Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2023 Çarşamba

Ankara!..


Ey uykusuzluğuna uyandığım
kül renkli Ankara!..
Mahmur mahmur bakıp da
Küle dönmüş yüreğimi yakma!
Vurma prangaya düş'lerimi.
Vurma ki?..
Kalemimde  filizlensin,
Çocukluğumun bodur kalmış 
O masum hayalleri!.
Başın hep mi dumanlı senin,
Bahtı kara Ankara!?
Bakışların sert ve soğuk,
Suretin renk renk,  
Sîretin rengârenk...
Karanlığında yüzünü gizlemiş aydınlık.
Zirveye uzanan yolların gri, tozlu ve taşlık.
Sokaklarında duvarlara yaslanmış, 
Âlemi gözleyen yaşlı ağaçlar!..
Bereketli topraklarında acı ve keder.
Sessizliğinde yankılanıyor,
Yine envaî hikâyeler!..

Memdoğlu…

19 Mart 2016 Cumartesi

Nevruz'un Kendisi Barıştır. Ama!...

Terör, Türkiye’nin kalbi Ankara'da kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. 37 ölü, 125 yaralı, bir ay içerisinde ikinci saldırı ve acı üstüne acı yaşayan Türkiye. Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.  Uluslararası şer güçler, Türkiye'deki maşaları üzerinden Türkiye'ye"Dünya beşten büyük değildir"mesajı vermeye çalışıyorlar. Rabbim, fitne ve fesat odaklarına fırsat vermesin inşallah.

Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Kandil’deki KCK baronları, 21 Mart’ı kendilerine göre “Özgür Önderlik, Özerk Kürdistan ve Demokratik Türkiye” diye tarif ettikleri formülle adlandırıyorlar. 21 Mart’ta yeni bir aşamaya geçeceklerini ve bundan sonra yeni bir sürecin gelişip başlamasının ancak Türkiye’nin KCK’nın özerkliğini müzakere etmesiyle mümkün olabileceğini dile getiriyorlar.

Kandil’in açıklamasını talimat olarak gören HDP ise “Direnerek kazanacağız” -Bir yandan zavallı Kürtleri direniş adı altında ölüme gönderirlerken, diğer yandan kendileri sıcak evlerinde ve katlarında keyif çatmaya devam ediyorlar- sloganıyla 82 merkezde kutlama yapmayı planladıklarını, yine tüm dikkatlerin çevrildiği Diyarbakır’daki etkinliğin, 21 Mart’ta düzenleneceğini açıkladı.

Gündemdeki bir başka beklenti de bu yılki Nevruz’da Öcalan’ın mesajının okunup okunmayacağı yönünde. Öcalan’ın, geçmiş yıllarda okunan mesajlarını boşa çıkaran Kandil karşısında, yeni bir mesaj göndereceğini sanmıyorum. Devletin de böyle bir talebinin olacağını ya da buna izin vereceğini zannetmiyorum.

 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında Öcalan: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik… Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor” mesajı vermiş ancak PKK silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmayarak, “Çözüm Süreci”ndeacaba dedirten kafa karışıklığına neden olmuştu.

Öcalan, 2014 Nevruz mesajında, “Diyalog süreçleri önemli olmakla birlikte bir bağlayıcılık içermezler. Bundan dolayı da kalıcı bir barış için yeterli güvence oluşturamazlar. Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” demiş,  devlet de çıkardığı bir kanunla, “Çözüm Süreci”ni yasal güvence altına almıştı. Bu yasal güvenceye rağmen, Kandil’in “bizden bağımsız hareket ediyorlar” diye adlandırdığı, PKK’nın gençlik yapılanması olan YDG-H’nin (YPS) şehir merkezlerindeki eylem ve faaliyetleri artarak devam etmişti.

2015 Nevruz’unda ise Öcalan: “Tarihi Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” demiş ancak Öcalan’ın 21 Mart’taki mesajı okunmadan önce, yani 09 Mart 2015 tarihinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; "Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz” açıklamasıyla, “Çözüm Süreci”nin sona ermesine neden olan fitili ateşlemişti.

Bugünkü şartlara bakıldığında: Evet, Öcalan devletin gözetiminde ama tam anlamıyla kontrolünde değil. Kandil, “Öcalan”  kozuna sarılıyor ama Öcalan’ın kontrolünde değil. HDP, “Kürtlerin özgürlüğü” palavrasını sloganlaştırıyor ama Kürtlerin kontrolünde değil. İşte problemin ana kaynağı da bu üç konu.

