Cemil Bayık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemil Bayık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2015 Salı

Barışa Sıkılan Kurşun!

2012 yılının son aylarında “Çözüm Süreci” başlatıldığında, çözümün zor ve zahmetli bir süreç olduğuna vurgu yapmıştık. Çözüm istemeyen derin odakların kritik zamanlarda ve kritik yerlerde süreci sabote edebilecek provokasyonlara başvuracaklarına dikkat çekmiştik. İki buçuk yıllık süre içerisinde, süreci sonlandırabilecek ciddi badireler ile karşılaşılmış olsa da “kan emiciler”in hevesleri kursaklarında kaldı.

Hatta geçtiğimiz hafta içerisinde önce KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık Alman WDR ve NDR televizyonlarına yapmış olduğu açıklamada: “PKK adına Alman halkından özür dilerim. Bir daha böyle şeyler yaşanmayacak… Artık savaşa yeter diyoruz. Ne biz ne de Türk Devleti savaş sayesinde amacına ulaşabildi.”dedi. Sonra HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise “Hiçbir siyasi parti düşmanımız değildir, tamamı bizim siyasi rakibimizdir. Hiçbir partinin adayı, bizim dışımızdaki partilerin hiçbirinin adayı, bizim düşmanımız değildir. Tamamıyla insanî, dostani ilişkilerle bu seçim kampanyasını yürüteceğiz.” diyerek, seçim dönemine ilişkin sert bir üslup kullanmayacaklarının sinyallerini verdi.

Hassas, hassas olduğu kadar hayatî öneme haiz bir seçim atmosferine girdiğimiz bugünlerde Ağrı Diyadin’den gelen ve alenen büyük bir provokasyon olduğu belli olan çatışma haberleriyle birlikte ülke insanı,  “Ne oluyor, her şey bitiyor mu?” sorularıyla karşı karşıya kaldı. Ağrı’daki provokasyon, 7 Haziran seçimleri düşünüldüğünde, öncekilerden çok daha ciddidir, ciddiye alınmalıdır.

Öcalan’ın son Nevruz da okunan mesajında, -PKK içerisinde, azımsanamayacak derecede bir direnç ile karşılansa da- PKK’ya silahlı faaliyetleri bırakmak için kongre yapma çağrısından sonra genel beklenti, -ciddi bir provokasyonla karşılaşılmadığı takdirde- PKK’nın 7 Haziran seçimleri öncesi bu kongreyi toplayacağı yönündeydi.

Seçimlere yaklaştığımız bugünlerde  “bölge genelinde seçmen üzerinde etkili olmak için PKK silaha başvurdu”  tezi en çok da HPD’yi zor duruma düşürecektir. Silahın varlığı, daha önce HDP’ye oy vermemiş ama bu seçimlerde HDP’ye oy verebilecek kesimlerin bu kararından vazgeçmeleriyle sonuçlanır. KCK’nın muhtemel kongre kararı, Öcalan’ın daha önceki çağrısına rağmen sınır dışına çıkmayan silahlı unsurların,  ülke dışına çıkmasını zorunlu kılıyor.

Kamuoyu araştırma şirketlerinin seçim sonuçlarına ilişkin yapmış oldukları anketlerde,  az da olsa AK Parti’nin oy kaybı yaşandığı, HDP’nin, seçim barajını geçebilecek orana ulaşamayacağı ancak oy oranında ciddi bir artış olacağı yönündeydi.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın Ağrı’daki çatışmaya ilişkin yayınladığı "Yukarıtütek köyü bölgesinde Bölücü Terör Örgütü mensubu teröristlerle çıkan çatışmada yaralanan dört personelimizin, havadan tahliyesi esnasında bölgeye gelen vatandaşlarımızın, yaralı personelimize yardımı takdire şayan bulunmuş, vatandaşlarımızın Türk Askerine olan bağlılığının ve sevgisinin ne denli büyük olduğunu göstermiş, milletimizin birlik ve beraberliğinin güzel bir örneğini teşkil etmiştir"  bu mesajının bir başka anlamı da; bölge insanının insani hassasiyetlerinin yüksekliğini, bölgede insanının artık savaş istemediği, bir an önce barış ve huzuru arzuladıklarının resmi niteliğindedir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Türkiye’nin yoğun gündeminde dikkat çekmeyen “Ben makamın peşinden koşmadım, makam neredeyse beni kovaladı. O da milletin takdiri, Allah’ın takdiri. Başarısız olduğumu hissettiğimde başarılı olabileceğini düşündüğün bir arkadaşa bu emaneti devretmek benim için kutsi görev olur.” açıklaması, aday belirleme döneminde Başbakan üzerindeki baskının dışa yansıması olarak yorumlanabilir.

Bu genel değerlendirme ve analizden sonra şu sonuçlara varılabilir:

-“Çözüm Süreci”, siyasi çekişmelere kurban edilemeyecek kadar değerlidir.

-Ağrı provokasyonu, hem devlet; hem PKK içerisindeki derin yapılanmaların istedikleri anda harekete geçebileceğini göstermiştir.

-Hissiyata mahal vermeden, ülke barışını bozmak isteyenler -ucu kimlere dokunursa dokunsun- bir an önce tespit edilmeli, sorumlular hakkında gerekli işlemler yapılmalıdır.

-HDP’nin il başkanı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK mensuplarını, hangi mantıkla ve ne adına böyle bir şenliğe davet etmiştir?

-Bu ve benzeri provokasyonlarının önünün alınması için, PKK’nın bir an evvel silah bırakma kongresini toplaması elzemdir.

-Süreç uzadığı/uzatıldığı müddetçe, süreç bölgesel faktörlerin (ABD, AB, Rusya, İran…) de sabote girişimlerine hedef olabilecektir.

