7 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

22 Ekim 2015 Perşembe

PKK’nın Eylem(sizlik) Kararı ve 1 Kasım!...

Ankara’nın kalbine bombalı saldırıların yapıldığı 10 Ekim 2015 günü KCK-Kandil, eylemsizlik kararı aldığını açıkladı(!) PKK, eylemsizlik kararına rağmen dün Hakkâri'ninYüksekova ilçesi Dağlıca bölgesinde üç askeri şehit etti, biri ağır; yedi askeri de yaraladı. Eylemsizlik kararı almasına rağmen, şehit haberlerinin geliyor olması, PKK’nın barış konusundaki samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha açığı çıkarmıştır.

Alınan eylemsizlik kararına rağmen, PKK’nın silahlı faaliyetlerine devam etmesinin izahatı nedir?

-Uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde bulunan Kandil’deki güç çatışması olanca hızıyla devam etmektedir.

-Geçmişte bu tür taktiksel manevralar yapan PKK, kış örgütlenmesi hazırlıklarını tamamlamaya çalışmaktadır.

-Türkiye kamuoyuna 1 Kasım seçimi öncesi şirin görünerek, çatışmaların tarafı olmadığı algısını oluşturmak istemektedir.

KCK’nın eylemsizlik ilanı, 1 Kasım seçimine yönelik stratejik bir manevradır. 7 Haziran seçimi öncesi ev ev dolaşarak (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde) bölge insanını HDP’ye oy vermesi için tehdit eden PKK, 1 Kasım seçiminde de aynı başarıyı elde etmek için bir kez daha eylemsizlik kararı almıştır.

Yurt dışındaolan birçok seçmenin, seçmen listelerinde yer aldığı, bölgeden gelen iddialar arasında. Bir başka iddia ise eylemsizlik kararından hemen sonra, PKK’nın halkı baskı ve tehdit ile HDP’ye oy vermeye zorladığı yönündedir. (7 Haziran’da çok sayıda mükerrer oyun kullanıldığı ve çok sayıda seçmenin PKK tehdidi nedeniyle açık oy kullandığı bilinmektedir.)

PKK’nın silahlı eylemlerine başlamasıyla birlikte huzur ve güven ortamını kaybeden ve ekonomik olarak tükenme noktasına gelen bölge, “Çözüm Süreci”nin devam ettiği günleri mumla aramaktadır. Bölgede büyük bir karamsarlık yaşanmaktadır. Korku, ümit ve beklentiler, kısaca her şey 1 Kasım’a endekslenmiş durumda. 1 Kasım’da bölgenin seçim tercihlerinde bir değişiklik olur mu? 7 Haziran seçimi öncesi gibi olmasa da 7 Haziran sonrası gibi olmayacağı kesin. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte:

1- PKK’nın yeniden silahlı eylemlere yönelmesi,

2- Hüda-Par’ın seçime girmeyeceğini açıklaması,

3- AK Parti’nin aday listelerinde büyük bir değişikliğe gitmesi,

4- 7 Haziran’da AK Parti’den uzaklaşan inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin 1 Kasım’da tercihini bir kez daha AK Parti’den yana kullanacak olması gibi sebepler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’nin gündemi ve beklentisi PKK’nın eylemsizlik kararı alması değil, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini açıklaması ve Türkiye içerisindeki silahlı unsurlarını sınır dışına çıkarmasıdır. PKK’nın bu yönde alacağı bir karar sonrası, önce askıya alınan, daha sonra buzdolabına konulan “Çözüm Süreci” yeniden gündeme gelebilir.

Beklenti ve temennimiz, 2 Kasım sabahı tek başına bir iktidar yönünde. Ama göstergeler 7 Haziran sonra bir tabloyu da göstermiyor değil. 1 Kasım seçiminde AK Parti’nin  yüzde 43.5-44.5, CHP’nin yüzde  27-28, MHP’nin yüzde 15-16, HDP’nin yüzde 11.5-12.5 oranlarında bir oy alabileceklerini öngörmekteyim.

1 Kasım seçiminin ülkemize istikrar, huzur ve güven getirmesini temenni ediyorum.

Barış ile kalın.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)   

21 Eylül 2015 Pazartesi

7 Haziran’dan Çıkarılacak Dersler ve 1 Kasım!...

İstanbul Yenikapı’da düzenlenen “Teröre Karşı Tek Ses”  mitingine Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Başbakan Ahmet Davutoğlu katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın teröre ilişkin birlik ve beraberlik mesajları içeren konuşması alandakiler tarafından coşkuyla karşılandı. Erdoğan konuşması esnasında isim belirtmeden bir kez daha HDP’ye yönelik sert eleştirilerde bulundu.

