İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2015 Perşembe

G-20 Zirvesi ve Türkiye...

2015 G-20 zirvesi Türkiye’nin ev sahipliğinde 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Bugüne değin düzenlenen G-20 zirvelerinde Başbakan düzeyinde temsil edilen Türkiye’yi ev sahibi sıfatıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan temsil edecek.

G-20 toplantılarına ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping, İngiltere Başbakanı David Cameron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın de yer alacağı üst seviyede bir katılımın olması bekleniyor.

Türkiye karşıtı uluslararası derin odaklar ve Türkiye’deki uzantıları, Türkiye’nin toplantıların güvenliğini sağlamakta yetersiz kalacağını ileri sürerek toplantıları sabote etmek istedi fakat Türkiye’nin kararlı tutumu ve diplomatik çabaları bu yönlü çabaları boşa çıkardı.

G-20’nin dönem başkanı olan Türkiye’nin, toplantılara Azerbaycan’ı davet etmesi, toplantılara ayrı bir önem ve anlam kazandırmaktadır. Toplantıları 1600’ü yurt dışından olmak üzere 2500 civarında basın mensubu takip edecektir.

Antalya’da düzenlenecek toplantıların ana gündemini Türkiye belirleyecektir. Önceki dönemlerde gerçekleştirilen G-20 toplantılarının gündemi ekonomi ve siyasi istikrar olurken; Türkiye, ekonomi ve siyasi gelişmelerin yanı sıra, “terör, Suriye’deki gelişmeler ve mülteci” sorunlarını ana gündem maddeleri olarak masaya getirecektir.

Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın “Esed’li geçiş” için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Fırat’ın batısına PYD geçmeyecek, geçtiği anda da vururuz” açıklamasından sonra, Türkiye’nin PYD hedeflerini vurmasının ardından, ABD’nin YPG’ye silah ve mühimmat vermeyeceğini açıklaması, ABD’nin Türkiye’yi Suriye’deki kara harekâtına dâhil etme girişimi midir?

Geçmiş yıllarda Türkiye’ye yönelik hazırlanan Irak tuzağına -ABD’nin ısrarlı politikalarına rağmen- müdahil olmayan Türkiye, bugün de Suriye bataklığına müdahil olmamalıdır. Türkiye hâlihazırda ABD ile birlikte Suriye’deki DAİŞ hedeflerine yönelik hava harekâtlarına zaten katılmaktadır. Türkiye’nin önceliği, Suriye topraklarından kendisine yönelecek olan terörist faaliyetler olmalıdır.

Toplantılarda Türkiye’nin elini güçlendirecek en önemli argüman, şüphesiz mülteci sorunu olacaktır. AB ülkelerinin 60-70 bin mülteciyi barındırmakta aciz kalırken, Türkiye dört yıldır milyonlarca mülteciye kucak açarak, kendi topraklarında barındırmaktadır. Türkiye, G-20 toplantılarında mülteci dramını dünyanın gündemine getirmelidir.

Küresel güçler, Suriye başta olmak üzere, Orta Doğu için bir kez daha satranç tahtasının başına geçiyorlar. Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Konjonktürel gelişmeler, Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere, Orta Doğu’ya yönelik politikaları revize etmesini zorunlu kılıyor.

Antalya’da düzenlenecek olan G-20 toplantılarında herhangi bir güvenlik ihmalinin yaşanmaması, Türkiye’nin uluslararası itibarı açısından önemli bir husustur. Özellikle dikkat edilmelidir!

11 Kasım 2014 Salı

KAYBEDEN KİM OLUR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Eylül 2014 tarihinde BM Genel Kurulu’ndaki konuşması esnasında  “dünya 5’ten büyüktür” çıkışından sonra, Kobani üzerinden tabiri yerindeyse Türkiye’ye ilk golünü atan ABD, ikinci gölünü KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Çözüm Süreci”nde ABD’nin gözlemci ülke olmasını talep etmesiyle atmaya çalışıyor. ABD’nin son dönemlerde İran, PYD ve Esed rejimiyle de görüşmesi, iç ve bölgesel sorunları bitmeyen ve bu sorunlarına çözüm bulmaya çalışan Türkiye’ye yönelik tedip girişimidir.