-Çatışmaların tekrarı durumunda, sadece belli bir kesim değil, tüm Türkiye kaybedecektir… 

27 Aralık 2014 Cumartesi

Son Oyun: Rus Ruleti!

22 Aralık Pazartesi günü(geçtiğimiz hafta) Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile yapmış oldukları görüşme sonrası bir açıklama yapan İmralı heyetinden Sırrı Süreyya Önder, sorulan bir soru üzerine;"Yöntem konusunda mutabakat oluşturduk. Ortaklaşmalar gerçekleştikçe, belki ortak açıklamayla halklarımızı bilgilendireceğiz" dedi.

Pazartesi gerçekleştirilen görüşmeden sonra 24 Aralık Çarşamba günü İmralı heyetinden Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Hatip Dicle ve Diyarbakır bağımsız Milletvekili Leyla Zana Kandil’e gittiler. 11 saat süren Kandil’deki görüşmenin ardından Türkiye’ye dönen HDP heyetinin hiçbir açıklama yapmaması, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile yapılan görüşme sonrası varılan mutabakatın bir sonucu olarak değerlendirilebilir. HDP heyetinin, hükümet ile bir araya geldikten sonra, Öcalan’la görüşmek üzere yeniden İmralı’ya gitmesi bekleniyor.

Peki, Kandil’de hava nasıl? Her zaman olduğu gibi Kandil’de hava yine puslu.

Önce Cemil Bayık, ardından da Murat Karayılan’ın son günlerdeki açıklamalarına bakıldığında,“Çözüm Süreci”nde asıl problemin İmralı ile Kandil (HDP, İmralı ile Kandil arasında sıkışmış durumda. Bir yanda halkı sokağa dökeriz diyen HDP yetkilileri, diğer yandan 2015 seçimlerinden önce süreç sonlandırılacak diyen HDP yetkilileri.) arasındaki güç mücadelesi olduğu görülmektedir. Bu mücadele, İmralı ile Kandil arasında bilinçli olarak oynanan bir tiyatro oyunu da olabilir mi? Evet olabilir. Sonuçta her iki ihtimalde de Öcalan’ın KCK üzerindeki otoritesi sarsılmaya devam edecektir.

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, hafta içerisinde İMC TV’den Ayşegül Doğan’a verdiği röportajda, PKK’nın silah bırakmasına ilişkin sorulan bir soruya;“Bizim gündemimizde silah bırakmak yoktur. Gerillanın yurt dışına çıkması yoktur. Bunlar müzakere sonucunda varılacak anlaşmalara bağlı tartışılması gereken sorulardır.”dedi. Ve yine sürece üçüncü bir tarafın müdahil edilmesine ilişkin olarak “Biz Türkiye'nin kaygılarını gidermek için en güvendiği müttefiği Amerika'nın üçüncü taraf olabileceğini söyledik.diyerek, süreci izleme konusunda yine ABD’yi işaret etti.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan ise Kuzey Irak'taki bir haber ajansına yapmış olduğu“‘Çözüm Süreci' amacına ulaşırsa Abdullah Öcalan da 2015 Nisan ayında yapılacak kongreye katılacak.” açıklaması,   temenni olmakla birlikte, ütopyadan öte bir şey değildir. Böyle bir ütopyanın gerçekleşmesi, Öcalan’ın tasfiye edilmesiyle sonuçlanabilir. PKK Kongreleri, aynı zamanda kongre üyelerinin özeleştiri verdikleri, birbirlerini acımasızca eleştirdikleri bir iç hesaplaşma arenasıdır. Geçmişteki PKK kongreleri,  çok sayıda muhalifin infaz edilmesiyle sonuçlanmıştır.

Açıklamasının devamında, "Öcalan ve biz daha önce söylemiştik. Kobani'ye yaklaşım; Kürt sorununa yaklaşımdır.” dedi. Geçmişte sadece  “Öcalan” diyen Karayılan’ın bu kez “Öcalan ve biz” demesi dikkatlerden kaçmadı. Karayılan bu ifadeyle, Öcalan HDP ve sürecin asıl aktörü olan devlete mesaj veriyor. 

Murat Karayılan, "Öcalan çözüm tasarısında bazı şeyleri belirtmiş. Hakikatleri araştırma komisyonu ve müzakere başlarsa 15 Şubat'ta bu komisyonla konuşacağını söylemiş. Öcalan 'Eğer süreç amacına ulaşırsa 15 Mart'ta Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi durduracağız. PKK'nin büyük kongresini toplarız 15 Nisan'da Kuzey Kürdistan'daki gerilla güçlerinin ne olacağını tartışırız. Ya siyasi bir güç olur veya başka bir bölgeye geçip mücadele eder. Kongrede bununla ilgili karar verilir' demiş. Şu anda gündemimizde silah bırakma yok."diyerek, Cemil Bayık’ın ifadelerine benzer ifadelerde bulunmakla beraber, sürecin başarılı olması durumunda, Öcalan’ın muhtemel 15 Mart Nevruzunda PKK’nın Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma çağrısına,“gündemimizde silah bırakma yok” diyerek karşı çıktığı görülüyor.

HDP’nin İmralı heyeti içerisinde de yer alan Hakkâri Milletvekili Adil Zozani,  2014 yılı içerisinde “üçüncü tarafa” ilişkin, “Uluslar arası güç dengelerinin de etki gücünü yok saymadan kendi içimizde üçüncü gözü yaratarak müzakere sürecine devam ediyoruz. Önerimiz açık ve nettir. Biz batılı gözlemci istemiyoruz. Biz tersinden Türkiye Kamuoyunun kabul ettiği, ekseriyetle vicdani duygularının işlettikleri, vicdanlarıyla hareket ettiklerine kanaat getirdikleri kanaat önderlerinden bir mekanizmanın oluşturulup bu süreci gözlemlemelerini, kim yanlış yapıyorsa yakasına yapışmalarını istiyoruz.”(SDE Yayınları 2014-Orta Doğu’da Geleceğin İnşasında Kürtler, s. 77) açıklaması, gözlemci ülke talebinin KCK-Kandil tarafından dayatıldığını gösteriyor. HDP’nin bu talebi doğal olarak HDP tabanının da talebidir. Kandil’in ABD konusundaki ısrarı, PKK’nın Kuzey Irak’ta ABD’nin “alternatif müttefiki” olduğunun kanıtıdır.