Başbakan Davutoğlu da“1 Kasım’da çok çalışacaksınız, onları baraj altında bırakacaksınız” sözleriyle HDP’yi hedef aldı.  Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun HDP’yi hedef alan sözleri, (siyasi parti ve liderlerinin siyaseten birbirlerine yönelik makul eleştiriler demokrasinin gereğidir, bu manadaki eleştirileri kast etmiyoruz) ne Türkiye’ye,  ne de AK Parti’ye bir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir.

7 Haziran seçimi öncesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yöneticilerinin,  HDP ve Selahattin Demirtaş aleyhine söyledikleri her söz, tabir yerinde ise AK Parti’ye yol, su ve elektrik faturası olarak geri dönmüştür. Bu yönlü söylemler, geçmişte AK Parti’ye oy vermiş inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin ya HDP’ye oy vermesine, ya da sandığa gitmemesine neden olmuştu. 

Zaman zaman, bölgenin önde gelen bazı kanaat önderleri ve STK temsilcileriyle yapmış olduğumuz görüşmelerde, bölge insanının geçmişte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti ile kurmuş olduğu “gönül köprüsünde” büyük bir tahribatın oluştuğunu gözlemliyoruz. Bölgenin önde gelen isimleri, bu tahribatın kırılma noktasının Sayın Erdoğan’ın Kobani’ye ilişkin sözleriyle başladığı, Çözüm Süreci ve Kürt Sorunu’na yönelik açıklamalarıyla devam ettiği,  Diyanet tartışmalarına ilişkin sözleriyle sonuçlandığı dile getiriyorlar. Bölgedeki baskın algının ve anlayışın, Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra bölgeye yönelik politika ve söylemlerinin değiştiği yönünde olduğuna da dikkat çekiyorlar.

Bölge kanaat önderleri ve STK temsilcilerin bir başka kaygısı;  lisans mezunu, 2014-2015 yıl KPSS P-3 türünden en az elli ve üzeri puan almış, yalnızca özel harekat biriminde çalıştırılmak üzere beş bin özel harekat polis memuru ile Doğu ve Güneydoğu’da bulunan 22 ilde beş bine yakın korucu kadrosunun istihdam edilecek olması. İstihdam edilecek korucu kadrolarının bölgedeki işsizliğin azaltılması noktasında kısmi bir rahatlatma getireceği ifade edilmekle beraber, devletin istihdam için ekonomik yatırımları arttırması gerektiği noktasında hemfikirler. Kendilerini kaygılandıran en önemli nokta ise istihdam edilecek yeni özel harekat ve korucu kadrolarıyla birlikte, devletin terörle mücadelede yeniden güvenlikçi politikalara dönmesi. Bunun sonucu olarak ülkeye ve bölgeye barışın uzun yıllar gelemeyecek olmasından endişe duyuyorlar.

Özetle: Seçim çalışmalarında kullanılacak dil ve üslubun, 7 Haziran seçimi öncesinde kullanılan dil ve üslup ile aynı olması durumunda, 2 Kasım sabahı, mevcut siyasi tabloda beklenilen değişiklikler olmayabilir.

Devletin geçmişte bölge ile kurmuş olduğu “gönül köprüsü”ndeki tahribatı giderecek yeni söylem ve politikalar geliştirmesi gerekiyor.

Terörle mücadelede hep tartışma konusu olmuş "koruculuğa" -revize edilmeden- yeni alımların olmasının, koruculuk sistemini ve korucuları bir kez daha tartışmanın odak noktasına oturtacaktır.

1 Kasım seçiminin sonucunu "kararsız" seçmenlerden ziyade, sandığa gitmek istemeyen veya gitmeyecek seçmen belirleyecektir.

Diğer partilerin aksine, 1 Kasım seçimi için milletvekili aday listelerinde yüzde kırka yakın bir değişikliğe giden AK Parti’nin aday listelerindeki tercihlerinin, sandık sonuçlarına  olumlu bir etkisi olabilecek midir?

7 Haziran secimi öncesinde yazmış olduğumuz bir yazıda AK Parti için: “AK Parti’nin, 7 Haziran’da ‘Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma’ riskiyle karşılaşabileceği endişesini taşıyanlardanım” öngörüsünde bulunmuştuk.

Söylem ve üslup değişmediği takdirde korkarım ki benzer bir akıbet ile bir kez daha karşılaşabiliriz.

Sonuçta, önümüzdeki yıllarda neyi hedeflerse hedeflesin, kendi iç sorunlarını çözememiş, iç barışı tesis edememiş bir Türkiye’nin tüm hedefleri söylemlerde kalır.

Niyet hayır, akıbet hayır...

13 Temmuz 2015 Pazartesi

HDP’nin Yükselişinde Gezi’nin Etkisi!...

27 Mayıs 2013 tarihinde başlayan Taksim-Gezi olayları Türkiye için bir milattı. O gün Gezi’de başlayan Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı 7 Haziran seçiminde (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim meydanlarına inmesiyle ki bence yanlış bir tercihti) doruk noktaya ulaştı.

