sur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi Demirtaş?...

HDP ve geldiği gelenekteki tüm partiler, yıllarca Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia etmelerine rağmen, kendi iradelerini PKK ve Kandil’e teslim ederek, Türkiye’yi tehdit eden bu yapıdan ve silahtan medet umdular. Hatta HDP daha da ileri giderek, değiştiğini, Türkiyelileştiğini (!) ve Türkiye partisi olduğu söyledi. Ne yazık ki bunların hepsi söylemde kaldı. 

HDP; Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, İdil ve Yüksekova’daki hendek ve barikat stratejisiyle Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’nın, başta bölge insanı olmak üzere Türkiye’ye verdiği zararın büyüklüğünü nihayet görmeye başladı.   Ve Umarız Demirtaş bir kez daha takiye yapmıyordur.

Halkların Demokratik Partisi Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen bir toplantıdaki açıklamalarıyla bir kez daha Türkiye gündemine oturdu. Demirtaş: “Barış Süreci’ne Türkiye’nin doğusunda ve batısında büyük destek vardı. Bizim hatamız barış görüşmelerini şeffaf şekilde topluma mal edememek oldu. Aynı şekilde Parlamento’nun da sürecin arkasında olması gerekiyordu. Barış Süreci’ni bir kişinin inisiyatifine bırakmış olmak da bir hataydı… PKK neden strateji değiştirdi; bunu onlara sormak lazım. Biz demokratik bir partiyiz ve şiddetin her türlüsünü reddediyoruz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı. Fakat bunlar diyalogla çözülmeli. Tankla, topla tüfekle değil" dedikten sonra “Özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğine” dikkat çekmiş.

Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yapmadan önce neler söylemişti?

Demirtaş, 22 Aralık 2015 tarihinde: “‘Suriye’de halkına karşı tank kullanan yönetim meşru değil’ diyen hükümet bugün kendi ilçelerine tank sokmuş halkına tank atışı havan topu atışı yapıyor… Cizre’de, Silopi’de mesele gerçekten 10-20-30 PKK’lı olsaydı şimdiye kadar çözülmüş olmaz mıydı? Halk bu özyönetimin arkasında olduğu için hepsi hedef haline getirilmiş. Ortada 3-5 çapulcu terörist yok. Ortada halk olarak kabul edilmemiş bir topluluğun hak talebi var. Devletin bu hak talebine karşı tankla topla saldırısı var. Hendekler ondan sonra ortaya çıktı… Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir. Darbe yapılmıştır”  sözleriyle, PKK’nın hendek ve barikat stratejisini meşru görmüştü.

01 Ocak 2016 tarihinde “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır… Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” ifadesiyle, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nın Suriye’de elde ettiği statü ve oluşturduğu kantonların benzerlerini Türkiye’de de oluşturma beklentisi içerisine girmişti.

06 Ocak 2016 tarihinde:  "Başbakan güvenlik güçlerinin alnından öptüğünü söyledi. Ben de bu zulmün karşısında dik duranların alnından değil ellerinden öpüyorum" sözüyle, hendek stratejisine sahip çıkmış, kamu düzenini ve halkın huzurunu ifsat eden YPS’lileri yüceltmişti.

31 Ocak 2016 tarihinde: “Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek, Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına  “Kandilvari” bir ifadeyle desteklemişti.

03 Şubat 2016 tahinde: "10 Ekim'de Ankara’nın göbeğinde mitingimizde bomba patlattılar ve 104 kardeşimizi orada katlettiler. Şimdi bütün bu acılara rağmen Diyarbakır, Suruç, Ankara patlamalarına ve katliamlarına rağmen asla dilimizden barış mesajlarını düşürmedik. 'Ahlaken, vicdanen, siyaseten doğru olan çözüm yolu masadır' dedik. Hendekmiş, barikatmış inanın ki bunlar bahane, bir günde çözülür. Altı aydır kapatamadığınız hendekler bir günde Sayın Öcalan’ın mesajıyla çözülür. Bir barış mesajıyla onların hepsi kapanır. Müzakere, diyalog kapısıyla onların hepsi çözülür"  diyerek, barışın önündeki engelin devlet olduğunu ima etmiş, halkın seçmiş olduğu ve legal alanda siyaset yapan bir partinin genel başkanı sıfatıyla, çözümün adresi olarak bir kez daha Öcalan’ı göstermişti.