Yüzyıllık bir sorunun çözümümün muhatabı tüm Türkiye’dir.“Çözüm Süreci” sadece İmralı-HDP-Kandil üçgeni üzerinden yürütmemelidir. Sivil Kürt siyaseti sadece HPD veya DTK’dan müteşekkil değildir. Devlet, HAK-PAR, Hüda-Par, KADEP, TKDP gibi partilerin yanında bölgedeki STK’lar ve kanaat önderlerinide sürece dâhil etmelidir.

Gelinen aşamada, “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşma şansı Öcalan’ın ev hapsine alınmasıyla (bilgi için http://www.haber111.com/Mehmet_MEMDOGLU+OCALAN_EV_HAPSINE_ALINIR_MI_yazi931.htmlya da mevcut cezaevi şartlarının iyileştirmesiyle mümkündür. Öcalan, kendi özgürlüğünü düşünerek “Çözüm Süreci” ne müdahil olmuştu. Türkiye kamuoyu buna hazır mı?  6-8 Ekim Kobani’yi protesto olayları öncesine kadar zayıf da olsa ihtimal dahilinde idi. Ama bugünkü şartlarda pek mümkün görünmüyor.

Çözüme yaklaşıldıkça Kandil telaşlanmaya başlıyor. Mevzi kaybetmemek için bildiği tüm oyunları sergiliyor. Cizre’de yaşanan son olayların,  Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Hüda-Par yetkilileriyle görüşme sonrasına denk gelmesi oldukça manidardır.  

Ve kandil son oyunu oynamaya hazırlanıyor. Rus Ruleti...

17 Kasım 2014 Pazartesi

SİLAH(SIZ)LANMA MI?

Bir milattı Kobani. Evet, sonuçları tarihe mal olabilecek bir milat. Özellikle de Kürtler arasında bir birliktelik düşüncesi gündeme geldi. Kobani ile Kürtler bir kez daha dünyanın gündemine girdiler.

Kobani olayları “Çözüm Süreci”nde ağır hareket ettiği gerekçesiyle devlete mi, yoksa devlet ile anlaştığı iddia edilen Öcalan’a yönelik bir mesaj mıydı?

Türkiye açısından bakıldığında, Kobani üzerinden çözüm sürecini sekteye uğratmak isteyen tüm çevreler, bir anda zeytinyağı gibi su yüzüne çıkıverdiler. Belki de Öcalan’ın cezaevi şartlarının daha da iyileştirilmesine hatta “ev hapsi”ne alınmasına neden olabilir.

Kobani olayları öncesi ve sonrasında Kandil’in üçüncü ülke ya da gözlemci ülke olarak ABD’yi işaret etmesi çok konuşuldu, çok tartışıldı. Aslında Kandil, bu konuda İmralı’yı çok gerilerden takip etmektedir.  Geçmişte, ABD’nin arabulucu olmasını isteyen bizzat Öcalan’ın kendisidir.  12 Nisan 1999 tarihli avukat görüşmesinde, avukatın; “ABD yetkilileriyle görüşmemiz gündemde, görüşünüz nedir?” sorusuna Öcalan: “Arabuluculuk talep edin, çözüme ilişkin destek isteyin. Onların haberi var. Sonraki görüşmede ABD’den ve İngiltere’den haber getirin. Onlara, bizi ve Türkiye’yi barıştırın, uzlaştırın deyin. Kavga yok, silah yok ve bu sene bitiyor deyin.” demişti. Anlaşılan Öcalan’ın bu ifadesinin üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, Öcalan bu süre içerisinde paradigma değişikliğine gitmiş ama Kandil hâlâ aynı noktada durmaya devam etmektedir.

“Çözüm Süreci”ni son iki yılda ki seçim sonuçlarına endeksleyen AK Parti iktidarı ve bu süre zarfında “çözüm süreci”nde bir türlü istenildiği çabukluğu gösteremeyen devlet aklı ise şapkalarını bir kez daha önlerine koydular. Türkiye’nin birincil meselesinin çözümünün siyasi hesaplara kurban edilmek istenmesinin doğuracağı tahribatı ve enkazı yeniden görme imkânı buldular.  

 Kamuoyunda devlet tarafından Öcalan ve Kandil’e verildiği iddia edilen yol haritasına ilişkin Cemil Bayık, "Bu işin merkezinde biz varız ve bize yol haritası verilmedi" diyerek, söylenilenleri kesin ve net bir dille yalanlıyor.  Yani böyle bir harita var mıdır, yok mudur? Artık bu saatten sonra yeni bir provokasyona yol açabilecek söylem ve icraatlardan kaçınmalı, süreç daha şeffaf olarak yürütülmelidir.  

Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Abdülkadir Selvi, 17 Kasım 2014 tarihli köşe yazısında Çözüm Sürecinin geleceğine ilişkin önemli bir iddiayı dile getirdi.  Öcalan’ın PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadeleyi bıraktığını 21 Mart 2015’teki Diyarbakır’daki Nevruz’da açıklayacağını iddia eden A. Selvi, yazısında, “Öcalan’la mutabık kalınan ‘Yol Haritası’na göre, Şubat ayında PKK’nın kongresi toplanacak ve ‘Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi bırakma’ kararı alacak. Çok önemli bir toplantı olacak. Silahlı mücadele için dağlara çıkan ve Ortadoğu coğrafyasında Türkiye gibi güçlü bir ülke karşısında silahlı mücadele ile ayakta kalabilen bir örgüt, tarihinde ilk kez silah bırakmayı tartışacak” diyor.