Devlet, Gezi olaylarını maalesef doğru okuyamadı. Evet, Taksim-Gezi olaylarının bir provokasyon olduğu tartışma götürmez bir hakikattir. Yapılmak istenen şey Taksim’i yayalaştırma çalışmalarıydı ama birinci derecede sorumlu ve yetkili olanlar, yapmak istediklerini halka doğru olarak anlatamamış, bunu fırsat olarak gören “Erdoğan ve AK Parti karşıtları” (uluslararası derin güçler, iktidardan rahatsız olan sağcı, solcu, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, vb. marjinal gruplar) Taksim Meydanı’nda bir araya gelmişlerdi.

Türk bayrakları yerine Atatürk resimleri, Öcalan posterleri, PKK bayrakları, yasadışı terör örgüt flamaları ile “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarıyla protestolara katılan ve kimi çevrelerce “Gezi ruhu” olarak adlandırılan kitlenin büyük çoğunluğunun 7 Haziran’da HDP’ye oy verdiğini düşünüyorum. Tek ortak noktaları “Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı” olan,  HDP’li yetkililerin “emanet oylar” diye nitelendirdiği  “Gezi ruhu” ile HDP arasındaki doku uyuşmazlığı çok yakında gün yüzüne çıkacaktır.

O dönem, Öcalan’ın, “Direnişi anlamlı buluyorum ve selamlıyorum... Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı” mesajıyla Gezicilere mesafeli yaklaşan Selahattin Demirtaş, 6-7-8 Ekim Kobani’yi protesto eylemlerindeki sorumluluğuyla “Gezi güruhu”nun takdirini kazanmıştı.

HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 7 Haziran seçimi öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ithafen“Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı ve diğer Eşgenel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın, Türkiye’nin Batı illerindeki mitinglerinde “7 Haziran seçimi, Gezi’de yarım bıraktığımız işi tamamlama olacak” sözü, Gezi eylemlerine katılan çevrelerin oluşturduğu BHH’yi (Birleşik Haziran Hareketi) cesaretlendirmiş, bu cenahın oylarını HDP’ye vermesiyle sonuçlanmış ve HDP’nin Meclis’e girmesinde önemli rol oynamıştır.

Gezi güruhunun Erdoğan ve AK Parti karşıtlığını anlaşılabilir bulsam da HDP’ye oy vermiş dindar Kürt kesimin AK Parti karşıtlığına bir anlam veremiyorum. Cumhuriyet Türkiyesi’nin Kürtler açısından en şeffaf iktidarı olan ve birçok demokratik kazanımlarını bu iktidar dönemlerinde elde eden dindar Kürtlerin AK Parti’ye kırmızı kart göstermesini tarih not edecektir.

7 Haziran seçiminde bölgedeki dindar Kürtlerin büyük bir çoğunluğu “Çatışmalar başlamasın, bölgedeki huzur ortamı devem etsin” düşüncesiyle HDP’ye oy verdiler. KCK’nın “ataşkesi sonlandırdık” açıklaması, öncelikle bu seçimde HDP’ye oy vermiş dindar Kürtler üzerinde hayal kırıklığı yaşatacaktır.

Gezi ve sonrasında meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, 7 Haziran seçimleri ise toplumsal ayrışmayı daha da derinleştirmiştir.

Bu ayrışmanın sonucu, kurulması düşünülen AK Parti-CHP, AK Parti-MHP koalisyon hükümet formüllerinde gizlidir. AK Parti, CHP ve MHP’nin; HDP’li bir koalisyon seçeneğini telaffuz etmemeleri ve HDP’li bir koalisyonun içerisinde olmayacaklarını açıklamaları, toplumdaki ayrışmanın ve kutuplaşmanın derinliğini göstermektedir. Türkiyelileşme iddiasındaki HDP’li siyasetçiler, toplumun büyük bir kesiminin neden HDP’li bir koalisyon seçeneğine hazır olmadığını anlayışla karşılamalı, toplumun çekincelerini ortadan kaldıracak yeni bir siyasi dil oluşturmalıdırlar.

Elbette silahlı bir PKK ile arasına mesafe koy(a)mamış, toplumun büyük kesiminin çekincelerini ve korkularını giderememiş bir HDP, Meclis’teki diğer partilerin koalisyon seçenekleri arasında yer almayacaktır.

Taksim-Gezi olaylarında Kürtleri sokağa indiremeyen toplum mühendisleri, 7 Haziran seçiminde “Gezi ruhu” olarak adlandırılan kesim ile “Erdoğan ve AK Parti karşıtı” inançlı Kürtleri HDP’de buluşturmayı başarmışlardır.

Salt Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı nedeniyle geçici körlük yaşayan, hergün HDP ve Kandil’e güzellemeler dizen Kemalist, ulusalcı, liberal, paralelci yazar ve çizerlerin; KCK’nın “Ateşkesi sonlandırdık” açıklamasından sonra da devam eden baraj inşaatlarını durdurmadığı ve çatışmasızlık ortamının sona ermesine neden olduğu gerekçesiyle devleti suçlamaya devam edeceklerini düşünüyorum.