Ey Demirtaş!

Almanya’daki açıklamalarını, bölgenin zengin ve kadim tarihinin yok edilmesine sebep olan PKK’nın özyönetim saçmalığı ilanından önce, şehirleri cephaneliğe dönüştürmesine seyirci kalmadan önce yapsaydınız ya.

Bu ifadelerinizi Türkiye’nin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşımadan önce dile getirseydiniz ya.

Bu duruşunuzu, yüz binlerce insanın yerlerinden ve yurtlarından göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına seyirci kalmadan önce sergileseydiniz ya.

Yine, uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine,  silah bırakması için PKK’ya baskı yapmalarını talep etseydiniz ya.

Bu açıklamanızı, Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş Türk solunun fosilleşmiş artıklarına teslim etmeden önce yapsaydınız.

Şimdiye kadar aklınız neredeydi? Eskilerin “Bade harab ul basra” demesi gibi,  yaşanan bunca ölüm ve yıkımlardan sonra mı aklınız başınıza geldi?

Siyasi hayatınız, hep çelişkiler yumağı mı olacak?... 

3 Mart 2016 Perşembe

“Devlet Kürtleri Katlediyor” Propagandası!...

Bahar aylarının yaklaşmasıyla birlikte Kandil ve HDP, eşzamanlı olarak,  sürekli gündemlerinde tutmaya çalıştıkları “devlet Kürt düşmanlığı yapıyor”  propagandasını bir kez daha dillendirmeye başladılar. Hatta “Cumhuriyetin kuruluş tarihinden günümüze, bugünkü kadar büyük bir Kürt düşmanlığı yapılmamıştır” artı teziyle (Hâlbuki Cumhuriyet kurulurken Kürtlerin, analarının ak sütü gibi helal olan kültürel hakları verilmemiş, kimlikleri yok sayılmış, bu hakların tamamına yakını ‘Kürt düşmanı’ dedikleri AK Parti iktidarları döneminde verilmiştir.) sadece Türkiye içerisindeki Kürtler için değil, bölgedeki tüm Kürtlere yönelik olduğunu iddia ederek gündeme getirmeyi hedeflemektedirler. Tabi bu propagandalarına ana kaynak olarak da “Öcalan tecrit altında tutuluyor” malzemesi gösteriliyor.

Kandil, silahlı mücadele yöntemleriyle halk üzerinde istediği psikolojik üstünlüğü kuramadı. Bu da PKK’nın bölge halkı nezdindeki desteğini kaybetmesi manasını taşımaktadır. Halk desteğinin azaldığı gören PKK, bu desteği yeniden elde etmek adına her türlü yolu kendileri için meşru görmektedir. Bunun sonucu olarak da Kandil,  günlük stratejiler belirlemek ve üretmek zorunda kalmıştır.  İşte bu stratejilerinden biri de halkı sokaklara indirip, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmektir. Amaçları; sokağa çıkan halkın üzerine kendi silahlı militanlarının ateş açması sonrası oluşacak arbede ortamında, güvenlik güçlerini karşılık vermeye zorlayarak, silah kullandırtmak ve  “devlet Kürtleri katlediyor” propagandasını hayata geçirmektir.

Yaklaşık bir haftadır “Çarşamba günü saat 16.00’da herkes yönünü Sur’a çevirmeli” diyerek büyük bir provokasyonun mimarı olmak isteyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a en güzel cevabı, yine Diyarbakır halkı vermiştir. Halk, Demirtaş’ın çağrısına karşılık vermeyerek KCK’ya ve KCK’nın kuyruğuna takılan HDP’ye; “êdî bese, -artık yeter- sokak eylemi istemiyoruz” mesajını vermiştir.