 Geçmişte H. Cemal, C. Candar ve R. Çakır gibi gazeteciler üzerinden açıklama yapan KCK-Kandil, bu kez Yurt Gazetesinden Nazan Özcan ve Veysi Polat’a konuşmuş. "Çözüm Süreci"nin devlet tarafından yasalaştırılmasına rağmen, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: "Hükümet sorunu çözmek istemiyor..." diyor. Bayık’ın bu iddiası,  KCK'daki mantaliteyi bir kez daha gözler önüne seriyor.

 Cemil Bayık,  “Ahmet Karakaş’ın HDP binasında, gözler önünde boğazını kesmek istediler. Bu, Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları sonucu gelişti… Açıkça HDP’yi ve HDP’nin şahsında aslında bütün demokrasi güçlerini hedef gösterdiler.” diyerek, HPD’nin iktidarca topyekûn hedef gösterildiğini iddia etti. Aynı iddiayı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK’yı Kürt Siyasi Hareketi (KSH) olarak değerlendiren Türkiye’nin du-a-yen gazetecilerinden R. Çakır da dile getirdi. Çakır, hükümeti,  “KSH içinde en zayıf gördüğü halka olan HDP’yi hedef alarak inisiyatif almaya çalışıyor. Bunun akılcı bir strateji olmadığı, hatta tehlikeli olduğu HDP yöneticisi Ahmet Karataş’ın saldırıya uğramasıyla ortaya çıktı.”  diyerek, bu konudaki uzmanlığını iyiden iyeye bir kez daha pekiştirmiş oldu.

C. Bayık, Ahmet Karataş saldırısına değiniyor, saldırıyı kınıyor. (Her ne saikle olursa olsun, HDP parti binaları ve üyelerine yönelik hiçbir saldırı kabul edilemez. Benzer saldırıların devam etmesi durumunda devletin otoritesi tartışılmaya başlanacaktır.) Peki, Cemil Bayık aynı hassasiyeti, PKK yandaşları tarafından kurban eti dağıtırken önce bıçaklanan, sonra boğazı kesilmeye çalışılan ve 3. kattan atıldıktan sonra üstünden araba ile geçilerek katledilen lise öğrencisi Yasin Börü için gösterebiliyor mu?

C. Bayık,  Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin PKK-KCK için  “terörist, terör örgütü” gibi ifadeleri kullanmalarından duyduğu rahatsızlığı ise “Dikkat edilirse, Ortadoğu’daki ve Kürdistan’daki gelişmeler bu hükümeti oldukça zorladı, o da ne yaptı, parlamentoya bir yasa getirdi. Yasanın ismi ne? ‘Terörizmi sonlandırma yasası’. Demiyor Kürt sorununu çözme yasası. Zihniyet aynı zihniyet, bilinçaltları bütünüyle yansıyor. Onun için terörist başı, terörist hareket, terörist örgüt diyor.” diyerek ifade ediyor.

Ama aynı Cemil Bayık,  “Bugün AKP, DAİŞ’tir,  (Arapça ismi DAİŞ’tir) bugün Kobani savaşını yürüten AKP’dir, bugün DAİŞ’i Kobani’ye saldırtan AKP’dir. Kobani’nin düşürülmesi için yoğun çaba sarf eden AKP’dir… Kobani’ye de saldırmasının esas amacı Kürtleri oradan çıkarıp kendine bağlı olan Sünni Arapları yerleştirmekti.” diyerek,  Irak ve Suriye’de IŞİD zulmünden kaçarak yerlerinden ve yurtlarından edilen yüz binlerce mülteciye kucak açan Türkiye ve AK Parti’ye her türlü hakareti marifet sayıyor. Türkiye’yi IŞİD’e yardım etmekle itham etmeye devam ediyor.

