silah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
silah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2016 Perşembe

Almanya - PKK İlişkisi!...

Öcalan, İmralı tutanaklarında Almanya’nın PKK seviciliğini: Suriye’de iken Almanya Gizli Servisi’nden Lummer benimle görüştü. Bizden Almanya üzerindeki eylemlerin durdurulması istendi. Grumlent isimli gizli servis üyesi ile de görüştük. Konu hemen hemen aynıydı. Biz de bunun karşılığında Almanya’nın bize karşı daha yumuşak davranılmasını istedim. Ayrıca PKK üzerindeki yasağın kaldırılmasını istedim. Grumlent 1995 yılı yaz aylarında, Lummer ise 1996 yılı yaz aylarında benimle görüştüler. Onlarla birlikte bazı parlamenterler bunlardan birisi Steinbach’tır, gazeteciler ve yanlarında sosyal demokratlardan bir bayan parlamenter de vardı. Almanya ile ilk ilişkiler 1980’lerde işçilerle başladı. 1990’lardan sonra eylemlilik sürecine girildi… PKK konusunda kendi çizgisinde kadro yaratmak istiyor. En büyük Kürt nüfus ve kuruluşlar buradadır… Kendi çizgisinde olan Kürt örgütlerini desteklemeye devam edecektir. Yalnız PKK’ya değil Ortadoğu’ya açılım politikaları var. Almanya-ABD ve İngiltere ortaklaşa kollektif bir birlik olabilir” sözleriyle dile getirmişti. (https://hasanbalcibelgeleri.wordpress.com/2012/02/07/apdullah-ocalan-ifade-tam-metin/)

1980 sonrasında Avrupa’ya yerleşen PKK’nın, Avrupa ülkelerindeki en etkin faaliyet alanları Hollanda ve Federal Almanya olmuştur. 1980 sonrasında gerek Avrupa’da, gerekse dünyada çok hızlı ve köklü politik değişiklikler yaşanmıştır.  Avrupa ülkelerinin -özellikle Federal Almanya’nın- Türkiye ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarında PKK’ya özel bir rol biçilmiştir.

3 Ekim 1990 tarihinde iki Almanya’nın (Federal ve Doğu) birleşmesi,  Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991 tarihinde dağılarak iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk sonrasında, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesi, Türkiye ve Orta Doğu politikalarını yeniden şekillendirerek köklü değişikliklere gitmişlerdir. Sovyetler’in Avrupa’ya yönelik tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerinin de Türkiye’ye ilişkin politikalarında değişiklikler olmuştur. Bu siyasi ve politik değişiklikleri iyi değerlendiren ve Avrupa ülkelerinden açık açık destek gören PKK, Almanya ile birlikte Avrupa ülkelerinin tamamına yerleşerek, faaliyetlerine devam etmiştir.

Almanya, PKK için hep “özel” bir ülke olmuştur. Bunun nedeni de Almanya’nın PKK’nın Avrupa’daki ilk basın ve yayın merkezi olmasıdır. Kuruluşundan birinci konferansının yapıldığı 1981 yılana kadar kayda değer basın-yayın faaliyeti olmayan PKK, birinci konferansında alınan karar gereği, 1981 yılında Almanya’nın Köln kentinde bir dizgi tesisi satın almış “Serxwebûn” adıyla bir yayınevi kurmuştur. 1 Ocak 1982 tarihinden sonra bu yayınevinden aylık ve Türkçe olarak yayınlanan Serxwebûn dergisi -günümüze kadar yayını devam etmektedir- PKK’nın merkezi yayın organı olma rolünü üstlenmiştir.

Almanya, terör örgütü PKK ile ilgili olarak her dönemde, benzer politikalar izlemiştir. 1988-2005 yılları arasında başbakan olan Gerhard Schröder, önemli bir ortak olarak gördüğü Türkiye’nin kaygılarını dikkate almayan bir PKK politikası izlemiştir. PKK hâlihazırda Almanya’nın iç politikasında gündem olmaya devam etmektedir. Özellikle Sosyal Demokrat Partisi (SDP) ve Yeşiller Partisi içerisindeki etkinliği devam etmektedir.

Almanya’da PKK'ya yardım toplayan dernek, vakıf, enstitü görünümlü çok sayıda kuruluş bulunmaktadır. PKK’nın en büyük finansal kaynaklarının merkezinde yine Almanya vardır. Dernek görünümlü yardım merkezlerinin en önemlisi Ludwigshafen Kürt Kültür Derneği’dir.

PKK faaliyetlerinin Almanya’da resmen yasaklanmış olmasına rağmen, dernek, halk merkezi, kültür merkezi, enformasyon ve dayanışma merkezleri gibi örgütlenmeler; Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (Yek-Kom)  adıyla faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu faaliyetlerin birçoğu paravan dernekler tarafından da yürütülmektedir.

