Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek olan bu hususta da hazırlıklıyız.” (SETA Rapor- H. Yayman:
 
        Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası s. 122)
      Abdullah Alpdoğan’a göre yörede yaşayan insanlar Türk’tü ve dağ Türkçesi konuşuyorlardı. Yine bunlar Kürt değil, Kürtçe diye bir dil de yoktu. İnsanın aklına şu soru geliyor. Hadi bu insanlar Türk’tü, konuştukları dil de dağ Türkçesiydi. Peki, neden bunca yıl dağ Türkçesi de olsa, bu dili yasakladınız. Bu yetmiyormuş gibi bu insanları yerinden Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin çoğunun dinden uzak seküler bir anlayışa sahip olması,Cumhuriyet yöneticileri ile Anadolu halkı arasındaki uçurumu daha da açmıştır. Bu dönemde, Anadolu insanının Ankara Garı’ndan Ulus’a (şehir merkezine) girişinin yasaklanması, bir kast sistemi oluşturulmuş olması, devlet ile halk arasında bir duvarın örülmesine sebebiyet vermiştir.
   
      Tarihini bilmeyen toplumlar, güdük toplumlar olmaya mahkûmdurlar. Tarihinden korkan değil, tarihiyle yüzleşen bir millet, toplum olmalıyız. Tarihe hissiyatla, önyargılarla,ön kabullerle, taassupla yaklaşmak, tarihi katletmektir. “Beşer” olmamız hasebiyle elbette ki yanlışlarımız olacaktır. Tarihimizden korkmadan, tarihsel başarılarımız kadar,başarısızlıklarımızın da olabileceğini kabullenerek, gelecek nesillere doğru ve objektif bir tarihi miras bırakmamız gerekir.

    İnsaf ve hakkaniyet ölçülerini aşındırmamak kaydıyla, kişiler, toplumlar, milletler ve devletler sorgulanabilmeli; eleştirilebilmelidir. Eleştiri ve özeleştiri olduğu sürece, doğruyu bulmak daha da kolaylaşacaktır. Bizler de tarihimizle barışık olmalı, tarihi şahsiyetlerimizi her yönüyle inceleyebilmeliyiz. Tarihi ve tarihi kişilikleri tabulaştırmamalıyız. Elbette ki her insanın doğru ve yanlışları olacaktır. Bu doğru ve yanlışları yorumlarken (aşırılıklara kaçmadan) yorum ve eleştirilerde bulunabilmeliyiz. Yeter ki hakaret içeren ifadelere sapmayalım. Duygusallıktan uzak, objektif anlatımlarla birbirimize tahammül etmeyi öğrenmeliyiz. Farklılıklarımızı ayrılık ve aykırılık değil, zenginliklerimiz olarak görmeliyiz.

       Unutmamak gerekir ki hayatta hiçbir şey alternatifsiz değildir. Uluslararası ilişkilerde de alternatif politikalar geliştirmeli, diplomasiyi iyi kullanmalıyız. Diplomasi bir sanattır, diplomasiyi iyi bilen ülkeler hep kazanmışlardır. Diplomasiyi iyi bilmeyen asker kökenli İnönü karşısında, diplomasi geleneğine dayanan İngiltere ve Fransa’nın Lozan görüşmelerindeki üstünlükleri, diplomasi için iyi bir örnektir.

     Sonuç? Kimilerine göre zafer, kimilerine göre hezimet…

     Tarih bir milletin geçmişi değil, geleceğidir…

      Geleceği aydınlık dolu günlere…

      (Bu yazı ilk olarak 08 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)