Cemil Bayık, 2013 Newroz’unda Öcalan’ın “artık silahlar sussun, silahlı unsurlar sınır dışına çekilsin” çağrısına rağmen,  “Kuzey'de (Türkiye) her yerde gerilla vardır, hem de 2013 Nevroz öncesindeki konumundan daha güçlü bir konumdadır. Hem nitelik hem nicelik olarak. Türkiye’den çektiğimiz güçlerin bir kısmını da geriye gönderdik. Ve yeni büyük katılımlar da var. Açık söyleyeyim, ayda bin civarında savaşçı katılımı var”  açıklamasıyla da Kandil’in PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çıkarmadığını itiraf ediyordu.  

Cemil Bayık, Kürtlerin kültürel hakları yönündeki birçok düzenlemeyi bile hâlâ asimilasyon aracı olarak görüyor. Hâlbuki TRT 6'yı, seçmeli de olsa Kürtçe eğitimi, Kürtçe gazeteleri Kürtler için asimilasyon aracı olarak görmek, Kürtlere yapılmış en büyük hakarettir.

Bayık’ın açıklamalarının tamamına bakıldığında, Türkiye’nin Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözmesine, devletin hazırladığı yeni yol haritasına (yeni yol haritasında mutlak eylemsizlik çağrısı, sekreterya ve akil insanlardan oluşacak bağımsız gözlemci grubu gibi çok önemli başlıklar vardı) KCK-Kandil’in henüz hazır olmadığı,  sürekli bahane ve oyalama taktikleriyle “Çözüm Süreci”ni sabote etmeye çalışarak, çözüm yerine çözümsüzlüğü dayatmaya çalıştığı gözlenmektedir.

Özelde Cemil Bayık'ın, genelde KCK’nın talepleri, Lozan'da 1924’te Musul-Kerkük'ü Milletler Cemiyeti'ne götürmek isteyen İngiltere (talebinde başarılı da oldu) ve dünyanın süper gücü ABD’nin ortak aklına benziyor. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin bölgede plebisit (halk oylaması) talebine bile razı olmayan İngiltere, görüşmelerdeki oyalama taktiği ile hedeflediği sonuca ulaşmış, Musul-Kerkük meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi başarmıştı.

Sonuç:  Kazanan bir İngiltere ve sömürülen bir Orta Doğu…

Ölüm, acı, kan ve gözyaşının hâkim olduğu kaybetmeye mahkûm Kürtler ve Türkler.

4 Kasım 2014 Salı

HEDEF, TÜRKİYE’NİN İÇ BARIŞI MI?

Kürt siyaseti uzun yıllardır büyük ölçüde Marksist-Leninist çizgisindeki siyaseti esas almış, seküler düşünce yapısına sahip Kürtler tarafından yönlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü gibi milletvekillerinin yanı sıra KCK içerisinden Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok, gibi isimlerin seküler modernleşme konusunda “ırkçı-ulusalcı paradigmayı” esas alan söylemlerinin özünde bu düşünce yapısı vardır. Silahlı mücadeleyi esas alan, seküler-ırkçı düşünce yapısının baskın olduğu PKK-KCK içerisindeki cenahın sözcülüğünü ise -bu sıralar- Aysel Tuğluk yapmaktadır.

Son dönemlerde en çok dillendirilen soru: “Türkiye’nin iç barışını kim istemiyor?”  Yurt içi ve uluslararası boyutları olmakla birlikte, PKK’daki otoriter yönetim-seküler-tek tipçi anlayış, Kürt sorunu ve çözüm sürecinin önündeki en büyük engeldir.

KCK-Kandil, 6-7-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HPD ise bu olaylara ön ayak olmuştu. HDP, 6-7-8 Ekim olaylarında üzerine sıçrayan kanı temizlemek, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bozulan imajını düzeltmek için Kandil ve uluslararası güçlerin de dayatmasıyla 1 Kasım’da “Dünya Kobani Günü”  etkinlikleri düzenledi.  6-7-8 Ekim’in aksine HPD’li yetkililer sürekli sağduyu çağrısında bulundular. HDP, her iki etkinliğin de düzenleyicisi konumundaydı.

Sonuç?

6-7-8 Ekim Kobani'yi protesto eylemleri; vandalizim, şiddet, ölüm kan ve gözyaşı… “1 Kasım Dünya Kobani Günü” eylemleri, sağduyu…

Neymiş efendim? Demek ki istenildiğinde demokratik talepler de medeni bir şekilde dile getirilebiliyormuş.

