AİHM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AİHM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2016 Çarşamba

AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu!...

PKK’nın silahlı mücadeleyi şehir merkezlerine indirgeme projesi olan “hendek ve barikat” stratejisi sonrasında, kamu düzeninin tesis edilmesi adına, devlet tarafından yer yer ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması için Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Şırnak Cizre’de yaşayan beş vatandaş adına, avukatları tarafından AİHM’e bireysel başvuruda bulunuldu. AİHM, sokağa çıkma yasağının kaldırılması için ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları reddetti.

AİHM red kararında, “Bölgedeki aşikâr olan vahim durum dikkate alındığında, mahkeme; vücut bütünlükleri bakımından korumasız durumda olan başvuranların talep etmeleri halinde gerekli bakıma, yardıma erişebilmelerini sağlamak üzere tüm makul adımların hükümet tarafından atılacağına güvendiğini dile getirmektedir” sonucuna vardı.

AİHM’in ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları kabul etmesi durumunda, bu karar, Avrupa ülkeleri için de emsal teşkil edecekti.Redkararının verilmesinde, (Almanya’nın 21 Aralık 2014’te Hamburg’da meydana gelen olayları bastırmak için kısmi olağanüstü hâl ve sokağa çıkma kararı ile Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki eş zamanlı terör saldırıları sonrası ilan ettiği olağanüstü hâl uygulamasının üç ay uzatılması kararları da dikkate alındığında)Avrupa’nın terör tehdidi altında bulunmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karar Türkiye’yi değil, Avrupa’yı koruma amaçlıdır.

12 Ağustos 2015 tarihinde kaleme aldığımız, “ ‘Özerklik Hedefleyen PKK Eylemleri” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/ozerklik-hedefleyen-pkk-eylemleri.html) başlıklı yazımızda: “Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir”değerlendirmesinde bulunmuştuk. Gelinen aşamada, PKK’nın “özyönetim ve özerklik” hedefine ulaşmak adına, kara propaganda da dâhil; uluslararası hukuku devreye sokabilmek için, tüm imkânlarını kullanacaktır ve hâlihazırda, bölge halkının sokağa çıkışına en büyük engel Kandil’in “hendek ve barikat” stratejisidir.

Türkiye’nin, IŞİD’in İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda masum sivilleri hedef alan ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırının şokunu yaşadığı bir ortamda Kandil, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. O kadar ki KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dâhilinde yapılmıştır” iddiasını ortaya atacak kadar pervasızlaştırmıştır. Türkiye’yi itibarsızlaştırmak ve terörle ilişkilendirmek için gündemde tutulmaya çalışılan bu iddia,  Kandil’in planladığı bir projedir.   Hâlbuki Türkiye’ninIŞİD’le mücadelede İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması ve koalisyonun güçleri içerisinde bulunmasınamisilleme olarak IŞİD,  Türkiye’ye yönelik, (Musul Başkonsolosu ve çalışanlarının rehin alınması, Suruç, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’daki eylemler vb.)  çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir.

Hendek stratejisinde kitleleri savaşa ikna edemeyerek bir türlü istediği sonucu elde edemeyen Kandil, (ki KCK üst düzey yöneticilerinin halka yönelik bu yönlü serzenişleri basına yansımaktadır) Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi ile Mardin Nusaybin’deki direncini bahar aylarına kadar devam ettirmeyi planlamaktadır.

Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek çözüm sürecini sonlandıran Kandil; “devrimci halk savaşı stratejisi ve serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemişse de bunda başarılı olamamıştır. PKK’nın bu başarısızlığında en büyük pay, bu çağrılara itibar etmeyen bölge halkıdır. Devlet bunu iyi okumalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine “Öcalan” kozuna sarılmıştır.  “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor? Öcalan ile neden görüşülmüyor?” propagandası kendi tabanlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda görüyoruz. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddiaları boşa çıkartılmalıdır.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Süreçteki Yeni Eşik İç Güvenlik Paketi

Yıllardır çözümsüz kalmış, Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan Kürt sorunu, sadece bir partinin sorunu olmadığı gibi, soruna çözüm bulmak da bir partinin sorunu değildir,  olmamalıdır. Kürt Sorunu Türkiye’nin sorunudur, partiler üstü bir sorundur. Sorunu çözmek de Türkiye’nin sorunu olmalıdır, partiler üstü olmak zorundadır.

Geldiğimiz aşamada, sorunun çözümüne yönelik önemli mesafeler kat edilmiştir. Pansuman tedbirler amaçlanmamalı,  kesin ve kati bir çözüm hedeflenmelidir.

 Genel gündemini seçim çalışmalarının meşgul ettiği Türkiye’nin siyasi gündemi yine değişti. TBMM’de görüşülen İç Güvenlik Paketi yasa tasarısı ile buna bağlı olarak Çözüm Süreci siyasi gündemimizin ilk sırasına oturdu.