Yıllarca “Kürt mağduriyeti” üzerinden yaydığı propaganda ve “Olağanüstü Hal”in benzeri yanlış uygulamalar ve güvenlikçi politikaların da etkisi ile her 21 Mart, Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi.  Ne zamana kadar? 1990’lı yılların “kanlı” Nevruz kutlamalarına kadar.
1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.Üç güvenlik görevlisinin şehit olduğu 1992 Nevruz'unda Şırnak, Cizre, Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. 1993 Nevruz'undaki sağduyu çağrıları, herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili oldu. 1994 ve 1995 Nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin olmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda kitle ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler ve çatışmalar yaşanmış olsa da ölümler yaşanmamıştır. Nevruz,Türkiye’de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Şehir merkezlerindeki hendek operasyonlarında halkı sokaklara indirmeyi başaramayarak beklediği sonuçları (kısa vadede) elde edemeyen, (çatışmaların uzaması, buna kırsal bölgelerdeki çatışmaların da eklenmesi ve sivil kayıpların artması durumunda, bölgedeki halk da devletten uzaklaşmanın yaşanacağı, batı bölgelerindeki Türk-Kürt ayrışmasını ise derinleştireceği endişesini taşıyorum ve bu endişem zayıf gibi görünse de ihtimal dahilindedir) PKK, sivil halkı güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmek için Nevruz kutlamalarının kendileri için son fırsat olduğunu bildiklerinden, ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanacaklardır.  

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

18 Şubat 2016 Perşembe

Ankara Saldırısı!

Terör, dün akşam Türkiye’nin kalbinde kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. Mesaisini tamamlayarak servis araçlarına binen, sivil, masum anne ve babalar hedef alındı. Onlar şehadet mertebesine ulaşırken, arkalarında onlarca yetim ve öksüz boynu bükük çocuk kaldı.  Bu vesileyle Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.

Güzel ülkemin, güzel insanları!

Terörle mücadele yöntemleri içerisinde, teröre karşı en büyük kalkan ve en etkili mücadele yöntemi iç barıştır, iç huzurdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak, iç huzurumuzu bozmaya yönelik her türlü fitneye mahal vermememiz gerekiyor. Sokaklarımıza hendek kazarak bizi birbirimizden koparmak isteyen uluslararası üst akılların maşalarının, kalplerimize de hendek kazmalarına müsaade etmeyelim. Ülke olarak uluslararası derin odaklarca desteklenen yeni terör şebekelerinin saldırılarıyla karşı karşıyayız.  Artık yüz yüze kaldığımız tehlikenin büyüklüğünün farkına varalım.

Patlamanın Ankara'nın kalbinde -TBMM'ye beş dakikalık mesafede- ve trafiğin yoğun olduğu akşam saatlerinde, Genel Kurmay ve Kuvvet Komutanlıklarının bulunduğu İnönü Bulvarı’nda meydana gelmesi oldukça düşündürücüdür.

Ankara’daki saldırının şekline ve yöntemine bakıldığında, bu saldırının; “hadi, Ankara’ya saldıralım, bomba patlatarak insanları öldürelim” denilecek çapta küçük olmadığı, sadece bir terör örgütünün planından ziyade, uluslararası derin akıllar tarafından uzun bir müddet üzerinde çalışılmış, planlanmış, geniş kapsamlı bir eylem olduğu görülmektedir.  

Eylemin şekline ve zamanlamasına bakıldığında, saldırı öncesinde eylemi planlayan odakların, eylemi gerçekleştirdikleri bölgede günlerce keşif çalışması yaptıkları sonucu ortaya çıkıyor. Saldırının gerçekleştirildiği İnönü Bulvarı üzerinde onlarca mobese kamerası dışında, devlet kurumlarına ait çok sayıda güvenlik kameraları da bulunmaktadır. Buna rağmen, hedef alınan askeri servis araçlarının çıkış saatleri, çıkıştan sonraki trafik ışıkları, güzergâh üzerindeki cadde ve sokak çıkışları çok iyi bir şekilde hesaplanmıştır. Tüm bu bilgiler de günleri, hatta haftaları bulabilen keşif çalışmaları sayesinde ancak elde edilebilir.