PKK-KCK Kandil son dönemlerde, genelde Türkiye, özelde Erdoğan aleyhtarı iç ve dış tüm güçlere yeşil ışık yakmış durumda. Kandil bu politika değişikliği ile Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine, uluslararası güçleri müdahil etmek istiyor.

Ve KCK-Kandil, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. Avusturya gazetesi Der Standard’da konuşan KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “çözüm süreci” için ABD'nin gözlemci olmasını istedi. Bayık, “Kürt sorunu sadece Türkiye’nin sorunu değil, uluslararası bir sorundur ve çözümü de uluslararası olmalıdır. PKK bu sorunun çözümünün parçası olacaktır… Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da (gözlemci olarak) kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" diyor. Cemil Bayık’ın ABD’nin bilgisi olmadan,  kendi başına böyle bir şeyi dillendireceğine ihtimal vermiyorum. Bu talep C. Bayık’ın değil, ABD’nin talebidir. “Çözüm Süreci”ne üçüncü bir gücün müdahil olması demek, acının, kan ve gözyaşının, kısacası çözümsüzlüğün yıllarca devam etmesi demektir.

Türkiye’nin iç barışının engellenmek istenmesinin uluslararası boyutuna gelince:

ABD: Orta Doğu’daki menfaatleri gereği, kendi siyasi ve politik ekseni içerisindeki Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Bunun için de Kürt sorunu ve çözümü üzerinden Türkiye’ye ders vermeye çalışıyor. Kobani’ye yönelik politikalarda bunu rahatlıkla gördük.

İngiltere: Dünyanın fitne merkezidir. Yüz yıl önce cetvel ile parçalara ayırdığı Orta Doğu’daki sınırları, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmek istiyor.

AB: Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Almanya ve Fransa (Belçika ile Hollanda da eklenebilir) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini engellemek, hiç olmazsa kendi projeleri olan imtiyazlı ortaklığı kabul ettirmek için Kürt sorunun çözümsüzlüğünü dayatmaktadırlar. Paris cinayetleri bu amaca yönelikti. Hâlâ esrarengizliğini koruyan Paris cinayetleri aydınlatıldığı an AB içerisindeki derin gladyo da deşifre olacaktır.

İsrail:  “One minute” ile başlayan, Mavi Marmara faciasıyla doruğa ulaşan Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in Gazze’ye saldırılarıyla daha da derinleşmiştir. Orta Doğu’daki güçlü bir Türkiye, İsrail’in bölge politikaları için de problem kaynağıdır. Türkiye’nin Kürt sorunuyla meşgul olması bölgeye yönelik siyasi enerjisini zayıflatacaktır.

İran ve Rusya: Türkiye'deki “Çözüm Süreci”,  bölge ülkeleri içerisinde en çok İran’ı rahatsız etmiştir. Kendi iç sorunun çözmüş ve bölgedeki diğer Kürtler ile iyi ilişkiler kuramaya çalışan bir Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge politikaları ve çıkarları için bir engeldir. İran ve Rusya’nın Irak’taki Şii yönetim ile Esed rejimine açıktan verdiği destek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini engellemeye yöneliktir.

Türkiye’nin iç barışını engellemek isteyen devletlerin ortak hedefi; bölgedeki enerji kaynakları ve bu enerjinin batıya geçiş yollarının kontrol edilmesi mücadelesidir.

BDP-HDP/DTK (legal Kürt siyaseti) çözüm sürecine dair ne tür politika izleyeceğine net bir karar vermiş değildir. İradesini Kandil’e teslim etmiş, silahı; “Kürt Sorunu”nun çözümü için sigorta olarak görmeye devam eden legal Kürt siyaseti, elbette bu süreçte yeterince etkili olamayacaktır.

 HDP son açıklamasında “Çözüm süreci devam ediyor ve her şartta devam edecek. Çünkü Türkiye halkları buna inandı ve güvendi bu hükümeti de bizi de aşacak bir irade olarak ortaya çıktı.” açıklamasına uygun politikalar üretebilir mi?