Kandil’in sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD virüsü ile birlikte anması ve IŞİD’in gerek Irak, gerek Suriye ve gerekse Avrupa’da (özellikle Fransa) gerçekleştirdiği cinayetlerle ilişkilendirme çabası da bu projesinin bir ürünüdür. KCK, Barzani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini de PKK’ya karşı sürdürülen taktiksel bir ilişki olarak görüyor. Ve Kandil, kontrolleri altındaki medya üzerinden sürdürdükleri propaganda ve değerlendirmelerinde, PKK’nın etkisizleştirilmesi durumunda, Türkiye’nin Barzani ve KDP’ye yöneleceğini dile getirmektedirler. Oysa yıllardır Kandil’i mesken tutarak Türkiye’deki iç huzura mani olan PKK, Şengal bölgesine yerleşmeye çalışarak, Irak’taki Kürt yönetimine de huzur vermeyecektir.

Nihayet Kandil’deki KCK yönetimi gerçek amacını, Mustafa Karasu üzerinden deklare etmiştir. Mustafa Karasu: “Yine Şengal halk meclisini kurarak, Şengal’i kendilerinin yönetmek istediklerini ortaya koymuşlardır. KDP Şengal’in özerkliğini, öz yönetimini ve öz savunmasını kabul etmiyor” diyerek, Irak’taki mevcut Kürt yönetimini de bölmeye çalışmış,  meşru yönetime karşı “özyönetim” saçmalığı adı altında, kendi ideolojilerine uygun kanton oluşumlar oluşturma isteğini beyan etmiştir. Türkiye’de de meşru bir devlet idaresi ve yerel yönetimler olduğu -ki KCK’nın “özyönetim” adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin yönetimi altındadır- HDP’de meşru bir siyasi parti olduğuna göre, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” adı altındaki tüm faaliyetler gayri meşru değil midir?

Hatırlanacağı üzere Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin geçtiğimiz yılın Aralık ayında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti: “Mesut Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/pkknn-barzani-sancs.html) şeklinde değerlendirerek Mesut Barzani ve KDP sancısını ortaya koymuştu.

Kandil kendisine yönelik bu olumsuz bakış ve yaklaşımı; “eğer PKK’nın Türkiye’deki mücadelesi başarıya ulaşmazsa, Irak, Suriye ve İran’daki hiçbir Kürt hareketi başarıya ulaşamayacaktır” tehdidiyle aşmayı düşünmektedir.

KCK, içinde bulunduğumuz Mart ayında, öncelikli olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerini fırsat bilerek halkı provoke etmeye çalışacaktır. Nihai hedef olarak da 21 Mart’taki Nevroz kutlamalarını, 1992-93 yıllarına benzer şekilde provoke etmeyi planlamaktadır.

PKK, havaların ısınmasıyla beraber, bölgedeki halkın direncini kırmak için, hem kırsal, hem de şehir merkezlerine yönelik yeni saldırılar gerçekleştirerek, şiddetin dozunu arttırmak isteyecektir.

Allah fırsat vermesin…

29 Şubat 2016 Pazartesi

PKK ile Mücadelenin Psikolojik Boyutu...

Terör örgütleriyle mücadelede önemli bir yer tutan propaganda yöntemleri ve faaliyetleri, yerinde kullanılmadığı zaman olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. PKK’nın 1990’lı yıllarda bu manada öne çıkmasının gerçek nedeni, propaganda faaliyetlerini çok iyi kullanmalarından kaynaklanmamaktadır. Aksine, devletin iyi sonuçlar almayı düşündüğü ama uygulamada yanlış yöntemler kullanıp, olumsuz sonuçlar ile karşı karşıya kaldığı propaganda faaliyetlerinin yetersiz kalmasıydı. Bugün hâlâ PKK’yı konuşuyor ve PKK terörüne karşı silahlı mücadele sürdürülüyorsa, bunda geçmişteki yanlış teşhis ve uygulamaların payı var demektir.