Emniyet birimleri, 28 insanımızın öldüğü, 61 vatandaşımızın yaralandığı bu elim saldırıyı gerçekleştiren teröristin Suriye uyruklu Salih Necar olduğunu açıkladı. Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerle ülkemize giriş yaptığı anlaşılan teröristin, yalnız başına bu eylemi gerçekleştirmeyeceği herkesin malumudur. Emniyet birimleri tarafından, saldırının aydınlatılmasına yönelik gerekli çalışmaların yapıldığı muhakkaktır. Ancak bu teröristin:

-Hadi, İzmir’den araç kiraladığını kabul edelim. Peki, araca yerleştirilmek üzere bu miktarda patlayıcıyı kim/kimlerden ve nereden temin etti?

-Aracın Ankara’ya getirilmesinde hangi güzergâhı izledi?

-Ankara’da kim ya da kimler ile ilişkiye geçti?

Bu soruların cevaplarının bir an önce bulunması, benzer saldırı planlarını deşifre etmek ve saldırıları engellemek açısından oldukça önemlidir.

Bu saldırıyla:

-Türkiye’nin bölgesinde belirleyici güç olma politikalarının önü kesilmek istenmiştir.

-Türkiye’nin dikkat ve enerjisinin, bölgeden iç politikalara indirgenmesi hesaplanmıştır.  

-Hendek stratejisinden istediklerini elde edemeyen uluslararası üst akıllar, bu ve benzeri saldırılardan medet ummaktadırlar.

-Saldırı faili teröristin, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nin silahlı unsuru YPG ile ilişkisi olabileceği değerlendirildiğinde -ki YPG’nin uluslararası istihbarat teşkilatlarının etkisi altında olduğu da göz önünde bulundurulduğunda- eylemin planlayıcısı olarak Rusya ve gizli haber alma teşkilatı KGB’nin olabileceğini düşünenlerdenim.

Bu ve benzeri saldırıların olabileceği değerlendirilmiş olmasına rağmen, hâlâ birileri, devletin kalbini hedef alabiliyor ve bu kadar büyük çapta bir eylem gerçekleştirebiliyorsa, istihbarat birimleri de ciddi bir özeleştiri yapmalıdırlar.

Saldırının sebebiyet verdiği acı kadar, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin, (AK Parti, CHP ve MHP) teröre karşı imzaladıkları; "Birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik insanlık dışı terör saldırılarını şiddetle kınıyoruz. Terör ve şiddet hiçbir zaman hedefine ve amacına ulaşamacayacaktır" ifadelerinin yer aldığı ortak metne HDP’nin imza vermemesi çok daha acı vermiştir.

HDP, hâlâ bir Türkiye partisi midir?

13 Ocak 2016 Çarşamba

AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu!...

PKK’nın silahlı mücadeleyi şehir merkezlerine indirgeme projesi olan “hendek ve barikat” stratejisi sonrasında, kamu düzeninin tesis edilmesi adına, devlet tarafından yer yer ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması için Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Şırnak Cizre’de yaşayan beş vatandaş adına, avukatları tarafından AİHM’e bireysel başvuruda bulunuldu. AİHM, sokağa çıkma yasağının kaldırılması için ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları reddetti.

AİHM red kararında, “Bölgedeki aşikâr olan vahim durum dikkate alındığında, mahkeme; vücut bütünlükleri bakımından korumasız durumda olan başvuranların talep etmeleri halinde gerekli bakıma, yardıma erişebilmelerini sağlamak üzere tüm makul adımların hükümet tarafından atılacağına güvendiğini dile getirmektedir” sonucuna vardı.

AİHM’in ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları kabul etmesi durumunda, bu karar, Avrupa ülkeleri için de emsal teşkil edecekti.Redkararının verilmesinde, (Almanya’nın 21 Aralık 2014’te Hamburg’da meydana gelen olayları bastırmak için kısmi olağanüstü hâl ve sokağa çıkma kararı ile Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki eş zamanlı terör saldırıları sonrası ilan ettiği olağanüstü hâl uygulamasının üç ay uzatılması kararları da dikkate alındığında)Avrupa’nın terör tehdidi altında bulunmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karar Türkiye’yi değil, Avrupa’yı koruma amaçlıdır.