İddia bu. Yani “baldıran zehiri“ içmeye hazır bir Öcalan profili mi var karşımızda? Öcalan yeni bir misyon mu üstlenecek? Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde 40 yıldır siyaset üretebilen Öcalan,  kim bilir belki de hayatının en büyük kumarını oynamaya hazırlanıyor. Öcalan’ın ‘Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi bırakma’  çağrısı Kandil’de karşılık bulur mu?  
Benim de temenni ve beklentim bu yönde.  Ama! Geçmişte yaşanan tecrübeler ve Kandil’in bugünkü tavrı,  toplumun çoğunluğu gibi bizi de şüpheye düşürmüyor değil.   Neden derseniz? Kandil, Öcalan’ın 2013 Nevruzu’ndaki "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor. Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.” bu çağrısına ne kadar sadık kalmıştı? İki yıldır yaşananlar bu sorunun cevabı için yeterli değil midir?

Hatırlanacağı üzere Öcalan’ın bu çağrısı PKK içerisinde sert tartışmalara sebebiyet vermiş, örgüt içerisinde “silahlı mücadele mi, silahsız mücadele mi?” tartışmaları başlamış,  bunun sonucu olarak 30 Haziran- 5 Temmuz 2013 tarihleri arasında Kandil’de gerçekleştirilen KONGRA-GEL 9. Genel Kurulu’nda Öcalan’a direnen anlayış, KCK’nın başına getirilmişti.

Silahsızlanma çağrısı neye karşılık olabilir? Devlet bu manada neler yapabilir?

-Yasalaştırılmış bir süreç var, yani devletin elinde bir yol haritası var. Öncelikle Akil İnsanlar Heyeti arasından seçilecek bir izleme komisyonu kurulabilir.

-Yıllardır yapılmak istenen ama kamuoyunda infiale neden olabilir düşüncesiyle bir türlü açıklanmayan Öcalan’in ev hapsi konusu konuşulmaya başlanır.

-İmralı’ya giden heyet genişletilebilir ve bir sekreterya kurulabilir.

İstikrar ve devlet otoritesinin olmadığı yerlerde anarşi doğar. Anarşi ise beraberinde terör ve şiddeti doğurur.  Şiddet, kin ve acıyı, kin ve acı ise en nihayetinde ayrılığı kaçınılmaz kılar.

Devlet olmanın birinci şartı, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlayarak, huzur içerisinde yaşamasını tesis ve temin etmektir.


11 Kasım 2014 Salı

KAYBEDEN KİM OLUR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Eylül 2014 tarihinde BM Genel Kurulu’ndaki konuşması esnasında  “dünya 5’ten büyüktür” çıkışından sonra, Kobani üzerinden tabiri yerindeyse Türkiye’ye ilk golünü atan ABD, ikinci gölünü KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Çözüm Süreci”nde ABD’nin gözlemci ülke olmasını talep etmesiyle atmaya çalışıyor. ABD’nin son dönemlerde İran, PYD ve Esed rejimiyle de görüşmesi, iç ve bölgesel sorunları bitmeyen ve bu sorunlarına çözüm bulmaya çalışan Türkiye’ye yönelik tedip girişimidir.

 Geçmişte H. Cemal, C. Candar ve R. Çakır gibi gazeteciler üzerinden açıklama yapan KCK-Kandil, bu kez Yurt Gazetesinden Nazan Özcan ve Veysi Polat’a konuşmuş. "Çözüm Süreci"nin devlet tarafından yasalaştırılmasına rağmen, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: "Hükümet sorunu çözmek istemiyor..." diyor. Bayık’ın bu iddiası,  KCK'daki mantaliteyi bir kez daha gözler önüne seriyor.

 Cemil Bayık,  “Ahmet Karakaş’ın HDP binasında, gözler önünde boğazını kesmek istediler. Bu, Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları sonucu gelişti… Açıkça HDP’yi ve HDP’nin şahsında aslında bütün demokrasi güçlerini hedef gösterdiler.” diyerek, HPD’nin iktidarca topyekûn hedef gösterildiğini iddia etti. Aynı iddiayı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK’yı Kürt Siyasi Hareketi (KSH) olarak değerlendiren Türkiye’nin du-a-yen gazetecilerinden R. Çakır da dile getirdi. Çakır, hükümeti,  “KSH içinde en zayıf gördüğü halka olan HDP’yi hedef alarak inisiyatif almaya çalışıyor. Bunun akılcı bir strateji olmadığı, hatta tehlikeli olduğu HDP yöneticisi Ahmet Karataş’ın saldırıya uğramasıyla ortaya çıktı.”  diyerek, bu konudaki uzmanlığını iyiden iyeye bir kez daha pekiştirmiş oldu.

C. Bayık, Ahmet Karataş saldırısına değiniyor, saldırıyı kınıyor. (Her ne saikle olursa olsun, HDP parti binaları ve üyelerine yönelik hiçbir saldırı kabul edilemez. Benzer saldırıların devam etmesi durumunda devletin otoritesi tartışılmaya başlanacaktır.) Peki, Cemil Bayık aynı hassasiyeti, PKK yandaşları tarafından kurban eti dağıtırken önce bıçaklanan, sonra boğazı kesilmeye çalışılan ve 3. kattan atıldıktan sonra üstünden araba ile geçilerek katledilen lise öğrencisi Yasin Börü için gösterebiliyor mu?