Yine bir umut, yeni bir ümit…



23 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL SORUMLULUĞU

İnsanların yaşam hakkı kutsaldır ve insanın yaşamı her türlü pazarlığın üzerindedir. Söz konusu olan şey insanın hayatı ise tüm olanaklar devreye sokulmalıdır.  IŞİD’in rehin aldığı 49 insanın hayatı günlük siyasi çekişmelere alet edilmemelidir. Siyaseten kullanılan böyle bir söylem, bu insanlara ve ailelerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi'ye ta 7 asır önce “insanı yaşat ki devlet yaşasın”  vasiyetinde bulunmuştur. Böyle bir devlet geleneğinden gelen Türkiye’nin de hedefi  “insan” odaklı olmalıdır. Medeni bir devlette de hedef, kendi insanını yaşatmaktır.

IŞİD'in elinde rehin olan 49 insanın kurtarılması, evet; ülkemiz için büyük bir başarıdır, büyük bir prestijdir. Ancak rehinelerin kurtarılması, Türkiye için ne kadar büyük bir başarısıysa, Musul Başkonsolosluğu’nun zamanında boşaltılmayarak 49 görevlinin IŞİD militanları tarafından esir alınarak Türkiye’nin itibarının zedelenmesi de bir başarısızlıktır, politik bir fiyaskodur.  Bu olay, ilgililerce bir kez daha değerlendirilmeli, bir kez daha sorgulanmalıdır.

 49 insanın serbest kalmasıyla ilgili olarak, İngiliz Independent gazetesinde yayınlanan bir yazıda "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD'in neden 49 Türk'ü serbest bırakma kararı aldığını açıklamayı reddederken, Ankara ile IŞİD arasındaki karanlık ilişki hakkındaki şüpheler artıyor... Türkiye hükümeti örgütle anlaşma yapılmadığını iddia ediyor. Bu durum, acımasızlığıyla nam salmış IŞİD'in nasıl olup da bir karşılık almadan, Türk rehineleri serbest bıraktığı sorusunu cevapsız bırakıyor" şeklindeki ifadelerin yer alması, tamamen bir algı oluşturma ve rehinelerin kurtarılma operasyonunu gölgelemektir.

Bir kesim, hükümetin eksiklerini eleştirip, daha doğru ve daha iyi işler yapmalarına yardımcı olmak yerine, iktidarın zafiyetleri üzerinden siyaset üreterek muhalefet yapmaya devam etmektedir. Bu Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Musul’da rehine alınan 49 insanın Türkiye’ye gelmesine üzülen, devletin bu konudaki başarısızlığına neredeyse hamd edecek, sevinecek kesimlerin varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? IŞİD’in her gün bu rehinelerden birinin boğazını keserek öldürmesini gösteren görüntüleri servis etmesine sevinecek kesimlerin olmasına üzülmemek elde değil.

Hâlbuki İsrail, 2011 yılında sadece bir askeri için cezaevlerinde tuttuğu 1027 Filistinli mahkûmu serbest bırakmıştı. İsrail, tüm dünyaya bir askerine verdiği değeri bu kadar Filistinliyi serbest bırakarak göstermişti. Biz ise bugün 49 insanın çocuklarına, eşlerine, ailelerine kavuşması üzerinden polemikler üretiyoruz.
Şüphesiz bu başarı, Türkiye’deki tüm kurumların (Dışişleri, MİT, Emniyet...) koordineli çalışmalarının bir ürünüdür. Rehinelerin kurtarılmasından sonra, bölgedeki mevcut şartlar, AK Parti iktidarını IŞİD’e karşı daha cesur kararlar verecek duruma getirir diye düşünüyorum.

Uluslararası camianın, Türkiye'den IŞİD'e katılımları engellenmesi talep etmesi, bölgenin gerçekleriyle uyuşmuyor. Türkiye, yıllardır bölgeden PKK'ya katılımları engelleyebildi mi ki IŞİD'e katılımları da engelleyebilsin? Oysa IŞİD'e en yoğun katılım Rusya'dan, İngiltere'den, Almanya'dan ve Belçika'dan oluyor. Emin olun, Türkiye bu konuda da "Batı"dan çok daha masum...