12 Ağustos 2015 tarihinde kaleme aldığımız, “ ‘Özerklik Hedefleyen PKK Eylemleri” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/ozerklik-hedefleyen-pkk-eylemleri.html) başlıklı yazımızda: “Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir”değerlendirmesinde bulunmuştuk. Gelinen aşamada, PKK’nın “özyönetim ve özerklik” hedefine ulaşmak adına, kara propaganda da dâhil; uluslararası hukuku devreye sokabilmek için, tüm imkânlarını kullanacaktır ve hâlihazırda, bölge halkının sokağa çıkışına en büyük engel Kandil’in “hendek ve barikat” stratejisidir.

Türkiye’nin, IŞİD’in İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda masum sivilleri hedef alan ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırının şokunu yaşadığı bir ortamda Kandil, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. O kadar ki KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dâhilinde yapılmıştır” iddiasını ortaya atacak kadar pervasızlaştırmıştır. Türkiye’yi itibarsızlaştırmak ve terörle ilişkilendirmek için gündemde tutulmaya çalışılan bu iddia,  Kandil’in planladığı bir projedir.   Hâlbuki Türkiye’ninIŞİD’le mücadelede İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması ve koalisyonun güçleri içerisinde bulunmasınamisilleme olarak IŞİD,  Türkiye’ye yönelik, (Musul Başkonsolosu ve çalışanlarının rehin alınması, Suruç, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’daki eylemler vb.)  çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir.

Hendek stratejisinde kitleleri savaşa ikna edemeyerek bir türlü istediği sonucu elde edemeyen Kandil, (ki KCK üst düzey yöneticilerinin halka yönelik bu yönlü serzenişleri basına yansımaktadır) Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi ile Mardin Nusaybin’deki direncini bahar aylarına kadar devam ettirmeyi planlamaktadır.

Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek çözüm sürecini sonlandıran Kandil; “devrimci halk savaşı stratejisi ve serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemişse de bunda başarılı olamamıştır. PKK’nın bu başarısızlığında en büyük pay, bu çağrılara itibar etmeyen bölge halkıdır. Devlet bunu iyi okumalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine “Öcalan” kozuna sarılmıştır.  “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor? Öcalan ile neden görüşülmüyor?” propagandası kendi tabanlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda görüyoruz. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddiaları boşa çıkartılmalıdır.

22 Ekim 2015 Perşembe

PKK’nın Eylem(sizlik) Kararı ve 1 Kasım!...

Ankara’nın kalbine bombalı saldırıların yapıldığı 10 Ekim 2015 günü KCK-Kandil, eylemsizlik kararı aldığını açıkladı(!) PKK, eylemsizlik kararına rağmen dün Hakkâri'ninYüksekova ilçesi Dağlıca bölgesinde üç askeri şehit etti, biri ağır; yedi askeri de yaraladı. Eylemsizlik kararı almasına rağmen, şehit haberlerinin geliyor olması, PKK’nın barış konusundaki samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha açığı çıkarmıştır.

Alınan eylemsizlik kararına rağmen, PKK’nın silahlı faaliyetlerine devam etmesinin izahatı nedir?

-Uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde bulunan Kandil’deki güç çatışması olanca hızıyla devam etmektedir.

-Geçmişte bu tür taktiksel manevralar yapan PKK, kış örgütlenmesi hazırlıklarını tamamlamaya çalışmaktadır.

-Türkiye kamuoyuna 1 Kasım seçimi öncesi şirin görünerek, çatışmaların tarafı olmadığı algısını oluşturmak istemektedir.

KCK’nın eylemsizlik ilanı, 1 Kasım seçimine yönelik stratejik bir manevradır. 7 Haziran seçimi öncesi ev ev dolaşarak (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde) bölge insanını HDP’ye oy vermesi için tehdit eden PKK, 1 Kasım seçiminde de aynı başarıyı elde etmek için bir kez daha eylemsizlik kararı almıştır.

Yurt dışındaolan birçok seçmenin, seçmen listelerinde yer aldığı, bölgeden gelen iddialar arasında. Bir başka iddia ise eylemsizlik kararından hemen sonra, PKK’nın halkı baskı ve tehdit ile HDP’ye oy vermeye zorladığı yönündedir. (7 Haziran’da çok sayıda mükerrer oyun kullanıldığı ve çok sayıda seçmenin PKK tehdidi nedeniyle açık oy kullandığı bilinmektedir.)