C. Bayık,  Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin PKK-KCK için  “terörist, terör örgütü” gibi ifadeleri kullanmalarından duyduğu rahatsızlığı ise “Dikkat edilirse, Ortadoğu’daki ve Kürdistan’daki gelişmeler bu hükümeti oldukça zorladı, o da ne yaptı, parlamentoya bir yasa getirdi. Yasanın ismi ne? ‘Terörizmi sonlandırma yasası’. Demiyor Kürt sorununu çözme yasası. Zihniyet aynı zihniyet, bilinçaltları bütünüyle yansıyor. Onun için terörist başı, terörist hareket, terörist örgüt diyor.” diyerek ifade ediyor.

Ama aynı Cemil Bayık,  “Bugün AKP, DAİŞ’tir,  (Arapça ismi DAİŞ’tir) bugün Kobani savaşını yürüten AKP’dir, bugün DAİŞ’i Kobani’ye saldırtan AKP’dir. Kobani’nin düşürülmesi için yoğun çaba sarf eden AKP’dir… Kobani’ye de saldırmasının esas amacı Kürtleri oradan çıkarıp kendine bağlı olan Sünni Arapları yerleştirmekti.” diyerek,  Irak ve Suriye’de IŞİD zulmünden kaçarak yerlerinden ve yurtlarından edilen yüz binlerce mülteciye kucak açan Türkiye ve AK Parti’ye her türlü hakareti marifet sayıyor. Türkiye’yi IŞİD’e yardım etmekle itham etmeye devam ediyor.

Cemil Bayık, 2013 Newroz’unda Öcalan’ın “artık silahlar sussun, silahlı unsurlar sınır dışına çekilsin” çağrısına rağmen,  “Kuzey'de (Türkiye) her yerde gerilla vardır, hem de 2013 Nevroz öncesindeki konumundan daha güçlü bir konumdadır. Hem nitelik hem nicelik olarak. Türkiye’den çektiğimiz güçlerin bir kısmını da geriye gönderdik. Ve yeni büyük katılımlar da var. Açık söyleyeyim, ayda bin civarında savaşçı katılımı var”  açıklamasıyla da Kandil’in PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çıkarmadığını itiraf ediyordu.  

Cemil Bayık, Kürtlerin kültürel hakları yönündeki birçok düzenlemeyi bile hâlâ asimilasyon aracı olarak görüyor. Hâlbuki TRT 6'yı, seçmeli de olsa Kürtçe eğitimi, Kürtçe gazeteleri Kürtler için asimilasyon aracı olarak görmek, Kürtlere yapılmış en büyük hakarettir.

Bayık’ın açıklamalarının tamamına bakıldığında, Türkiye’nin Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözmesine, devletin hazırladığı yeni yol haritasına (yeni yol haritasında mutlak eylemsizlik çağrısı, sekreterya ve akil insanlardan oluşacak bağımsız gözlemci grubu gibi çok önemli başlıklar vardı) KCK-Kandil’in henüz hazır olmadığı,  sürekli bahane ve oyalama taktikleriyle “Çözüm Süreci”ni sabote etmeye çalışarak, çözüm yerine çözümsüzlüğü dayatmaya çalıştığı gözlenmektedir.

Özelde Cemil Bayık'ın, genelde KCK’nın talepleri, Lozan'da 1924’te Musul-Kerkük'ü Milletler Cemiyeti'ne götürmek isteyen İngiltere (talebinde başarılı da oldu) ve dünyanın süper gücü ABD’nin ortak aklına benziyor. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin bölgede plebisit (halk oylaması) talebine bile razı olmayan İngiltere, görüşmelerdeki oyalama taktiği ile hedeflediği sonuca ulaşmış, Musul-Kerkük meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi başarmıştı.

Sonuç:  Kazanan bir İngiltere ve sömürülen bir Orta Doğu…

Ölüm, acı, kan ve gözyaşının hâkim olduğu kaybetmeye mahkûm Kürtler ve Türkler.

20 Ekim 2014 Pazartesi

ÖCALAN’IN SARSILAN OTORİTESİ

PKK’nın genel ideolojisinde Önder olarak kabul edilen Öcalan’a bağlılık esastır. 17 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilen kongrede, PKK/KONGRA-GEL tarafından kabul edilen KCK Sözleşmesinin 11. Maddesi: “Reberiya Koma Civakên Kurdistan: Koma Civakên Kurdistan (Kürdistan Toplumlar Topluluğu- Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra-Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar.”

Sözleşmenin 13. Maddesi ise, “Yürütme Konseyi, Kongra Gel tarafından iki yılda bir KCK yurttaşları arasından seçilen bir başkan ve otuz üyeden oluşur. Yürütme Konseyi Başkanı salt çoğunlukla, konsey üyeleri ise genel oyla seçilirler. Yürütme Konseyi Başkanı ve üyeleri en fazla iki dönem üst üste seçilebilir. Yürütme Konseyi Başkanı, Önderlik tarafından görevlendirilir ve Kongra Gel Genel Kurulu tarafından onaylanır.” der.

30 Haziran - 5 Temmuz 2013 tarihleri arasında Kandil'de gerçekleştirilen KONGRA-GEL 9. Genel Kurulu’nda, Öcalan'ın talebiyle KCK sisteminde önemli değişikliklere gidilmiş “genel başkanlık konseyi” ile “eş başkanlık” sistemine geçilmişti. Yürütme Konseyi Başkanı olan Murat Karayılan'ın yerine,  KCK Eşbaşkanlığına Cemil Bayık ile Bese Hozat atanmış, Kongra-Gel Eşbaşkanlığına ise Hacer Zagros ile Remzi Kartal getirilmişti.