 Her fırsatta devleti suçlayan kesimler!

Kaçak elektrik kullanan, elektrik borcunu ödemeyen, elektriği kesilince yolu işgal eden, “barajlar hedefimizdir, ateşkes sona ermiştir" diyen KCK'ya da söyleyecek bir sözünüz olsun. 

8 Haziran 2015 Pazartesi

Millet ile Yüzleşme...

Türkiye beki de Cumhuriyet tarihinin en gergin seçim dönemlerinden birini atlattı. Nihayet beklenen gün geldi, Türkiye sandık başına gitti ve tercihini yaptı.  Yüzde 85 oranında bir katılım ile milli irade bir kez daha sandığa yansıdı.

Seçim sonuçları, seçime katılan partilerin tek tek analizini gerektirse de sonuçları genel anlamda bir değerlendirmeye tabi tutacak olursak:

-13 yıl sonra Türkiye bir kez daha koalisyon hükümetlerine mecbur olmuştur.

-Seçim, AK Parti oylarında ciddi bir düşüşün yaşanması ile sonuçlanmıştır. 

-AK Parti, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde büyük oranda oy kaybına uğramıştır.

-Yüzde sekizlik bir oy kaybı oranına rağmen, AK Parti seçimlerden birinci parti olarak çıkmıştır.

-“Başkanlık Sistemi” ısrarı Türkiye seçmeninde karşılık bulmamıştır.

-Sayın Cumhurbaşkanı’nın Kobani, Kürt Sorunu ve Çözüm Süreci ile ilgili çıkışları sonrası bölge seçmeninde oluşan kafa karışıklığı, HDP’yi daha da güçlendirmiştir.

-Din, Diyanet ve Kürtçe Kur’an polemiği ve tartışmaları dindar Kürtler üzerinde etkili olamamış, dindar Kürt seçmen için “etnik kimlik” ön plana çıkmıştır. 

-Öcalan’ın “Türkiye Partisi “projesi HDP’de hayat bulmuştur.

-HDP’nin beklentilerin üzerinde oy alıp, 80 milletvekili çıkartarak meclise girmesi, Öcalan’ın elini güçlendirmiş, elinde silah bulunduran Kandil’i zayıflatmıştır.

-Yeni ve sivil bir anayasanın hazırlanması kaçınılmaz olmuştur.

-Bazı medya kuruluşları ile araştırma şirketleri taraflı ve yanlı yayınlar-sonuçlar vererek seçmeni ve AK Parti’yi manipüle etmişlerdir.

-AK Partili siyasetçilerin, her fırsatta HDP ve Eşbaşkanlarına yönelik tahkir edici ifadeleri, geçmişte AK Parti’ye oy vermiş Kürt oylarının HDP’ye gitmesiyle sonuçlanmıştır.

-Geçmiş dönemlerde büyük proje ve vaatlerle seçim kazanan AK Parti’nin, yapmış olduğu hizmetlerle seçim kazanma stratejisi sonuç vermemiştir.

 -AK Parti listelerinde yolsuzluk ve rüşvetten şaibeli bazı isimlere yer verilmiş olması sandığa olumsuz bir şekilde yansımıştır.

-AK Parti’deki düşüşün nedenini -kendi varlıklarını koruma adına- Başbakan’a mal etmeye çalışacak kesimler ortaya çıkacaktır.

-AK Parti yönetimi bu sonuçlardan sonra ciddi bir özeleştiri yapmalı,  bu düşüşün sebebini/sebeplerini sorgulamalıdır.

-Seçim sonuçları, daha şimdiden Türkiye’de bir erken seçim heyecanının yaşanabileceğini göstermektedir.

-AK Parti’ye yüzde elli oranında oy veren de bu milletti, yüzde kırk bir oranında oy veren de bu millettir.

-Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla Anavatan Partisi’nde yaşanan gerileme süreci, Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle AK Parti’de bir kez daha tezahür etmiştir.

-Aylar önce görüp uyarmaya çalıştığımız sonuçları,  AK Parti, Başbakan ve Cumhurbaşkanı danışmanları görmediler mi, göremediler mi?

-Seçim sonuçları, -yüzde yüz olmasa da- seçime yönelik öngörü ve tahminlerimizde bizi haklı çıkarmıştır.

Sonuç olarak; bazı partilerin kazanması, bazı partilerin kaybetmesiyle sonuçlansa da seçim sonuçları; Türkiye’nin gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Seçim sonuçlarının tercihine saygı, millete saygıdır.

4 Haziran 2015 Perşembe

Seçime Gölge Düşmesin!...

Son dönemlerdeki siyaset dilinin, Türkiye’nin sosyal ve toplumsal dokusunda hissedilir derecede kutuplaşmalara ve kamplaşmalara sebebiyet verdiğini defaatle dile getirdik. 30 Mart’taki yerel seçimlerde net olarak görülen bu kamplaşma, genel seçim çalışmalarında daha da derinleşmiştir.