Almanya’nın PKK’ya örtülü desteğinin en önemli kanıtı, “ülkenin güneydoğusunda kullanmama şartı”yla Türkiye’ye sattığı Leopard 2 tanklarının kullanımına getirmiş olduğu kısıtlamadır. 1992 yılında gerçekleştirilen sınır ötesi harekâtta Almanya, “tankları Güneydoğu’da kullanamazsınız” demiş, Türkiye, dünyanın en iyisi olarak gösterilen bu tankları PKK terörüne karşı kullanamamıştı.

Almanya’nın PKK’ya silah ve mühimmat yardımında bulunduğu hep konuşula gelmiştir. Ve bunlar iddiadan öte haberlerdir. PKK’nın arkasındaki batılı güçler arasında sayılan Almanya, son olarak terör örgütü için aralarında 'Bunkerfaust' füzelerinin de bulunduğu son derece modern özel silahlar üreterek bunları Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne ait kargo uçakları ile bölgeye sevk etti.

Sevkiyatın güvenliği için Hollanda uçaklarını kullanan Almanya PKK’ya teslim ettiği silahların kod numaralarını da ordu envanterinin dışında tutmayı tercih etti. Buna rağmen silahların menşeini gizleme gereği duymayan Almanlar, Bunkerfaust (BKF) füzelerinin PKK’ya teslim edilen modellerinin başına 'DM-32' kod numarasını ekledi. Buradaki 'DM' ibaresi, 'Deutsches Muster' yani 'Alman modeli' anlamına geliyor. Almanya’nın bölgeye sevk ettiği silah ve mühimmatlar arasında son derece gelişmiş özel üretim, DM32 Bunkerfaust, Panzerfaust 3 (Pzf 3), Pzf 3 EX (DM10), Pzf 3 Alt Kaliber (DM18 / DM18A1), Pzf 3 UB (DM38), Pzf 3 UB-T (DM58), Pzf 3 (DM12 / DM12A1), Pzf 3-T (DM22), Pzf 3-BT, BKF (DM32) modelleri bulunuyor.” (http://www.haberler.com/almanya-dan-pkk-ya-ozel-uretim-roketatar-7661583-haberi/)

PKK terör örgütünün Almanya’daki tüm gösterileri ve diğer propaganda faaliyetleri açık şekilde örgütün sembolleriyle yapılsa da bu eylemleri yapan gruplara polis tarafından hiçbir müdahalede bulunulmamaktadır. 

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

30 Aralık 2015 Çarşamba

DTK’dan “Teslimiyet” Manifestosu!...

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgeden aklı selim yerine, hendek ve barikat siyasetine -ne yazık ki- tam destek çıktı.  Bu da sivil Kürt siyasetinin PKK şiddetine teslim olduğu manasına geliyor. 

Sonuç bildirgesinin “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan” ile başlayan ifadesine dikkat edildiğinde,  bu tarz bir söylemin Kemalist çevrelerin alışılageldik “ulu önder Atatürk”  şablonunun bir versiyonu olduğu görülecektir. Kemalizm’i örnek alan seküler HDP,  Kandil’i yönlendiren üst akılların plan ve politikalarını gerçekleştirmek için “Apo ve Apoizm’i” kalkan olarak kullanmaya başlamış, bu ve benzeri ifadeleri, kendilerini maskelemek için kullanmaktadır. Bu tür söylemler, tabandan gelen halk tepkisini aza indirgemek için özellikle kullanılan söylemler olarak da değerlendirilebilir. Bu da halk nezdinde kendi meşruiyetini kaybeden HDP'nin gayri meşru söylem ve taleplerini maskelemek için geliştirdiği bir dildir. “Önder” olarak gördükleri Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısına, “silah, hendek ve barikat” ile karşılık veren bir PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılarak bu ortama zemin hazırlayan bir HDP! 

“Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir” diyen bir akıl. Peki,  TBMM’yi sorunların çözümü için gören bu akıl, neden hâlâ PKK’nın “hendek ve barikat” stratejisine sahip çıkıyor? Ve yine, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” cümlesiyle sahiplenilmek istenen hendek siyasetinin, “siyasi statü” ile ne tür bir ilişkisi olabilir?

  -Siyasi statüyü, halk tarafından seçilmiş ve temsil rolünü üstlenmiş siyasetçiler kullanmıyor mu?  

-59 milletvekilli ile TBMM’de temsil edilen parti HDP değil midir?

-Bölgedeki üçü büyükşehir olmak üzere çok sayıdaki il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları HDP’nin elinde değil midir?

-Belediye kontrolündeki araç ve gereçlerle hendek kazıp, barikat kurmak mı siyasi temsiliyettir? Kimse boş heveslere kapılmasın.  Tüm “meşru” taleplerin temsil mekânı TBMM’dir.