Kurucusu olduğu PKK içerisindeki dengeleri çok iyi bilen ve bu dengeleri iyi okuyabilen Öcalan,  büyük bir riski göze alarak Cemil Bayık’ı KCK’nın Eşbaşkanlığına getirdi. O gün KCK’da yaşanan bu değişimi, 17 Temmuz 2013 tarihli “KCK’DAKİ DEĞİŞİMİN KODLARI” başlıklı yazımızda, “KCK’nın üst yönetim değişikliği ile ilgili her kesimden uzmanlar farklı farklı yorumlar getirdiler. Bu değişiklikler Öcalan’ın talimatıyla gerçekleşse de evet; Öcalan bu değişikliği yapmak zorunda kalmıştır.  PKK içerisinde Öcalan’a rağmen, silah bırakmamaya en çok C.Bayık direndi.  PKK silah bırakıp siyaset yapma kararı alacak olsa, C.Bayık silahlı mücadeleden vazgeçmeyecekti.  Bir başka ifade ile Öcalan PKK’yı bölünmekten kurtardı.

 Çözüm sürecinin başlamasıyla, kendi içerisinde bölünme aşamasına gelen (silaha tamam diyenler, silahla devam diyenler) PKK’yı (üst düzey yöneticilerinin son 3 aydaki açıklamaları bu gerçeği gözler önüne seriyor.) son bir hamle ile “şimdilik” bölünmeden kurtardı. Cemil Bayık ve Besê Hozat'ın KCK Eşbakanları olarak seçilmesi; İmralı'daki Öcalan'ın çözüm sürecine direnen, derin PKK'ya tavizi olarak değerlendirilebilir. Oysa böyle bir seçim, hem çözüm süreci, hem de Öcalan için büyük bir risktir.”*  diyerek değerlendirmiştik.

KCK içerisinde uluslararası derin yapılanmalar ile bağlantıları olan ve kamuoyunda “Ankara Grubu” olarak adlandırılan yapı (C. Bayık, B. Hozat, S. Ok, D. Kalkan, M. Karasu ve A.H. Kaytan) 2012 yılının son aylarında İmralı ile başlatılan ilk etapta çatışmasızlığın sağlandığı ve 2013’ün başında “Çözüm Süreci” diye adlandırılan Türkiye’nin hayati projesine hep engel olmaya çalıştılar. PKK’daki bu derin yapının iki yıllık süreç içerisindeki açıklamalarına bakıldığında bu gerçek rahatlıkla görülebiliyor.

Cemil Bayık Süreç içerisinde yapmış olduğu açıklamalarla, bizi yanıltmamıştı. Nitekim 5 Haziran 2014 tarihli bir açıklamasında,  “Bir daha vurgulayalım ki, doğru politika ve adımlar kendiliğinden sonuca ulaşmazlar. Doğru politika ve stratejiler ancak doğru taktikler, doğru yol, yöntem ve araçlarla pratikleşirse sonuca ulaşırlar. Bunlar yapılmadan sadece İmralı’daki görüşmelerden sonuç çıkacağını beklemek Kürt Halk Önderine yanlış bir yaklaşım olduğu gibi, büyük bir haksızlığı da ifade etmektedir.”, 26 Eylül 2014 tarihli bir başka açıklamasında ise  “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.”  diyerek, âdeta Öcalan’ı tehdit ediyordu.

“Çözüm Süreci”ndeki bu tıkanıklığın nedeni, Öcalan ile Kandil arasındaki anlayış farklılığından kaynaklanan doku uyuşmazlığıdır. Silahlı mücadeleyi öngören Kandil’deki baskın anlayış, Öcalan’ın devlet ile işbirliğine gittiğini, devletin kontrolünde olduğunu düşünüyor. “Çözüm Süreci” yavaşlayıp görüşmeler uzadıkça, PKK’nın da büyük oranda kaynağını oluşturan HDP seçmeni üzerindeki otoritesi zayıflamasa da Öcalan’ın Kandil üzerindeki otoritesi zayıflayacaktır.

 Sonuçta, Kandil’in dayatmasıyla Kürtleri sokağa indiren HDP, “barış” konusunda kendi inandırıcılığını yitirmiş, aynı zamanda da Öcalan’ın Kandil üzerindeki otoritesini de zayıflatmıştır.  

*http://www.haber111.com/Mehmet_MEMDOGLU+KCKDA_KI_DEGISIMIN_KODLARI_yazi918.html


25 Ağustos 2014 Pazartesi

ÇÖZÜME HEYKEL ENGELİ

Son bir hafta içerisinde Türkiye’de meydana gelen olaylar,  bize; barışın ne kadar zorlu olacağını bir kez daha görme fırsatı verdi.

PKK’nın kurucularından Mahsum Korkmaz’ın Lice’nin Yolçatı köyüne dikilen heykeli, iki yıldır çok zorlu merhalelerden geçen “Çözüm Süreci”nin ne kadar kırılgan olduğunu, çok istenmesi durumunda bu sürecin benzer provokasyonlarla sekteye uğratılabileceğini gösterdi.

Lice’nin PKK açısından -sembolik de olsa- ne kadar önemli olduğunu “Neden Lice?” başlıklı yazımızda anlatmıştık.

Mahsun Korkmaz kimdir?

Diyarbakır Silvan doğumlu olan Mahsum Korkmaz,  PKK’nın kuruluşunda yer almış,  28 Mart 1986 tarihinde Gabar Dağı’nda Türk Silahlı Kuvvetleri ile girdikleri bir çatışmada, bizzat Öcalan tarafından görevlendirilen bir PKK tetikçisi tarafından -derin PKK da denilebilir- öldürülmüştür.