Siyasi partiler seçimin son düzlüğe girdikleri bugünlerde,  kimi siyasi parti yandaşlarının şiddetine tanık oluyoruz.  Çoğu sözlü sataşma şeklinde olan ve geçiştirilen bu tartışmalar, kimi yerlerde sopalı ve silahlı kavgalara dönüştü.  Seçimden ziyade savaş meydanlarını andıran olaylarda maalesef yine masum insanlar yaşamını kaybetti.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Şırnak’ın İdil ilçesi Kuzluca köyüne, seçim çalışması için giden HDP’li grup, köyde milletvekili adayları posterleri ile parti bayraklarını asmak istemesi üzerine, Hüda-Par üyesi köy sakinleriyle aralarında yaşanan tartışma sonucunda, HDP’li grup içerisindeki bir kişinin silahla karşılık vermesi sonrası yaralanan Muhammet Şerif Şimşek ile Abdulcelil Talayhan kaldırıldıkları Nusaybin Devlet Hastenesi’nde hayatlarını kaybettiler. Saldırıları lanetliyor, silah gölgesinde siyaset yapmaya çalışmanın acizlik ve basiretsizlik olduğunu belirtmek istiyorum.

Hatırlanacağı üzere, IŞİD’in Kobani’ye saldırması sonucu 6 Ekim 2014 tarihinde KCK’nın yapmış olduğu  “serhildan/isyan” çağrısına, HDP’li yöneticilerin de destek veren açıklamaları sonrası başlayan olaylarda dükkânlar yağmalanmış, kamu binaları yakılmış ve yıkılmış; onlarca masum sivil vatandaş hayatını kaybetmişti. Arkadaşlarıyla birlikte kurban eti dağıtırken vahşi bir şekilde öldürülen 16 yaşındaki Yasin Börü’nün fotoğrafları hafızalardaki tazeliğini hâlâ korumaktadır.  

Bölgede uzun yıllardan beri aralarında husumet olduğu bilinen Hüda-Par ve HDP tabanları arasında yaşanacak yeni bir çatışma, bölge için acı, kan ve gözyaşından başka bir şey olmayacaktır. Bu sebeple, başta HDP olmak üzere kendileri için demokrasi talep edenler, samimiyetlerini seçim çalışmalarını sürdüren diğer partilere tahammül ederek göstermelidirler. Bölgede kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan ve elinde silahı bir tehdit unsuru olarak bulunduran PKK, bölge için olduğu kadar, Türkiye’nin iç barışı ve huzuru için de en büyük tehdittir.

Bu saldırı ve cinayetler,  Türkiye partisi olma iddiasındaki HDP’nin hazımsızlığının göstergesi olmakla birlikte, seçime bağımsız adaylarla giren ve bölgede milletvekili çıkarması muhtemel Hüda-Par'ı engelleme amaçlıdır.  KCK-PKK gölgesinde siyaset yapan bazı HDP mensuplarının, bölge insanını ötekileştiren ve tehdit eden ve söylemlerinden bir an önce vazgeçmeleri gerekmektedir.

Bir başka saldırı olayı ise Samsun’da yaşandı. Cumhuriyet Meydanı’nda HDP’nin düzenlenmek istediği miting alanına girmek isteyen  “Burası Samsun, buradan çıkış yok” diye slogan atan gruba izin vermeyen ve zamanında müdahalede bulunan güvenlik güçleri, bir facianın yaşanmasına da engel olmuştur. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yasalarına göre meşru olan bir partinin mitingini hedef alan bir saldırı, devlete yapılmış bir saldırıdır. Devletçe meşru olan bir siyasi partiyi gayrı meşru olarak görmek, devletin meşruiyetine gölge düşürmek değil midir?

HDP, kendilerine yönelik saldırılar karşısında takındığı tavrı, HDP’lilerce Doğu ve Güneydoğu’da kendilerinden farklı düşünen insanlara (ister Kürt, ister Türk…) yönelik yapılan saldırılara da göstermelidir.

Hangi siyasi partiye yapılmış olursa olsun, bu ve benzeri tüm saldırıları şiddetle kınıyorum. Beğenir veya beğenmezsiniz, meşru olarak seçimlere giren tüm partilere saygılı olmak zorundayız. Sorumluluk sahibi olmaları gereken siyasi parti temsilcilerinin ölçüsüz söylemleri,  seçim meydanlarının bu hale gelmesine neden olmuştur. Her vatandaşın bir oyu vardır ve vatandaşın istediği partiye oy verebilmesi, demokrasinin gereğidir.

7 Haziran Milletvekili Genel Seçimi’nin ayrışma ve kutuplaşma değil, ülkemize birlik ve huzur getirmesini, milletimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Huzurla kalın efendim… 

29 Nisan 2015 Çarşamba

Askıdaki Çözüm Süreci!