PKK’nın “hendek” stratejisinin devam ettiği bugünlerde, her ne kadar şehir merkezlerindeki psikolojik üstünlük devletin kontrolünde görünüyor olsa da ileriki dönemlerde bu psikolojik üstünlüğün PKK’nın kontrolüne geçme ihtimalini de değerlendirmeliyiz. Uygulamada yapılacak hataların ve yanlış propaganda faaliyetlerinin uzun vadede, PKK’ya yarar sağlama ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Bu ihtimali biraz açacak olursak; PKK, bölgedeki ilk büyük kanlı eylemini sivillere yönelik yaptı. 15 Ağustos 1984’teki Eruh ve Şemdinli baskınlarından bahsediyoruz. Eylemin, büyüklüğü de göz önüne getirildiğinde, bölge genelinde ve tüm Türkiye’de büyük infiale sebebiyet vermişti. Ve o dönemin şartları baz alındığında psikolojik üstünlük devletin elindeydi. Devletin propaganda adına hazırlayıp uçaklardan kırsal alanlara attığı bildiriler -ki bu yöntem ikinci dünya savaşından kalma demode bir yöntemdi- ve içeriğindeki ifadeler, belli bir noktadan sonra vatandaş üzerindeki etkinliğini kaybetmiş, sıradanlaşmış, itici görülmeye başlanmıştı. Bunlara bir de tamamen güvenlikçi politikaların ürünü olan Güntaç Aktan’ın “Anadolu’dan Görünüm” ve Ertürk Yöndem’in “Perde Arkası” programlarında güvenlik güçlerine teslim olan PKK militanlarının, kırsaldaki arkadaşlarına yönelik: “Devletin şefkatli kollarına teslim olun, biz teslim olduk kurtulduk” mizansenlerini de eklersek, netice olarak -Vatandaşa yönelik kötü muamele, psikolojik üstünlüğün PKK’nın eline geçmesinde en önemli etken olmuştur- devletin kontrolünde olan kırsal alandaki psikolojik üstünlük PKK’nın eline geçmişti. Dememiz o ki bu ihtimal, yanlışta ısrar edildiği vakit, bir kez daha tekerrür edebilir.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın 24 Şubat günü medyaya servis ettiği görüntülerde -kısmi de olsa- güvenlik güçlerinin bu anlamda hâlâ 1990’lı yılları aratmayan propaganda yöntemlerini kullandığı izlenimi doğmuştur. Diyarbakır Sur’daki bir sokakta operasyonlarını sürdüren güvelik güçlerinin, “Teslim olun kaçacak yeriniz yok” çağrısına, “Ateş etmeyin teslim oluyoruz” çağrısıyla karşılık veren ve sonrasında bir sopaya bağladıkları beyaz mendille açığa çıkan terör örgütü üyelerine, güvenlik güçlerinin “Evet yaklaş, eller havada, çıkart montunu” ikazlarından sonra “Evet gençler artık devletin güvencesi altındasınız, bize emanetsiniz, size kimse zarar vermeyecek” ifadeleriyle muamele etmeleri, bir operasyon için, evet; olması gereken bir yöntemdir, doğrudur. Ancak bu görüntüleri sıcak çatışmaların devam ettiği bir ortamda, psikolojik üstünlük elde etmek adına propaganda aracı olarak kullanırsanız, beklediğiniz sonuçları elde edememe riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Bu görüntülerin bölge genelinde devletin imajı adına halk üzerinde olumsuz bir etki bırakabileceği endişesini taşıyorum.

KCK üst düzey liderlerinden Duran Kalkan’ın “Önümüzdeki Mart süreci büyük bir direniş sürecidir. Zafer ve başarı her zamankinden daha yakındır. 2016 baharı Kürdün baharı olacaktır” tehdit içerenifadesi göz önüne alındığında, Kobani’de şehir savaşlarında yeterince tecrübe elde etmiş olan PKK’nın, önümüzdeki bahar aylarıyla birlikte Diyarbakır Sur’daki hendek savaşını, merkezin en büyük ilçesi olan Bağlar’a yayma ihtimali oldukça yüksektir. 