 Şemdin Sakık bu olayı “APO” adlı kitabında; "Mahsum Korkmaz önderliğinde 25 kişilik grup olarak Gabar Dağı'na gönderildik. Sessiz ve kansız bir katliamın kurbanlarıydık. Ama farkında değildik. 28 Mart 1986'da, sadece ekmek bulmak amacıyla gece yürüyüşü yapmak zorunda olduğumuz bir gece, güvenlik güçlerinin pususuna düştük. Bu pusuda bir arkadaşımızın hafif yara alması dışında hiç birimize zarar gelmezken, Apo kişiliğinin sağ kolu Mahsum Korkmaz alnından aldığı tek kurşunla öldü. Kendi aramızda Mahsum'un nasıl vurulduğunu tartıştık. Olay yerine tekrar gittik. Sonuçta içimizden birisinin kurşunuyla vurulduğu kanısına vardık. Bu kişinin Feyzi Aslan (Selim) olduğundan şüphemiz kalmamıştı. Tabancasını olay yerinde bırakmıştı ve olay öncesinde Mahsum Korkmaz ile kavgaya varan bir tartışmaya girmişti. Raporlar yazıp Apo'ya gönderdik. Girişimlerimiz engellendi. Daha sonra Apo, Fevzi'yi bütün bu olanlara rağmen, mükafatlandırdı." diyerek anlatıyor.

PKK’nın buna benzer birçok iç cinayetleri, iç infazları vardır. Benzer bir iç infaz ise (öldükten sonra kahramanlaştırma) PKK’nın bir dönem Avrupa sorumluluğunu da yapan Engin Sincer cinayetidir. "Erdal" kod adlı Engin Sincer, 15 Ağustos 2003'te Kandil’de gerçekleştirilen PKK Kongresinde, dönemin PKK’lı yöneticilerine yönelik yaptığı sert eleştirilerinden sonra, “eğitim atışları sırasında kaza kurşunuyla öldü” uydurmasıyla, PKK tarafından infaz edildi.  PKK, daha sonra Engin Sincer için 2004 yılında Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesine bağlı Seyrantepe köyünde devasa bir anıt mezar yaptırdı.  Pazarcık Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturmada anıt mezar ile ilgili “suç unsuru” oluşmadığı kararı verildi.

Yine, Mahsum Korkmaz heykeline dönecek olursak:

        1-Heykelin yapılışında koca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bilgisinin olmaması mümkün değildir. “haberdar değildik” açıklaması, bölgedeki istihbarat zaafiyetini alenen kabullenmek demektir.

     2-Heykel ile “Çözüm Süreci”nde gelinen aşamaya paralel olarak, Öcalan’ın ev hapsine alınması çalışmalarının, toplum nezdinde nasıl bir tepki ile karşılanacağı test edilmek mi istendi? Eğer böyle bir şey amaçlandıysa, maalesef, yanlış yöntem ve yanlış zamanlama seçilmiştir.

        3-“Çözüm Süreci”nin yasa ile güvence altına alındığı bir dönemde, bu tür heykel ve heykelciklerin dikilmesi, sürece yönelik açıktan bir sabote girişimidir. PKK’nın -kendi deyimleriyle- kontrol dışı güçleri engelleme sorumluluğu vardır.

      4-IŞİD’in bir virüş gibi Orta Doğu’da yayılması, bütün halkları tehdit ederken, böyle “ucuz” kahramanlıklara girişmek, çatışmasızlık sürecini sonlandırabilir. (nitekim PKK, Ağrı’da bir karakola saldırırken, Bingöl'ün Genç İlçesi Servi Beldesi'nde de özel bir şirkete ait karayolu şantiyesini bastı) Böyle bir durum, en çok da IŞİD ve benzer örgütlere yarayacaktır. Sürecin kaybedeni Türkler ve Kürtler,  yani Türkiye olacaktır.

      5-KCK Yürütme Konseyi Üseyi Sabri Ok’un, Mahsum Korkmaz heykelinin dikilmesiyle ilgili olarak, “Bizim kararımız değildi, kim tarafından yapıldı bilmiyoruz” açıklaması: PKK-KCK içerisindeki çözüm  karşıtlarının -derin PKK’nın- çözüme direnebilecek kadar güçlü olduklarını ortaya çıkarmıştır. 

6-KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “Devlet ve hükümetin dışında herhangi bir güç ile çözüm olamaz." açıklaması, kendisinin; bugüne kadar söylediği en doğru ve en gerçekçi ifadesidir.

     7-Türkiye’de etnik Türk milliyetçilikten beslenen ulusalcı-Kemalist güruha özenen  ve yine etnik Kürt milliyetçilikten beslenen ulusalcı-Apoist kesimlerin varlığını unutmamak gerekir.

      Sonuç olarak, yıllardır dikilen heykel ve heykelcikler bu ülkeye maddi ve manevi olarak ne kazandırmıştır? Heykel dikme, heykele gösterilen itibar, toplumun beyninde oluşmuş olan tabulara, ‘yeni tabular’ oluşturmaktan öte bir şey değildir.

    Büyük törenlerle dikilmiş nice heykeller, (dünyada birçok örneğini gördük) bir bir yıkılıyor. Bu heykeller yıkılmaya mahkumdurlar. Ancak, bireyin zihnindeki heykelleri yıkmak, barışı inşa etmekten çok daha zordur.

Yüzyıllık tabular yıkılırken,  yeni tabular oluşturmayalım. Gelin, ilk önce kafamızdaki tabulardan kurtulalım...


Barışla kalın efendim...