Genel seçimlere yaklaştığımız bu günlerde, realitelerden çok, siyasi parti temsilcilerince kullanılan popülist dil ve afaki söylemler, gündemin birinci sırasını meşgul etmiş durumda.

Türkiye dışında ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, “Kürt Sorunu”nun çözümüne uluslararası bir boyut kazandırırken,  aynı zamanda bölgenin huzuru için kendi problemlerini çözmüş güçlü bir Türkiye’nin varlığını da zorunlu kılmaktadır.

11 Nisan’da Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan provokasyondan sonra, bu ülkeye barışı getireceği ümit edilen  “çözüm süreci” -adına ne denirse densin- paketlenerek bir sepete konuldu ve seçim sonrasında yeniden görüşülmek üzere âdeta askıya alındı. Oysa Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetlidir.

Peki, sürecin askıya alınmasından “en çok” kim ya da kimler mutlu olmuşlardır?

-En başından beri “Kürt Sorunu”nun çözümüne karşı olan kesimler. Çünkü bu kesimler, sürekli Türkiye’de kaos ve istikrarsızlık peşinde olan odaklardır. Onlar bu ülkenin kendi bölgesinde güçlü olmasını istemezler. Türkiye’nin yarı ölü, yarı diri kalması, bu kesimlerin uluslararası çıkarlarına daha uygun düşmektedir.

-Uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde olan Kandil’deki derin PKK ve yurt içindeki uzantıları. Silahlı mücadeleyi esas almış, SAVAMA (İran)’ın etki alanındaki Murat Karayılan, CIA (ABD) ve MI6 (İngiltere)’nın kontrolündeki Cemil Bayık ile MOSSAD (İsrail) markajı altındaki Duran Kalkan ile Kandil’in “bizim kontrolümüz dışında hareket ediyorlar” dediği YDGH mensupları.
   
-Sorunun çözümsüzlüğünden ve silahların varlığından nemalanan yurt içi ve yurt dışındaki kesimler. Bu kesimler, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK’nın varlığından faydalanarak,  silah ve uyuşturucu ticareti ile insan kaçakçılığı üzerinden elde ettikleri maddi ve manevi kazançlarından vazgeçmek istememektedirler.

-7 Haziran genel seçiminde “oy kaybına uğrarız” korkusu ile seçimde bekledikleri sonucu alamama endişesi yaşayan AK Parti’li siyasetçiler. “AK Parti ile PKK anlaştı” propagandasının, geçmişte AK Parti’ye oy vermiş kimi Kürt oylarının HDP’ye, yine geçmişte AK Parti’ye oy vermiş milliyetçi oyların ise MHP’ye kayacağı endişesiyle hareket eden siyasetçiler.

-“Kürt Sorunu”nun çözümü ve “Çözüm Süreci” ile ilgili kayda değer önerileri ve politikaları olmayan CHP ve MHP

-Yüzde onluk seçim barajını geçme hesaplarını salt AK Parti karşıtlığına endeksleyen HDP yönetimi ve zaman zaman sorumsuz beyanatlarıyla siyasi ortamın gerginleşmesine neden olan Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş.

AK Parti iktidarı, kendisinin başlatmış olduğu “Kürt Sorunu”nu çözme gayretini nihayete erdirmez/erdiremezse, özellikle bölgede illerinde yaşanacak bir hayal kırıklığının da müsebbibi olacaktır. Öteden beri “AK Parti Kürtleri oyalıyor” tezi bir nevi doğrulanmış ve karşılık bulmuş olacaktır. Bu bahane üzerinden yaşanılacak muhtemel olaylar, sadece olayları başlatanlar ile sınırla kalmayacak, bu süreci selametle sonuçlandıramayan AK Parti’yi de olumsuz yönde etkileyecektir.

Süreç askıya alınmış olsa da herkesi aşan bir anlayışla, bölge insanı tarafından sahiplenilmiştir. Bölge insanı silah ve çatışmadan uzak huzurlu bir ortam istiyor. Bölge halkı, sokaklarda coşkuyla koşuşturan çocukların varlığının devamını istiyor.

AK Parti iktidarının, “paralel yapılanma” ile olan kavgası, esas itibarıyla “Kürt Sorunu”nun çözümü konusundaki yol ve yöntem farklılığından kaynaklanmamış mıydı?

Devlet, kendi otoritesine alternatif oluşturabilecek her türlü “paralel-dik” yapıya/yapılanmaya müsaade etmemelidir. Otorite varsa, devlet vardır. Devlet otoritesinin olmadığı durumlarda, farklı yapıdaki yapılanmalar, vatandaş üzerinde otorite kuracaklardır.

Bölgede paralel illegal bir KCK’nın hâlâ halktan “vergi” adı altında haraç aldığı ve “mahkemeler” kurdurarak insanları yargıladığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Selametle kalın efendim…

22 Nisan 2015 Çarşamba

HDP Seçim Bildirgesi!

