chp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
chp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2016 Perşembe

Ankara Saldırısı!

Terör, dün akşam Türkiye’nin kalbinde kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. Mesaisini tamamlayarak servis araçlarına binen, sivil, masum anne ve babalar hedef alındı. Onlar şehadet mertebesine ulaşırken, arkalarında onlarca yetim ve öksüz boynu bükük çocuk kaldı.  Bu vesileyle Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.

Güzel ülkemin, güzel insanları!

Terörle mücadele yöntemleri içerisinde, teröre karşı en büyük kalkan ve en etkili mücadele yöntemi iç barıştır, iç huzurdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak, iç huzurumuzu bozmaya yönelik her türlü fitneye mahal vermememiz gerekiyor. Sokaklarımıza hendek kazarak bizi birbirimizden koparmak isteyen uluslararası üst akılların maşalarının, kalplerimize de hendek kazmalarına müsaade etmeyelim. Ülke olarak uluslararası derin odaklarca desteklenen yeni terör şebekelerinin saldırılarıyla karşı karşıyayız.  Artık yüz yüze kaldığımız tehlikenin büyüklüğünün farkına varalım.

Patlamanın Ankara'nın kalbinde -TBMM'ye beş dakikalık mesafede- ve trafiğin yoğun olduğu akşam saatlerinde, Genel Kurmay ve Kuvvet Komutanlıklarının bulunduğu İnönü Bulvarı’nda meydana gelmesi oldukça düşündürücüdür.

Ankara’daki saldırının şekline ve yöntemine bakıldığında, bu saldırının; “hadi, Ankara’ya saldıralım, bomba patlatarak insanları öldürelim” denilecek çapta küçük olmadığı, sadece bir terör örgütünün planından ziyade, uluslararası derin akıllar tarafından uzun bir müddet üzerinde çalışılmış, planlanmış, geniş kapsamlı bir eylem olduğu görülmektedir.  

Eylemin şekline ve zamanlamasına bakıldığında, saldırı öncesinde eylemi planlayan odakların, eylemi gerçekleştirdikleri bölgede günlerce keşif çalışması yaptıkları sonucu ortaya çıkıyor. Saldırının gerçekleştirildiği İnönü Bulvarı üzerinde onlarca mobese kamerası dışında, devlet kurumlarına ait çok sayıda güvenlik kameraları da bulunmaktadır. Buna rağmen, hedef alınan askeri servis araçlarının çıkış saatleri, çıkıştan sonraki trafik ışıkları, güzergâh üzerindeki cadde ve sokak çıkışları çok iyi bir şekilde hesaplanmıştır. Tüm bu bilgiler de günleri, hatta haftaları bulabilen keşif çalışmaları sayesinde ancak elde edilebilir.

Emniyet birimleri, 28 insanımızın öldüğü, 61 vatandaşımızın yaralandığı bu elim saldırıyı gerçekleştiren teröristin Suriye uyruklu Salih Necar olduğunu açıkladı. Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerle ülkemize giriş yaptığı anlaşılan teröristin, yalnız başına bu eylemi gerçekleştirmeyeceği herkesin malumudur. Emniyet birimleri tarafından, saldırının aydınlatılmasına yönelik gerekli çalışmaların yapıldığı muhakkaktır. Ancak bu teröristin:

-Hadi, İzmir’den araç kiraladığını kabul edelim. Peki, araca yerleştirilmek üzere bu miktarda patlayıcıyı kim/kimlerden ve nereden temin etti?

-Aracın Ankara’ya getirilmesinde hangi güzergâhı izledi?

-Ankara’da kim ya da kimler ile ilişkiye geçti?

Bu soruların cevaplarının bir an önce bulunması, benzer saldırı planlarını deşifre etmek ve saldırıları engellemek açısından oldukça önemlidir.

Bu saldırıyla:

-Türkiye’nin bölgesinde belirleyici güç olma politikalarının önü kesilmek istenmiştir.

-Türkiye’nin dikkat ve enerjisinin, bölgeden iç politikalara indirgenmesi hesaplanmıştır.  

-Hendek stratejisinden istediklerini elde edemeyen uluslararası üst akıllar, bu ve benzeri saldırılardan medet ummaktadırlar.

-Saldırı faili teröristin, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nin silahlı unsuru YPG ile ilişkisi olabileceği değerlendirildiğinde -ki YPG’nin uluslararası istihbarat teşkilatlarının etkisi altında olduğu da göz önünde bulundurulduğunda- eylemin planlayıcısı olarak Rusya ve gizli haber alma teşkilatı KGB’nin olabileceğini düşünenlerdenim.

Bu ve benzeri saldırıların olabileceği değerlendirilmiş olmasına rağmen, hâlâ birileri, devletin kalbini hedef alabiliyor ve bu kadar büyük çapta bir eylem gerçekleştirebiliyorsa, istihbarat birimleri de ciddi bir özeleştiri yapmalıdırlar.

Saldırının sebebiyet verdiği acı kadar, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin, (AK Parti, CHP ve MHP) teröre karşı imzaladıkları; "Birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik insanlık dışı terör saldırılarını şiddetle kınıyoruz. Terör ve şiddet hiçbir zaman hedefine ve amacına ulaşamacayacaktır" ifadelerinin yer aldığı ortak metne HDP’nin imza vermemesi çok daha acı vermiştir.