10 Temmuz 2014 Perşembe

KANDİL'İN SON AÇIKLAMALARI VE ÇÖZÜM SÜRECİ

Yerel seçimlerin yaklaştığı, tansiyonun yükseldiği, Devlet-Cemaat savaşının ölçüsüzleştiği bir dönemde, Gazeteci Ayşegül Doğan, Kandil’de KCK Eş Başkanları Cemil Bayık ve Bese Hozat ile uzunca bir röportaj gerçekleştirdi.  Röportajın içeriğinde; Çözüm Süreci’nin geleceği,  Nevruz, 30 Mart yerel seçimleri,  AK Parti ile Cemaat arasındaki kavga,  Suriye’deki savaş ve daha birçok konuyu bulmak mümkün.
B. Hozat özetle: Müzakereye dönüşmeyen çözüm sürecinin bir nevi bittiğini,  “Aslında bir yıllık süreç hiçbir zaman çözüm süreci olmadı. Açıkçası demokratik çözüm süreci tartışıldı hep. Çözüm olabilmesi için tarafların müzakere yapması lazım.”  ifadeleriyle dile getirerek,  çözüm süreci ile ilgili iç açıcı olmayan bir tablo çiziyor.
      Hozat; bölgedeki siyasi konjonktürün değiştiğini, Kürtlerin siyasette temel faktör olduklarını, Kürt sorunu olan bölge ülkelerinin de ciddi problemlerinin olduğunu ve bölgedeki dengelerin değişmesinde Kürtlerin belirleyici olacağını belirtiyor. (M.M bu konuda haksız değil) Yine KCK’nın paradigma değişikliğine giderek demokratik ulus projesini esas aldığını belirtiyor. (Ki bu demokratik özerkliktir.)
B. Hozat, röportajın devamında:  Gülen cemaatini,  devletleşen ve Türkiye’de paralel bir yapıya dönüşen, ABD’nin bölge politikalarını uygulayan, pratikte bunun öncülüğünü yapan, uluslararası illegal bir taşeron örgüt olarak değerlendiriyor. Paris cinayetlerinin “Çözüm Süreci”nin önünü kesmek için yapıldığına dikkat çekiyor.  
Cemil Bayık ise: Ortada diyalog ve çözüm süreci diye bir sürecin olmadığını, Öcalan’ın tek taraflı geliştirdiği çabaların söz konusunu olduğunu ve bu çabaların belli bir yere kadar sonuç verebileceğini iddia ediyor.  C. Bayık devamında:  “Ama Türkiye devleti buna adım atmadığı gibi izlediği oyalama politikalarıyla bu sürecin daha fazla gelişmesinin önünü de tıkadı.” derken, her zamanki gibi bugüne kadar gerçekleştirilen devrim niteliğindeki düzenleme ve yenilikleri âdeta görmezlikten geliyor.
C. Bayık, Cemaat ile AK Parti arasındaki çatışmanın bir iktidar çatışması olduğunu ve çözüm sürecinin buna kurban edilmek istendiğini, Türkiye’deki istikrarın temelinin Kürt sorunun çözümüyle bağlantılı olduğunu, bunun için de yeni bir anayasanın gerekliliğine dikkat çekiyor.  Ayrıca son dönemlerde yaşanan olaylar nedeniyle Türkiye’de siyasete ve yargıya güvenin kalmadığını da ifade ediyor.
Bayık, Paris cinayetlerinin MİT ile ilişkilendirilen ses kayıtlarıyla; Öcalan’ın ilk yakalandığı anda çekilen görüntülerinin bir merkez tarafından yayınlandığını, AK Parti-Cemaat mücadelesinde, Kürtlerin Cemaat saflarına çekmeye çalışıldığını iddia ediyor. F. Gülen ile ilgili olarak da B. Hozat’ın ifadeleriyle örtüşen benzer ifadeler kullanıyor.
Kabul edilir edilmez, Kandil’in Türkiye ve dünya siyasetini çok iyi takip ettiği ve buna göre yeni stratejiler belirlediği ortada. 
Türkiye ne yapıyor?
Evet, “Kürt sorunu” Türkiye’nin en büyük üç sorunundan birisidir ama Türkiye’nin sadece Kürt sorunu yoktur. İç ve bölgesel sorunları bitmeyen ve bu sorunlarına çözüm bulmaya çalışan bir ülkedir Türkiye.
KCK tarafından iddia edildiği gibi, günümüzde inkârcı bir siyaset yürütülmüyor. Bu söylemin nedeni; KCK-PKK’nın bugüne kadar kendi propagandasına alet ettiği argümanların devlet tarafından bir bir ellerinden alınmasıdır. Eğer iddia edildiği gibi inkâr üzerine kurulu politikalar devam etmiş olsaydı, bugün gelinen noktaya hiç ama hiç gelinmemiş olunacaktı.
KCK Eş Başkanları Bese Hozat ve Cemil Bayık’ın açıklamalarının satır aralarında ise:
C. Bayık’ın “Türkiye Devleti” yerine sürekli “Türk Devleti” ifadesini kullanması, kendisinin ne kadar ırkçı ve faşizan bir ruh haline sahip olduğunu gösteriyor. KCK’nın başındaki C. Bayık’ın bu ifadeleri,  PKK’nın bütünü için de geçerlidir. 
İddia edildiği gibi, Türkiye’de “demokrasinin motoru” olarak PKK’yı görmek; örgütsel bir körlüktür, PKK’nın otoriteleştiğinin itirafıdır.
Son günlerde kimi köşe yazarlarının “devlet ve iktidar sizi aldatıyor, sizi oyalıyor” şeklindeki mesajlarını dikkate aldıkları görülüyor.
Toplumu algısını kontrol etme ve toplumu kendi talepleri doğrultusunda yönlendirme gayreti var.
Devlet ile İmralı arasındaki görüşmelerin, “müzakere” zeminine çekilebilmesi için kamuoyu üzerinde baskı oluşturma çabaları var.
Öcalan’ın süreçten çekilmesi durumunda diyalog sürecinin biteceği ve yeni bir savaşın başlayacağı tehdidiyle toplum üzerinde baskı oluşturmayı hedefliyorlar.
Çatışmasızlık ortamının KCK’nın inisiyatifinde olduğunu ve istedikleri anda “Çözüm Süreci”ni boşa çıkarabilecekleri mesajı gizli.
Marifetli kaptan, denizin dalgalandığı fırtınalı günlerde, rotasını kaybetmeden, gemisini karaya çıkarandır.
Huzurla kalın efendim...
(Bu yazı ilk olarak 01 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)