Uzun zamandır, Türkiye Orta Doğu’daki savaş bataklığına çekilmek isteniyor. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye bu yönlü bir oyuna gelmemelidir, bu tür provokasyonların dışında kalmalıdır.

Gündemin bir başka önemli konusu ise Suriye’deki yerlerinden, yurtlarından edilerek Türkiye’ye sığınan insanlar.

Konuya ilişkin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; IŞİD saldırılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyelilere ilişkin yapmış olduğu açıklamada, net sayının 130 bin civarında olduğunu belirtti. Kurtulmuş; “Çok zor bir iş başarılıyor. Bu bir doğal afet değil. Sel olsa, deprem olsa olur biter ve sonraları yaraları sarmaya başlarsınız… Karşı karşıya kaldığımız şey maalesef insan eliyle yarılan bir felakettir. Dolayısıyla daha kaç köyün basılacağı, daha kaç kişinin göçmen haline getirileceğini bilmiyoruz… Afetin boyutu, doğal bir afetin boyutundan daha riskli, daha bilinmezleri içeren bir durumdur. Bunların hepsine hazırlıklıyız.”  dedi.

Batı dünyası, Orta Doğu'da mülteci durumuna düşen milyonlarca Müslümanın menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini düşünüyor.

Türkiye’nin ise artık Kürt fobisinden bir an önce kurtulması gerekmektedir. Kendi sorunu çözmüş, ama komşu Kürtler ile problemli bir Türkiye hedeflenmemelidir. Bugün Öcalan’ın bir sözü Suriye’deki (PYD kontrolündeki) Kürtler arasında “nas”(kutsal öğreti) olarak kabul ediliyorsa, Türkiye bunu sorgulamalıdır. Türkiye, Kürtleri potansiyel tehlike olarak görmekten vazgeçmelidir. Günümüzdeki konjonktürel gelişmeler Türkiye’ye bunu dayatmaktadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtler ile bir kez ittifak ederek, bölgede huzuru ve refahı tesis edebilecek politikalar belirlenmelidir.

Kimden iyilik görürseniz, ona minnettar kalırsınız. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsanlar iyiliğin kölesidir." buyurmaktadır. Suriye Kobani Kürtlerine biz yardımcı olmalıyız. Biz sahiplenmezsek, bir başkası sahip çıkar ve yarın çok geç olabilir...

IŞİD’in Suriye’deki Kürt bölgelerini kontrol etmesi demek, Türkiye’nin uzun zamandan beri zor ve zahmetli bir uğraş ile belli bir olgunluğa eriştirdiği “Çözüm Süreci”nin tehlikeye girmesi demektir.


Sözün özü: Bugün dünya üzerinde açlıktan ölen bir Müslüman varsa bunun müsebbibi tüm İslam âlemidir…

4 Temmuz 2014 Cuma

MİSYONER AJANLAR

           Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip,  Türkçe’de “görev” anlamındadır. En geniş manasıyla “misyon”, İncil’i Hristiyan olmayanlara tanıtmaktır. Bu nedenle, tarihten günümüze kilise, rahipler ve Hristiyan devletlerin birçoğu,  kendilerince kutsal olan bu görevi yerine getirmek için büyük çaba sarf etmişlerdir.  Hristiyanlığı yaymak için görev alan rahip, papaz veya din adamlarına ise misyoner denir.

 İslam’a ve Anadolu’ya yönelik gerçekleştirdikleri Haçlı seferleriyle istediklerini elde edemeyen Batı, misyoner ajan faaliyetleriyle hedeflediklerine ulaşmaya çalışmışlardır.  Osmanlı döneminde Anadolu’ya ilk olarak Fransız Katolik misyonerler gelmiştir. Bu  “misyoner ajan”lar, Anadolu’daki faaliyetlerine her dönem devam etmiştir.  Günümüze gelindiğinde, “misyoner ajanlar”  bazen bir gazeteci,  bazen bir eğitimci,  bazen bir doktor, bazen de bir “barış gönüllüsü” vb. olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 Bilindiği üzere Batılı devletlerin;  İslam dünyası ve özellikle de Türkiye üzerindeki emperyalist emelleri hiç bitmemiştir.   Batı, bu amaçlarını gerçekleştirmek için kimi zaman açık, kimi zaman da gizli faaliyetlere yönelmiştir.  Bu amaçla seçilen misyoner ajanlar,  ülkemizin özel ve kamu kuruluşlarına sızabilmekte, hatta bazen yüksek mevkilere kadar çıkabilmektedir. Dünyanın fitne merkezi olan İngiltere, aynı zamanda Londra’daki “misyoner ajanlığın” merkezi olan “Protestan Misyoner Merkezi”ne de ev sahipliği yapmaktadır.