 “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.” ifadeleri,  bildirgenin özeti mahiyetindedir. Ülke gündemini meşgul eden ve hâlihazırdaki  mevcut anayasaya aykırı olan; maddi-manevi, telafisi mümkün olamayacak mağduriyetlere yol açan, “şiddeti meşrulaştıran ve şiddete teşvik eden” bu sözler, alenen bir isyan çağrısıdır ve suçtur.  Ve bu çağrıyı “Türkiyelileşme” vaadiyle kurulan HDK-DTK felsefesine dayalı;  HDP içerisinde siyaset yapan, sivil (!) siyasetçiler yapıyor.

Bildirgede maddeler halinde sıralanan son bölüm, merkezi Kandil’de olan, PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden, “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”nin, Öcalan’ın 18 Ağustos 2010 Tarihli Avukat Görüşme Notu’nda açıklamış olduğu; altı ana maddeden oluşan  (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu) “Demokratik Özerklik” projesinin detaylandırılmış şeklidir.

(Detaylı bilgi için: KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-I http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-i.html  ve KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-II  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-ii.html  linklerine bakılabilir.)

Açıklanan sonuç bildirgesi sonrasında, BBC Türkçe servisine konuşan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkâri Milletvekili Selma Irmak,  bildirgedeki “özerk bölgeler oluşturulması” çağrısının ayrılık anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ederek büyük bir çelişkiye düşmüştür.  Irmak, “Şu an hendeklerin arkasında çok büyük bir öfkeyle, kızgınlıkla mücadele eden ve artık kopuşu da tartışmaya başlayan gençler konuşmaya başlayacak” diyerek, Türkiye’yi açıktan tehdit etmekten de geri kalmamıştır. Selma Irmak’ın kimi açıklamaları, “DTK Sonuç Bildirgesi”yle zıtlıklar içermektedir. Dolayısıyla, uluslararası  istihbarat örgütlerinin kontrolünde çok başlı bir yönetim sergileyen Kandil’den sonra, HDK bileşenlerinde de çok başlı bir yönetimin varlığı gün yüzüne çıkmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesi olarak açıkladığı şeyin, aslında KCK tarafından hazırlanan bir metin olduğu aşikârdır. 

Başta HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere, çok sayıda HDP’linin Kandil’in dayattığı “özyönetim, hendek ve barikat” stratejisinin anayasal suç olduğu bile bile meşrulaştırma çabalarına girmesi sonrasında haklarında hazırlanan savcılık iddianameleriyle, “sivil siyasetin de önü kesiliyor” bahanesiyle kendileri için yeni bir mağduriyet söylemi oluşturmayı amaçlamaktadırlar. Devletin, HDP’nin bu kirli oyununa gelmemesi gerekir.

Sonuç olarak, “Özyönetim, hendek ve barikat stratejisi inadı, HDP ve Kandil’de bölünmelere sebebiyet verebilir. Bölünmelerin Türkiye ve Kürtler açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur, bekleyip görmek lazım.

12 Aralık 2014 Cuma

Ben İnsan (mıy) ım?

Hiç düşündün mü?
Ben kimim ve neyim?
Kâinattaki eşsiz bir güzellik…
Ve bu muhteşem güzelliğin sahibi,
O Yüce Mimar’ın eseri, eşref-i mahlûkat.
Evet, en şerefli mahlûkat…
Peki,
Bu “şerefi” muhafaza edebiliyor muyum?
Allah’ın nazargâhı olan kalbi,
Rahmani yönde kullanmayan;
Nefis ve şeytana esir düşmüş bir zavallı…
Dünya lezzetlerine doymayan,
Kendi neslini, yaşadığı dünyayı yok eden,
En vahşi yaratıktan daha vahşi bir canlı

Bencilliğine ve arzularına yenik düşmüş,
Kibir ve hırsının kurbanı,
İşkence yapmaktan zevk alan,
Silahların mucidi, savaşların müsebbibi
Yeryüzünün katili bir canlı…
Yani insan.
Söyleyin?
Ben kimim?
İnsan(mıy)ım, neyim ve
            Nereden geldim, nereye gidiyorum?

Memdoğlu...