PKK’nın silahlı eylemlerine başlamasıyla birlikte huzur ve güven ortamını kaybeden ve ekonomik olarak tükenme noktasına gelen bölge, “Çözüm Süreci”nin devam ettiği günleri mumla aramaktadır. Bölgede büyük bir karamsarlık yaşanmaktadır. Korku, ümit ve beklentiler, kısaca her şey 1 Kasım’a endekslenmiş durumda. 1 Kasım’da bölgenin seçim tercihlerinde bir değişiklik olur mu? 7 Haziran seçimi öncesi gibi olmasa da 7 Haziran sonrası gibi olmayacağı kesin. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte:

1- PKK’nın yeniden silahlı eylemlere yönelmesi,

2- Hüda-Par’ın seçime girmeyeceğini açıklaması,

3- AK Parti’nin aday listelerinde büyük bir değişikliğe gitmesi,

4- 7 Haziran’da AK Parti’den uzaklaşan inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin 1 Kasım’da tercihini bir kez daha AK Parti’den yana kullanacak olması gibi sebepler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’nin gündemi ve beklentisi PKK’nın eylemsizlik kararı alması değil, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini açıklaması ve Türkiye içerisindeki silahlı unsurlarını sınır dışına çıkarmasıdır. PKK’nın bu yönde alacağı bir karar sonrası, önce askıya alınan, daha sonra buzdolabına konulan “Çözüm Süreci” yeniden gündeme gelebilir.

Beklenti ve temennimiz, 2 Kasım sabahı tek başına bir iktidar yönünde. Ama göstergeler 7 Haziran sonra bir tabloyu da göstermiyor değil. 1 Kasım seçiminde AK Parti’nin  yüzde 43.5-44.5, CHP’nin yüzde  27-28, MHP’nin yüzde 15-16, HDP’nin yüzde 11.5-12.5 oranlarında bir oy alabileceklerini öngörmekteyim.

1 Kasım seçiminin ülkemize istikrar, huzur ve güven getirmesini temenni ediyorum.

Barış ile kalın.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)   

Başka Bir Türkiye Yok!...

Gündemi iç siyasi çekişmeler, seçimlere endekslenmiş iktidarsız bir hükumet ile idare edilmeye çalışılan bir Türkiye ve kayıp koca bir yıl…

Defaatle dile getirmeye çalıştık, bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Terör her yerde terördür.

Türkiye’nin kalbi Ankara’da, Cumhuriyet tarihinin en acı ve en kanlı bilançosu ile yüz yüze kaldık. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB tarafından düzenlenmek istenen “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi”  öncesi gerçekleşen bombalı iki saldırıda 100'den fazla insanımız öldü, yüzlerce insanımız da yaralandı. Ankara’daki bu saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Alçakça ve zalimane bir şekilde gerçekleştirilen bu saldırıda hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa, milletimize başsağlığı diliyorum.

Olayın yaşandığı ilk andan itibaren, miting tertip komitesinde oldukları iddia edilen kimi şahıslar ile gerçekleştirilen canlı telefon görüşmelerinde, devleti ve polisi saldırılardan sorumlu tutarak hedef tahtasına konulmasını hayret ve ibretle izledim.

Türkiye’yi kaos ve kargaşa ortamına sürüklemek isteyen odaklara fırsat vermemeliyiz. Karşılıklı birbirimizi suçlayarak ne olayın faillerini bulabiliriz, ne de yapılmak istenen benzer saldırıları engelleyebiliriz. Zaten bu tür saldırılar ile yapılmak istenen de bu. Birbirimizi suçlayarak bizleri farklı kutuplara ayırmaya çalışmak ve sonrasında bir iç çatışma.

Daha vahim olanı ise sorumluluk sahibi olmaları gereken sorumlu düzeydeki siyasetçilerin, olayın hemen sonrasında sorumsuzca hareket ederek toplumu daha da gerecek açıklama ve beyanatlarda bulunmaları idi. Bilanço bu kadar ağır iken, bundan siyasi kazanç elde etmeye çalışmak alçaklıktır, namertliktir.

Beyler!

Farkında mısınız, başka bir Türkiye yok?