Bununla birlikte PKK, 2016 bahar stratejisi çerçevesinde, hendek savaşlarını Türkiye metropollerine yaymak isteyecektir. Hatta sadece batıdaki metropollere değil, bölgedeki diğer büyükşehirler Van ve Mardin merkezlerine de yaymaya çalışacaktır.

Her anlamda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) uluslararası güçlerce desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen -kırsal alanda kaybedince, çatışmaları şehir merkezlerine indirgeyerek yaymaya çalışan bir yapı- bir terör örgütüne karşı, duvar edebiyatı sloganları ve propagandasıyla psikolojik üstünlük sağlayamazsınız.

İletişim ve bilişim teknolojisinde çok hızlı yeniliklerin ve değişikliklerin yaşandığı bir dönemde, terörle mücadele yöntemleri bağlamında görsel ve yazılı medya ile birlikte, sosyal medyanın da propaganda faaliyetleri meyanında, yerinde ve etkin bir şekilde  kullanmak; terör örgütlerine karşı psikolojik üstünlüğü getirecektir.

Selam ve dua ile kalın…

(Bu yazı ilk olarak, 26 Şubat 2016 tarihinde http://www.sivildusunce.com sitesinde yayınlanmıştır.)

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

“Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

3 Şubat 2016 Çarşamba

HDP, Silahı Güçlendirme Partisidir...

Sayın Memdoğlu! Öncelikle, bir kez daha röportaj yapma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Türkiye çözüm beklediği bir süreçte maalesef bir kez daha çatışmaları bir dönemle karşı karşıya kaldı? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Memdoğlu; Bildiğiniz gibi, 7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”  maalesef, KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu.

Kamu düzenini hiçe sayan PKK, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmıştır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK’nın 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar sonrası PKK eylemlerine bakıldığında:

PKK, 22 Temmuz sonrasında kırsal alanlardaki askeri hedeflerden ziyade, şehir merkezlerinde polis noktaları hedef almış,  “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemde, cephe faaliyetleri olarak adlandırılan şehir faaliyetlerine ağırlık verdiği görülmüştür. Bölgedeki enerji kaynakları ve iletişim hatlarına yönelik sabotaj eylemleriyle kamu idaresini zayıflatmak istenmiş, Şehir merkezlerinde kazdıkları hendekler ve kurdukları barikatlarla devleti zayıf göstermeyi hedeflemiştir. PKK, bölgede bunları hedeflerken, kendi kontrolündeki medya üzerinden “Devlet topyekûn Kürtlere savaş açtı” propagandasını yaymaya çalışarak, Kürtler devletten uzaklaştırılmak istenmiştir. PKK, saldırılarıyla ilk anda çatışmaları derinleştirmeyi ve halkı sokağa çıkartmayı (PKK jargonunda demokratik serhildan olarak adlandırılıyor)  amaçlamıştır. KCK o dönemlerde “Halklarımızı beklenti ve oyalama içinde tutan büyük hayal kırıklıkları öfke patlamaları ortaya çıkararak daha büyük çatışmaların yolunu döşeyecektir'' ifadesi, PKK’nın “Devrimci halk savaşı” ilanının davetiyesi olmuştur. Hâlbuki 23 yıl önce (1992 Nevrozu) Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Kızıltepe’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" diyerek pişmanlığını dile getirmişti.

Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokarak kanton bölgeler oluşturmaktır.

PKK neyi hedefledi, hendek stratejisiyle ne yapmaya çalışıyor?

Geldiğimiz süreçte, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline gelen ve uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde olan Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze aldı. Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşam hakkı tanımıyor.

PKK’nın yeniden silahlı faaliyetlere başlamasında Size göre Suriye’deki iç savaşın etkisi var mı?

Şüphesiz. Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin elbette ki Türkiye yansımalarını olmuştur. Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur. PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemiştir. Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte HDP üzerine düşen sorumluluğu yeri getirebilmiş midir?

Hayır. HDP sivil siyaseti güçlendireceğine, silahı güçlendirmek için elinden ne geldiyse yapmıştır. HDP, 24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştirdi. Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunamaz.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekirdi. Yine Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap ederdi.  Ve İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekirdi. “Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez. 