14 Kasım 2014 Cuma

ÇÖZÜM SÜRECİ VE BDP

Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracak en önemli muhataplardan biri şüphesiz Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’dir. BDP’nin izleyeceği yol çözüm için çok önemlidir. Eğer BDP inisiyatif belirleyip, “sorunun muhatabı benim” diyebilse,  çözümü  konuşmak daha da kolaylaşacaktır.
Çözüm sürecin önünün açılması için PKK, BDP ve kimi STK’lar üzerindeki baskılarından vazgeçmelidir. Kürt siyaseti, elinde silahı hazır bulunduran PKK’nın vesayetinden arınamadığı müddetçe başarılı olamaz. PKK, BDP’li belediyeler üzerindeki baskısına  son vermelidir.
BDP, silahı sigorta olarak görmemelidir; zira silah, Kürtlere yarardan çok zarar vermiştir ve vermeye devam edecektir.  PKK’nın 30 yıllık silahlı mücadelesi Kürtlere ne kazandırmıştır? Aksine, Kürtlere ve Türkiye’ye çok şey kaybettirmiştir.
BDP, Kürt etnisitesine dayalı politikalardan vazgeçmedikçe, belli bir kesime değil, tüm Türkiye’ye hitap etmedikçe -ve ona göre politikalar belirlemediği müddetçe- çözümün bir parçası olamayacaktır. Dünyada etnik milliyetçilik temelinde siyaset yapan hiçbir partinin amacına ulaştığı görülmemiştir.
İmralı ile Kandil, Kandil ile BDP arasında yaşanan ve son dönemlerde gün yüzüne çıkan çatışma, PKK’nın silahı bırakmak istememesinin sancılarıdır. Türkiye, kuruluşundan beri varlığını şiddetle hissettirmiş bir örgütün, demokratik siyasete dâhil edilmesinin zorluklarıyla boğuşuyor şu an.
2012 sonbaharında başlatılan çözüm süreci ile birlikte, 2013 yaz aylarında Türkiye ve bölgede çatışmalar olmamıştır. Bunun sonucunda PKK ve BDP tabanında belli bir zemin kayması olmuştur. Tehdit ve silah ile kazandığı zeminini kaptırmak istemeyen PKK, süreci durdurmakla tehdit etmeye başlarken, BDP’deki çözülme de gün yüzüne çıkmaya başlamıştır.
Bölge, demokratikleşme paketini büyük oranda olumlu karşılarken, Selahattin Demirtaş’ın son açıklanan demokratikleşme paketine yönelik; "bu paket açıklama ve yapılma biçimiyle, süreci bitirme üzerine inşaa edilmiştir… Paket süreci tehlikeye atmıştır" açıklaması tam da tezimizi doğrular niteliktedir.
Neden mi?
Çünkü BDP, bu açıklamasıyla “iradesizliğini”  bir kez daha kamuoyu ile paylaşmıştır. BDP, tabanını kaybetmemek adına, ucuz siyaseti tercih ederek,  PKK ve silahın gölgesinde siyasete devam etme niyetindedir.
Bunun sonucu olarak:
- Çözüm süreci ile birlikte yeni bir siyasi söylem bulamayan muhalefet partilerinde kısmi bölünmeler yaşanacaktır.
- Yerel seçimlerin yaklaşmasıyla, bu rahatsızlıklar daha da net olarak görülebilecektir.
- BDP’de yaşanan sıkıntı lokal değildir. Çözüm süreci ile birlikte paradigma değişikliğine gidememenin dışa yansımasıdır.
- PKK'nın Avrupa'daki medya sorumlularından Ferda Çetin'in 7 Ekim 2013 tarihli Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde BDP ile ilgili yayınlanan yazısı Avrupa’daki Kürt diasporasının da yaklaşımını ortaya koymuştur.
- Son demokratikleşme paketi, KCK içerisinde de sert tartışmalara neden olmuştur.
- Avrupa'daki Kürt diasporası ile BDP tabanının büyük bir kısmı PKK’nın yeniden silahlı eylemlere yönelmesini istememektedir.
- Kandil'de bulunan KCK'nın en etkili isimlerinden Sabri Ok'un, bu gelişmeler üzerine Avrupa'ya gitmesi muhtemeldir.
Vedat Bilgin’in ifadesiyle; “Kısaca, ‘Türkiye'nin bölünebileceğini’ söylemek, Türkiye'nin gücünü anlamamak, bu topraklarda temsil ettiği değerlere ve inanca yabancı olmak, millete inanmamak demektir.”
Kürt sorununun çözümü için tarihi bir dönemeçteyiz. Türkiye’de yaşayan herkes üzerine düşeni yapmalı, sorumluluklarını yerine getirmelidir. Sorunun çözümü için ele geçirilen bu fırsatı iyi değerlendirmelidir.
Türkiye, gündeminde daha çok demokrasi ve daha çok özgürlükler olan, dünyanın güçlü ve lider ülkesi olmalıdır. Bu günler yakındır.
Gelecek günlerin Türkiye’ye bayram  sevinci yaşatması temennisiyle, mübarek Kurban Bayramı’nızı kutluyorum.
Hep birlikte iyi ve güzel günlere...    
(Bu yazı ilk olarak 14 Ekim 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)