Olayın faili ya da failleri ile ilgili araştırma ve soruşturmanın devam ettiği bir ortamda, saldırının failleri konusunda bir açıklama ve değerlendirmede bulunmak, olayın gerçek faillerinin bulunmasına engel olur. Ancak şöyle de bir hakikat var. Ankara’daki saldırı, 5 Haziran’da Diyarbakır’daki HDP mitingi ile 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerine yönelik bombalı saldırı ile benzerlikler taşımaktadır.Bu bombalı saldırı eylemleri, kim ya da kimlere fayda getirmiştir, ona bakmak lazım? Bu sorunun cevabı bulunduğu anda, saldırının arkasındaki derin odaklar ile bunların Türkiye’deki uzantıları hakkında daha geniş bir değerlendirme yapılabilir.

1 Kasım seçimine yaklaştığımız bu günlerde, seçime katılacak tüm siyasi partilerden, benzer saldırılara -Allah muhafaza- hedef olabilecek açık alan mitinglerini iptal etmelerini teklif ediyorum.

Bir başka önemli soru: Bu olayda bir güvenlik ve istihbarat zafiyet var mıdır? Maalesef evet. İstihbarat zafiyetinin derinliği ayrı bir değerlendirme ve yazı konusunu teşkil edebilecek kadar uzun analizler gerektirmektedir. Ancak günler öncesinden yapılacağı ilan edilen açık alandaki bir miting, derin odaklar ile terör örgütlerinin hedefi olacağı ihtimali var iken, buna göre tedbir almamak elbette bir zafiyettir. İç ve dış istihbarattaki koordinesizlik giderilmediği sürece, benzer saldırılar ile bir kez daha karşı karşıya kalabiliriz.

Geçtiğimiz Ocak ayında Paris'te "Charlie Hebdo" dergisine yönelik düzenlenen terör saldırısına gerekli hassasiyeti ve tepkiyi gösteren dünya kamuoyunun; Ankara'daki saldırılara yeterli  tepkiyi göstermemelerini kınıyorum.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)

29 Ekim 2014 Çarşamba

GENÇLER UYUŞTURUCUYA TESLİM!

Son yıllarda Türkiye’de uyuşturucu bağımlılığı ve kullanımı giderek artıyor. Yüksek alkol tüketimi neredeyse yerini uyuşturucu kullanımına bırakmış durumda.  Yüksek dozdaki bu kullanım ve bağımlılık, ülkemizin geleceği için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. 

Uyuşturucu bağımlığından kaynaklı ailevi sorunlar ve bu sorunlardan mütevellit ölümler de bu tehlikenin bir başka gerçeği.   Ülkemizdeki uyuşturucu kullanımı, maalesef ilköğretim çağlarındaki çocuklara inmiş durumda. Uyuşturucu madde kullanımındaki artışı önlemek için,  devlet ve çeşitli STK’larca devam ettirilen projeler, bu bağımlılığı  engellemeye yetmiyor.

Geçtiğimiz Haziran ayında BM Uyuşturucu ve Suç Bürosu (UNODC) tarafından yayınlanan Dünya Uyuşturucu Raporu 2014’te,  “Dünyada ele geçirilen esrar miktarında dörtte bir oranında düşüş yaşandığı, esrar pazarının çeşitlendiği, ancak esrar fiyatının özellikle Güney Doğu Avrupa ve Orta Asya'da 2009'dan bu yana arttığı belirtilen raporda,  Türkiye'de esrar fiyatları dünya genelinde belirtilen tüm ülkeler arasında en fazla arttı." denildi.*

Yapılan araştırmalar,  Türkiye’de uyuşturucu kullanım yaşı ile uyuşturucudan kaynaklı ölüm yaşının giderek düştüğünü gösteriyor. “Uyuşturucudan ölüm olayları en çok, sürekli göç alan ve nüfus yoğunluğunun olduğu, İstanbul, Adana, Antalya, Ankara, İzmir, Mersin, Gaziantep, Kocaeli, Hatay ve Bursa illerinde yaşandı. Uyuşturucunun kullanım yaşının 12’ye, ölüm yaşının ise 14’e kadar indiğini gösteren araştırmalarda, en çok da, eroin, esrar, uyuşturucu hap, kokain, amfetamin, votalit madde ve sentetik kannabinoidler kullanıldığı tespit edildi.”**

Ülke gençliğini tehdit eden uyuşturucu tehlikesi, Türkiye’nin bir ferdi olarak  bizi de derinden etkiliyor. Uyuşturucudan kaynaklı ölümlerin yüksek olduğu illerden biri olan Ankara Ulus ve civarındaki çok sayıda taksici esnafıyla gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde, gençliğimizi ciddi manada tehdit eden uyuşturucu tehlikesini bir kez daha görebildik.