İç Güvenlik Paketi’ne en sert tepkiyi, seçimlere parti olarak katılacağını açıklayan HPD’nin yapması ve Çözüm Süreci’nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirmesi toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya yetti.

Hatırlanacağı üzere HDP, 2014 yılı içerisinde Lice’de meydana gelen olayları, Kobani’yi ve son olarak Cizre olaylarını da Çözüm Süreci’nin başarıya ulaşmasıyla ilişkilendirmişti.

Kandil’den dönen HDP-İmralı heyetinin yapmış olduğu yazılı açıklamada, Kandil’in de “İç güvenlik paketini çıkarmanın müzakere sürecini de tehlikeye atacağı, paket zihniyetinin müzakereye gelmeme zihniyeti olduğu net olarak ifade edilmiştir.”  diyerek, çözüm sürecini iç güvenlik paketiyle ilişkilendirmesi, PKK’nın sürece ilişkin samimiyetini açıkça göstermektedir.

Toplumun gündelik yaşamında önemli değişiklikler getirecek olan, demokrasinin temsil edildiği TBMM’de; hiç de demokratik olmayan görüntüler ışığında görüşülen, İç Güvenlik Paketi’nin tartışılan maddelerine gelince…

2007 yılında Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu (PVSK) yapılan bir değişiklikle polis, durdurduğu şüpheliden aracının torpido ve bagaj gibi kapalı bölümlerinin açılmasıyla, şüphelinin üzerindeki giysilerini çıkarmasını talep edemiyordu. TBMM’deki paketin, mevcut haliyle geçmesi halinde; söz konusu arama mülki amirin yetkilendireceği kolluk amirinin verdiği yazılı emirle, acil durumlarda ise sözlü emirle yapılabilecek.

CMK’nin 91.Maddesine göre gözaltına alma kararı yargının yetkisi altındayken, İç Güvenlik Paketi’ne göre kanunla belirlenmiş suçları işleyenler hakkında ve mülki amirin belirlediği kolluk görevlilerine (sınırlı olmak kaydıyla) gözaltına alma yetkisi veriliyor. (AB’ye üye birçok ülkede “suçüstü” hallerinde polisin gözaltına alma yetkisi var)

Tasarının en çok tartışılan ve polisin silah kullanma yetkisi genişleten maddesine göre; molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenler hükmü ekleniyor.

Gösteri ve yürüyüşlerde havai fişek, molotof, demir bilye ve sapan gibi araçları taşıyanlara veya kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen örtenlere 2 yıl 6 aydan 4 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Ayrıca yasadışı örgüt amblem, işaret ve üniforması ile gösterilere katılanlar için 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası getiriliyor.

Son dönemlerdeki gösteri yürüyüşler sırasında meydana gelen olaylarda, yüzleri maskeli ve üniformalı eylemciler ön plana çıkmışlardır. Bu ve benzeri durumlarda devletin meşruiyeti tartışılmaya başlanmıştı.

Görüşmeler sırasında sert tartışmaların yaşandığı bir başka düzenleme ise 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun ilgili maddesine eklenen madde ile mülki amirlere (valilere) lüzumu halinde kolluk amir ve memurlarına suçun aydınlatılması ve suç faillerinin bulunması için emir verme yetkisinin getiriliyor olması.  Yine valilerin, kamu düzeni ve güvenliği ile şahısların can ve mal emniyetini sağlamak için bütün kamu kurumlarının ambulans, itfaiye, çekici, iş makinesi gibi araçları ve ilgili personeli kullanma yetkisiyle yetkilendirilmesi.

Bir başka tartışmalı madde ise PVSK’nın ek 7. Maddesine ve Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu’nun ek 5. Maddesinde var olan, hâkimin 24 saat içerisinde karar vereceğine dair düzenlemenin 48 saat olarak ve ilgili kararın sadece Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilmesi hükmüne bağlanıyor.

İktidarlar öncelikle bireysel özgürlükleri genişletecek, kamu düzeni ve güvenliğini sağlayacak ve aynı zamanda vatandaşın can, mal ve namusu koruma altına alabilecek düzenlemeler getirmelidirler.

Geçmişteki uygulamalara bakıldığında, polise verilecek geniş yetkilerin yeni suistimallere sebebiyet verebileceği ve insan hakkı ihlallerinin yeniden Türkiye’nin gündemini meşgul edeceği ihtimalini unutmamak gerekir.

Bir dönem AİHM’in özellikle insan hakları ihlalleri nedeniyle en fazla mahkûm ettiği ülke olduğumuzu da unutmayalım.

Son söz: Sürecin uzadığı ve çözümün geciktiği her gün, KCK-Kandil’in eli güçlenmeye devam edecektir. PKK’nın istediği de budur.