AK Parti ve CHP’nin ardından, HDP seçim bildirgesi de İstanbul Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde Eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tarafından açıklandı.

HDP’nin kuruluşunda, sivil Kürt siyasetinin seküler modernleşme konusunda “Kemalist paradigmayı” esas alacağı,  söylemlerinin özünde de bu düşünce yapısının benimseneceğinin işaretleri vardı. Dün açıklanan seçim bildirgesinin temelinde bu düşünce yapısı etkili olmuştur.

Açıklanan bildirgede özetle şu başlıklar öne çıkmıştır.

-Eşit yurttaşlık temelinde hak ve hürriyetleri güvence altına alacak, başkanlık sistemini asla kabul etmeyecek sivil bir Anayasanın oluşturulması,

-YÖK’ün kaldırılarak, yerine bir koordinasyon kurumunun kurulacağı,

-Eğitim sistemin anadil temelinde çok dilli hale getirilip 4+4+4 sisteminin kaldırılarak, sabahçı ve öğlenci sisteme son verileceği,

-Vicdani red hakkının Anayasal güvence altına alınarak, askerliğin isteğe bağlı kılınması,

-LGBT’lilere eşit bir yurttaşlık için, gerekli yasal adımların atılması,

-İl valilerinin seçimle atanması,

-Seçim barajının kaldırılarak, partilerin aldıkları oy oranında temsil edilmelerinin sağlanması,

-Anadilde ücretsiz ve tarafsız yargı hizmetiyle savcı ve avukat konumlarının eşitlenmesi,

-Koruculuk sistemimin kaldırılarak, korucuların başka alanlarda istihdam edilmesi,

-Basın özgürlüğünün sağlanması,

-Kürt sorununun bütün boyutlarıyla çözümünü ve demokratik bir Türkiye’nin inşasının sağlanması, her türlü koşulda silahsız çözüm ve demokratik siyasetin hedef alınması,

-Zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılarak din derslerinin isteğe bağlı kılınması,

-Devletin dini alana müdahalesinin en aza indirgenmesi için Diyanet’in kaldırılması,

-Tarihte halklara yapılan soykırım ve katliamlar karşısında halklardan devlet adına özür dilenmesi,

-Ermenistan’a uygulanan ambargonun kaldırılması, Türkiye-Ermenistan sınırının tek taraflı olarak açılması,

-Nükleer enerji yatırımlarının durdurulması, devam eden baraj projelerinin iptal edilmesi,

-Yeni AVM yapımına izin verilmemesi,

-Genel grev gibi hak arama süreçlerinin garanti altına alınması, hafta içi çalışma sürelerinin 35 saate düşürülmesi,

-Engelleri Kaldırma Bakanlığı’nın kurulması.

HDP bildirgesindeki birçok benzer maddeyi, diğer siyasi partilerin seçim bildirgelerinde görmek mümkün olsa da HDP, tüm Türkiye yerine; sol, sosyalist kesimler ile ulusalcı Kürtlere yönelik ve aynı zamanda Gezi ruhuna uygun; “demokratik özerkliği” hedefleyen bir bildirge açıklamıştır.

Bildirgede açıklanan kimi maddeler, “Tarihte halklara yapılan soykırım ve katliamlar karşısında halklardan devlet adına özür dilenmesi” HDP’nin Türkiye partisi olacağını vaat eden iddiasına ters düşmüştür.

Yine, “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın kaldırılmasını fikri, jakoben-seküler bir düşüncedir.  

Daha önce kendilerine oy vermemiş inançlı, Türkiye vatandaşı hiç bir Kürdün bu bildirgeye evet diyebileceğini sanmıyorum.

Sonuç olarak, ülkemizde bir proje olarak başlatılan ve esasta toplumu topyekûn dönüştürme ve evrimleştirmeyi amaçlayan “laisizm ve sekülerizmin” bir benzeri HDP eliyle, Kürtler üzerinde uygulanmaya çalışılmaktadır. 

14 Nisan 2015 Salı

Barışa Sıkılan Kurşun!

2012 yılının son aylarında “Çözüm Süreci” başlatıldığında, çözümün zor ve zahmetli bir süreç olduğuna vurgu yapmıştık. Çözüm istemeyen derin odakların kritik zamanlarda ve kritik yerlerde süreci sabote edebilecek provokasyonlara başvuracaklarına dikkat çekmiştik. İki buçuk yıllık süre içerisinde, süreci sonlandırabilecek ciddi badireler ile karşılaşılmış olsa da “kan emiciler”in hevesleri kursaklarında kaldı.