 Misyoner ajanların birincil amaçları:

-Hedef ülkenin halkı arasındaki ihtilafları belirlemek.

-Dinsel, mezhepsel ya da cemaatler arası çekişme ve çatışma zemini hazırlamak.

-Ülke vatandaşları arasında kin, nefret ve ayrılık tohumları ekmek.

-Toplumsal bir mühendislikle, sosyal yapı içerisinde kırılmalara sebebiyet vermek suretiyle,  hedef olarak seçtikleri ülkede kargaşa ve anarşiye neden olmak.

-Ve en nihayet, ülke yöneticilere karşı halkı ayaklandırmak.

 Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik konumu, Batı’nın misyonerlik faaliyetlerinde etkin bir rol oynamıştır. ABD’nin I. ve II. Irak işgalinden sonra,  batılı devletler; Orta Doğu ve Asya’ya açılan kapının anahtarının Türkiye olduğunu bir kez daha idrak edebilmişlerdir.

 1980’li yıllardan sonra, ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri artmaya başlamıştır. Misyoner ajanların özellikle Güneydoğu’da Yezidilik, Keldanilik ve Hristiyan Kürtler, Doğu Anadolu’da Ermenilik, Karadeniz’de Pontus, Ege ve İstanbul’da ise Hristiyanlığı yaygınlaştırmaya çalıştıkları görülmüştür. Bu misyonerler aynı zamanda mensup oldukları ülkeler adına ajanlık faaliyetleri de yürütmüştür. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda kolayca çalışma izni alabilen, özellikle basın ve yayın faaliyetlerinde kolayca iş bulan misyoner ajanlar, ülkemiz için büyük tehlike arz etmektedir.

 Misyoner ajanlar, hedef olarak seçtikleri kişiyle arkadaşlıklarını daha samimi hale getirmek için, öncelikle gerçek gayelerini gizlemeye gayret ederler.  Bu ajanlara daha küçük yaşlardayken, gönderilecekleri ülkenin dili, dini, kültürü ve âdetleri öğretilerek,  görev paylaşımları yapılır.

 Diplomatik kimlik ile çalışan misyoner ajanlardan başka, gayrı resmi çalışan misyoner ajanlar da vardır. Bu gruptakiler Türkiye’ye turist olarak gelirler. İyi bir eğitimden geçmiş olan bu misyoner ajanlar, dil kurslarında daha çok kişiye ulaşmayı hedeflediklerinden, yabancı dil eğitimi veren kuruluşlar ile çok rahat anlaşabilmektedir. Düşük bir maaşla çalışmayı kabul ederler. Pasaport sürelerinin dolmasına yakın,  Türkiye’den çıkıp yeniden giriş yapan bu misyonerler,  dil eğitmenliğinin yanında asli görevleri olan ajan faaliyetlerini de kolayca yürütüyorlar.

 Misyoner ajanlar, sebebiyet verdikleri siyasi, dini ve kültürel yozlaşmanın etkisiyle istikrarsız bir ortam oluşturmayı ve küresel güçlerin müdahalesini hedeflemektedirler. Bu ajanlar, sadece Hristiyanlığı yaymakla kalmayarak, Batı dünyasının menfaatlerine uygun Türkiye aleyhindeki her konuyu değerlendirebilmektedirler. Sözün özü, misyoner ajanlar, sadece din ile yetinmeyen, ekonomik, siyasal ve kültürel faaliyetler de yürütebilen profesyonel insanlardır.

 Lütfen dikkat!

 (Bu yazı ilk olarak 18 Ocak 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)