Ankara merkezindeki uyuşturucu alış verişinin, Akdaş Su Deposu, Çinçin Toki blokları etrafındaki tüm sokaklar, Hıdırlık su deposu çıkış yolu üzeri ve Sakalar civarında gerçekleştiği, söz konusu adreslerde, uyuşturucunun her çeşidinin (bonzai, bozai kadar tehlikeli olan taş, ‘bir nevi uyuşturucu hapı’, esrar ve eroinin) temin edilebildiği, bahsedilen yerlerdeki bakkal ve büfelerden en çok uyuşturucunun alım ve muhafazasını kolaylaştırmak için alüminyum folyo (uyuşturucu sektöründe jelâtin olarak adlandırılıyor) ile tükenmez kalem satışının gerçekleştiği iddia ediliyordu.

Araştırmamızın devamında; söz konusu yerlerden günün her saatinde uyuşturucunun kolaylıkla temin edilebildiği, uyuşturucu almak için genellikle ticari taksilerin kullanıldığı, ticari taksileri kullanan uyuşturucu bağımlılarının yaş oranlarının çok küçük olduğunu, (15-20 arası) kullanıcıların tamamına yakınının arkadaşları tarafından uyuşturucuya teşvik edildikleri; gelir düzeyi düşük aile çocukları olan bu gençlerin, uyuşturucu ile tedavi yol ve yöntemlerini bilmedikleri dile getiriliyordu.

Araştırmamızın en dikkat çeken noktası ise, uyuşturucu bağımlısı bu gençlerin, uyuşturucu alabilecek para temini için, hırsızlık (sokaklardaki logar kapakları ve bina içlerindeki su abone saatlerini çalmaları) yapmış olmalarıydı. “Neden böyle bir hırsızlık şekli?” sorumuza ise “bunlar, piyasada özellikle de hurdacılarda kolayca paraya çevrilebiliyorlar” cevabıyla karşılık buluyordu.

 Uyuşturucu satıcılarının uyuşturucunun içerisine leblebi tozu da katarak piyasa değerinin altında bir fiyatla sattıklarından, kullanıcıları bu yöntemle kendilerine bağımlı hale getirdiklerini iddia ediyordu.

Araştırmamızda dikkat çeken bir başka iddia ise iddia edilen bilgilerin kimi Emniyet görevlilerince de bilindiği, ancak olaya müdahil olmadıkları şeklindeydi. Böyle vahim bir iddia, bazı devlet kurumlarındaki kimi kamu görevlilerinin asli görevlerini yerine getirmeyerek, devleti sabote ederek âdeta fonksiyonsuz bırakmaya çalıştıkları endişesini akıllara getiriyor.

Türkiye’de son 1 yılda uyuşturucu madde bağımlılığı nedeniyle yaşanan direkt ölümlerin yüzde 45 oranında arttığı söyleniyor.  Yine bonzai bağımlısı bir kullanıcının,  tedavi olmaması durumunda 4 ile 5 yıl sonra yaşamını kaybedebileceği de yetkililerce dile getirilen bir başka iddia.

Ülke gündemini meşgul eden terörü alabildiğince abartan medyamız ve onun üzerinden kamuoyu oluşturmaya çalışan yetkililerimiz,  ülkemizin geleceği gençliğimizi rehin alan bu uyuşturucu terörü karşısında acaba hangi önlemleri almaktadırlar?

Ülkenin vatandaşları olan bizler, fert olarak bu tehlike karşısında hangi düzeyde sorumluluk alabilmişiz?

Uyuşturucu ile etkin bir mücadele için öncelikle gençlerimizi uyuşturucuya iten nedenlerin ortadan kaldırılması (eğitimsizlik, işsizlik, manevi duygularda yoksunluk, uygunsuz çevre koşulları… vb.) gerekmektedir.

*http://www.haberx.com/bm_uyusturucu_raporu_2014_dunyada_esrar_fiyati_en_fazla_turkiyede_artmis(17,n,11612557,385).aspx

**http://www.milliyet.com.tr/uyusturucudan-olumler-yuzde-43-gundem-1951841/