Hatta geçtiğimiz hafta içerisinde önce KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık Alman WDR ve NDR televizyonlarına yapmış olduğu açıklamada: “PKK adına Alman halkından özür dilerim. Bir daha böyle şeyler yaşanmayacak… Artık savaşa yeter diyoruz. Ne biz ne de Türk Devleti savaş sayesinde amacına ulaşabildi.”dedi. Sonra HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise “Hiçbir siyasi parti düşmanımız değildir, tamamı bizim siyasi rakibimizdir. Hiçbir partinin adayı, bizim dışımızdaki partilerin hiçbirinin adayı, bizim düşmanımız değildir. Tamamıyla insanî, dostani ilişkilerle bu seçim kampanyasını yürüteceğiz.” diyerek, seçim dönemine ilişkin sert bir üslup kullanmayacaklarının sinyallerini verdi.

Hassas, hassas olduğu kadar hayatî öneme haiz bir seçim atmosferine girdiğimiz bugünlerde Ağrı Diyadin’den gelen ve alenen büyük bir provokasyon olduğu belli olan çatışma haberleriyle birlikte ülke insanı,  “Ne oluyor, her şey bitiyor mu?” sorularıyla karşı karşıya kaldı. Ağrı’daki provokasyon, 7 Haziran seçimleri düşünüldüğünde, öncekilerden çok daha ciddidir, ciddiye alınmalıdır.

Öcalan’ın son Nevruz da okunan mesajında, -PKK içerisinde, azımsanamayacak derecede bir direnç ile karşılansa da- PKK’ya silahlı faaliyetleri bırakmak için kongre yapma çağrısından sonra genel beklenti, -ciddi bir provokasyonla karşılaşılmadığı takdirde- PKK’nın 7 Haziran seçimleri öncesi bu kongreyi toplayacağı yönündeydi.

Seçimlere yaklaştığımız bugünlerde  “bölge genelinde seçmen üzerinde etkili olmak için PKK silaha başvurdu”  tezi en çok da HPD’yi zor duruma düşürecektir. Silahın varlığı, daha önce HDP’ye oy vermemiş ama bu seçimlerde HDP’ye oy verebilecek kesimlerin bu kararından vazgeçmeleriyle sonuçlanır. KCK’nın muhtemel kongre kararı, Öcalan’ın daha önceki çağrısına rağmen sınır dışına çıkmayan silahlı unsurların,  ülke dışına çıkmasını zorunlu kılıyor.

Kamuoyu araştırma şirketlerinin seçim sonuçlarına ilişkin yapmış oldukları anketlerde,  az da olsa AK Parti’nin oy kaybı yaşandığı, HDP’nin, seçim barajını geçebilecek orana ulaşamayacağı ancak oy oranında ciddi bir artış olacağı yönündeydi.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın Ağrı’daki çatışmaya ilişkin yayınladığı "Yukarıtütek köyü bölgesinde Bölücü Terör Örgütü mensubu teröristlerle çıkan çatışmada yaralanan dört personelimizin, havadan tahliyesi esnasında bölgeye gelen vatandaşlarımızın, yaralı personelimize yardımı takdire şayan bulunmuş, vatandaşlarımızın Türk Askerine olan bağlılığının ve sevgisinin ne denli büyük olduğunu göstermiş, milletimizin birlik ve beraberliğinin güzel bir örneğini teşkil etmiştir"  bu mesajının bir başka anlamı da; bölge insanının insani hassasiyetlerinin yüksekliğini, bölgede insanının artık savaş istemediği, bir an önce barış ve huzuru arzuladıklarının resmi niteliğindedir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Türkiye’nin yoğun gündeminde dikkat çekmeyen “Ben makamın peşinden koşmadım, makam neredeyse beni kovaladı. O da milletin takdiri, Allah’ın takdiri. Başarısız olduğumu hissettiğimde başarılı olabileceğini düşündüğün bir arkadaşa bu emaneti devretmek benim için kutsi görev olur.” açıklaması, aday belirleme döneminde Başbakan üzerindeki baskının dışa yansıması olarak yorumlanabilir.

Bu genel değerlendirme ve analizden sonra şu sonuçlara varılabilir:

-“Çözüm Süreci”, siyasi çekişmelere kurban edilemeyecek kadar değerlidir.

-Ağrı provokasyonu, hem devlet; hem PKK içerisindeki derin yapılanmaların istedikleri anda harekete geçebileceğini göstermiştir.

-Hissiyata mahal vermeden, ülke barışını bozmak isteyenler -ucu kimlere dokunursa dokunsun- bir an önce tespit edilmeli, sorumlular hakkında gerekli işlemler yapılmalıdır.

-HDP’nin il başkanı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK mensuplarını, hangi mantıkla ve ne adına böyle bir şenliğe davet etmiştir?

-Bu ve benzeri provokasyonlarının önünün alınması için, PKK’nın bir an evvel silah bırakma kongresini toplaması elzemdir.

-Süreç uzadığı/uzatıldığı müddetçe, süreç bölgesel faktörlerin (ABD, AB, Rusya, İran…) de sabote girişimlerine hedef olabilecektir.

-Çatışmaların tekrarı durumunda, sadece belli bir kesim değil, tüm Türkiye kaybedecektir…