              Halen yayıncılık sektöründe çalışan Mehmet MEMDOĞLU, “Türkiye’nin Toplumsal ve Sosyal Sorunları” ile ilgili araştırmalarına devam etmektedir. MEMDOĞLU’nun Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabı ile Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmış “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” ve Anatolia Kültür Yayınlarından çıkan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları” isimli üç kitabı bulunmaktadır. Çeşitli haber sitelerine gündeme ilişkin yazılar yazan Memdoğlu’nun, Öykü ve şiir çalışmaları da bulunmaktadır.

    (Bu röportaj ilk olarak 31 Ocak 2016 tarihinde haber7.com sitesinde yayınlanmıştır)

28 Ocak 2016 Perşembe

HDP’de Değişen Ne Oldu?...

24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştiren HDP’de Eş Genel Başkanlıklara yeniden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ seçildiler.

Kongre esnasında yapılan konuşmalarda “özyönetim”  söylemleri yine ön plandaydı.  Kongreye Eş Genel Başkan olarak katılan Selahattin Demirtaş, PKK’nın hendek direnişine ilişkin; “Barikata yönelen devlet şiddetini doğru görmüyoruz. Biz hendek, barikat anlayışına yol açan ana fotoğrafa bakmalıyız” demiş, diğer Eş Genel Başkan Filiz Yüksekdağ ise “Bugün Sur’da, Cizre’de, Silopi’de bizim bu sözümü ve irademiz vardır. İşte bu sözün hareketi vardır. Artık geldiğimiz tarihsel kavşakta bir şeylerin değişmesi gerekiyor” diyerek, Demirtaş ile birlikte, bir kez daha Kandil’in hendek siyasetini meşru görmüş, devleti suçlamışlardır.

Devletin bazı uygulamalarda hata yaptığı varsayalım. Peki, Sayın Demirtaş, Kandil’in bu enkaz da hiç mi suçu yok?  Var var da başta siz olmak üzere, HDP’li siyasetçilerde bunu dile getirebilecek yürek ve cesaret yok. Türkiye’nin iç barışı için bir fırsat olan “Çözüm Süreci”ni istismar ederek, bu dönemde şehirleri silah depolarına dönüştüren (PKK’nın Sur’daki eylem şekli ile kullanılan silah ve teknolojiye bakıldığında, çalışmanın Kandil’in de iradesinin üstünde bir üst aklın ürünü olduğu görülmektedir) terör örgütünün bir suçu yok (!)

Kongre sonrası belirlenen PM’de kısmi değişikliklere gidilmiş olsa da söylemler ve mesajlar hiç değişmemişti.

Değişim önce zihinlerde başlar, düşüncede başlar. İsim değiştirmekle, kongre yapmakla parti politikalarını değişmez, değiştiremezsiniz. Daha birkaç gün önce gerçekleştirdikleri kongrede kamuoyunu ikna adına Atatürk posterleri kullanılan HDP’nin Eş Genel Başkanı Demirtaş;  Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Türkiye ve Kürtler” konulu konferansta, “Aklı başında bir devlet bütün bölgedeki gelişmeleri doğru okuyup, tersine PYD’nin ve Suriye’deki örgütlü yapıların Cenevre’de olması için çaba sarf etmeli ve Türkiye Cenevre’de tam da kendi yanına oturtmalı PYD’yi, uzağa değil, karşısına değil tam da kendi yanına oturtmalı. En çok da Türkiye’nin ihtiyacı var buna” diyerek, Türkiye’nin müzakere masasına oturtulması için uluslararası kurumlardan müdahil olunmasını talep edebilecek kadar Türkiyelileşmiştir.  Demirtaş bunu ilk kez yapmıyor. Geçtiğimiz ay Moskova’ya yapmış olduğu ziyarette de benzer ifadeler kullanmıştı.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için:

-Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekmez mi?

-Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap etmez mi?

-İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekmez mi?

HDP’de değişen neydi peki?

Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. HDP, son bir hamle ile (Kandil’in de onayı alınarak) Türkiye partisi olduğunu, Türkiyelileştiğini ispat adına; merhum Erbakan’ın Türkiye siyasetine kazandırdığı “takiyeci siyaset” tabirine uygun hareket ederek, kongrelerinde ilk kez Atatürk posterine yer vermişlerdir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunmaz.

“Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu!...

PKK’nın silahlı mücadeleyi şehir merkezlerine indirgeme projesi olan “hendek ve barikat” stratejisi sonrasında, kamu düzeninin tesis edilmesi adına, devlet tarafından yer yer ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması için Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Şırnak Cizre’de yaşayan beş vatandaş adına, avukatları tarafından AİHM’e bireysel başvuruda bulunuldu. AİHM, sokağa çıkma yasağının kaldırılması için ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları reddetti.

AİHM red kararında, “Bölgedeki aşikâr olan vahim durum dikkate alındığında, mahkeme; vücut bütünlükleri bakımından korumasız durumda olan başvuranların talep etmeleri halinde gerekli bakıma, yardıma erişebilmelerini sağlamak üzere tüm makul adımların hükümet tarafından atılacağına güvendiğini dile getirmektedir” sonucuna vardı.

AİHM’in ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları kabul etmesi durumunda, bu karar, Avrupa ülkeleri için de emsal teşkil edecekti.Redkararının verilmesinde, (Almanya’nın 21 Aralık 2014’te Hamburg’da meydana gelen olayları bastırmak için kısmi olağanüstü hâl ve sokağa çıkma kararı ile Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki eş zamanlı terör saldırıları sonrası ilan ettiği olağanüstü hâl uygulamasının üç ay uzatılması kararları da dikkate alındığında)Avrupa’nın terör tehdidi altında bulunmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karar Türkiye’yi değil, Avrupa’yı koruma amaçlıdır.

12 Ağustos 2015 tarihinde kaleme aldığımız, “ ‘Özerklik Hedefleyen PKK Eylemleri” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/ozerklik-hedefleyen-pkk-eylemleri.html) başlıklı yazımızda: “Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir”değerlendirmesinde bulunmuştuk. Gelinen aşamada, PKK’nın “özyönetim ve özerklik” hedefine ulaşmak adına, kara propaganda da dâhil; uluslararası hukuku devreye sokabilmek için, tüm imkânlarını kullanacaktır ve hâlihazırda, bölge halkının sokağa çıkışına en büyük engel Kandil’in “hendek ve barikat” stratejisidir.

Türkiye’nin, IŞİD’in İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda masum sivilleri hedef alan ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırının şokunu yaşadığı bir ortamda Kandil, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. O kadar ki KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dâhilinde yapılmıştır” iddiasını ortaya atacak kadar pervasızlaştırmıştır. Türkiye’yi itibarsızlaştırmak ve terörle ilişkilendirmek için gündemde tutulmaya çalışılan bu iddia,  Kandil’in planladığı bir projedir.   Hâlbuki Türkiye’ninIŞİD’le mücadelede İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması ve koalisyonun güçleri içerisinde bulunmasınamisilleme olarak IŞİD,  Türkiye’ye yönelik, (Musul Başkonsolosu ve çalışanlarının rehin alınması, Suruç, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’daki eylemler vb.)  çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir.

Hendek stratejisinde kitleleri savaşa ikna edemeyerek bir türlü istediği sonucu elde edemeyen Kandil, (ki KCK üst düzey yöneticilerinin halka yönelik bu yönlü serzenişleri basına yansımaktadır) Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi ile Mardin Nusaybin’deki direncini bahar aylarına kadar devam ettirmeyi planlamaktadır.

Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek çözüm sürecini sonlandıran Kandil; “devrimci halk savaşı stratejisi ve serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemişse de bunda başarılı olamamıştır. PKK’nın bu başarısızlığında en büyük pay, bu çağrılara itibar etmeyen bölge halkıdır. Devlet bunu iyi okumalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine “Öcalan” kozuna sarılmıştır.  “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor? Öcalan ile neden görüşülmüyor?” propagandası kendi tabanlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda görüyoruz. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddiaları boşa çıkartılmalıdır.