HDP, hâlâ bir Türkiye partisi midir?

2 Kasım 2015 Pazartesi

Perdenin Ardındaki Hakikat...

       Türkiye bir seçimi daha geride bıraktı. 1 Kasım seçimi, sonuçları itibarıyla Türkiye demokrasi tarihinin en önemli seçimine sahne olmuştur. 7 Haziran seçiminden beş ay sonra gerçekleştirilen 1 Kasım seçim sonuçlarının, 7 Haziran’a göre çok farklı olması; ülkedeki siyaset bilimciler ve sosyologlar için yeni araştırma sahası açmıştır.

         7 Haziran seçiminden sonra ülkenin hükümetsiz kalmama adına, bir koalisyon hükümetinin kurulabileceğini, erken bir seçimin Türkiye için “lüks” olduğunu dile getirenlerdendim. 1 Kasım seçim sonucu, bizim de bu konuda yanıldığımızı kanıtladı.

AK Parti’nin  1 Kasım’daki seçim zaferindeki en büyük pay, her şeye rağmen büyük bir risk alarak AK Parti’yi seçime ikna eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aittir. 1 Kasım, Erdoğan’ın siyasi öngörüsünün bir sonucudur.

1 Kasım seçim sonucu değerlendirildiğinde:

-Seçime katılım beklentilerin üzerinde (%86.2) gerçekleşmiştir. Ki bu beş ay içerisinde seçime giden bir ülke için yüksek bir orandır.

-1 Kasım, bir genel seçimden ziyade, bir “referandum” niteliği taşıyordu, ve seçmen buna göre oy kullanmıştır.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim meydanlarına inmeyerek ön plana çıkmamış olması, seçimi müspet yönde etkilemiştir.

-Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 1 Kasım seçim zaferi ve başarısı, AK Parti’deki lider tartışmalarına son noktayı koymuştur.

-7 Haziran’da seçmenden aldığı mesajı iyi değerlendiren AK Parti -tabir yerindeyse- şapkasını önüne kaymuş, 7 Haziran’dan gerekli dersleri çıkartarak aday listelerinde büyük bir değişikliğe (% 40 oranında) gitmiş olması, sandığa olumlu yönde yansımıştır.

-7 Haziran’da AK Parti’den uzaklaşan inançlı Kürtlerin büyük bir kesimi, 1 Kasım’da yeniden AK Parti’ye oy vermiştir.

-Geçmiş seçimlerde vaatleriyle seçmenden oy alan AK Parti’nin 1 Kasım seçim beyannamesinin de, seçmenin tercihinde olumlu katkıda bulunmuştur.

-Etnik siyaseti (MHP-HDP) tercih eden siyaset dili kaybetmiştir. Türkiye tercihini bir kez daha “istikrar”dan yana kullanmıştır.

-Silahlı eylemlerine başlamasıyla birlikte, sırtını  PKK’ya dayadığını açıklayan HDP, seçimin en büyük kaybedeni olmuştur. Bu sonuçlara göre HDP özeleştirisini Kandil’e değil, halka vermek zorundadır.

-Her şeye “hayır” –hayır’a da hayır- diyerek, siyaset literatürüne “hayır”ı armağan ederek, hayırlı bir genel başkan olduğunu kanıtlayan  sayın Devlet Bahçeli kaybetmiştir.

-Mevcut sonuçlara göre, muhalefetin önünün açılması için; muhalefet parti liderlerinin vakit kaybetmeden istifa etmeleri gerekir.

-Seçim sonuçlarının en önemli sonucu: Millet bölünmeye karşı durarak, yedi düvele "biz bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz" haykırışıdır.

-1 Kasım seçim sonucu, buzdolabında bekletilen “Çözüm Süreci”nin, bekletildiği yerden çıkartılarak, kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini gösteriyor.

-1 Kasım seçim sonucu, yeni bir anayasanın yapılmasını zorunlu hale getirmiştir.

-Seçim sonucunu yüzde yüz oranında doğru olarak, seçim anketleri değil; "evet" mührünün bulunduğu “perde arkası” vermiştir.

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin, Türkiye'mize hayırlı ve uğurlu olsun.

22 Ekim 2015 Perşembe

PKK’nın Eylem(sizlik) Kararı ve 1 Kasım!...

Ankara’nın kalbine bombalı saldırıların yapıldığı 10 Ekim 2015 günü KCK-Kandil, eylemsizlik kararı aldığını açıkladı(!) PKK, eylemsizlik kararına rağmen dün Hakkâri'ninYüksekova ilçesi Dağlıca bölgesinde üç askeri şehit etti, biri ağır; yedi askeri de yaraladı. Eylemsizlik kararı almasına rağmen, şehit haberlerinin geliyor olması, PKK’nın barış konusundaki samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha açığı çıkarmıştır.

Alınan eylemsizlik kararına rağmen, PKK’nın silahlı faaliyetlerine devam etmesinin izahatı nedir?

-Uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde bulunan Kandil’deki güç çatışması olanca hızıyla devam etmektedir.

-Geçmişte bu tür taktiksel manevralar yapan PKK, kış örgütlenmesi hazırlıklarını tamamlamaya çalışmaktadır.

-Türkiye kamuoyuna 1 Kasım seçimi öncesi şirin görünerek, çatışmaların tarafı olmadığı algısını oluşturmak istemektedir.

KCK’nın eylemsizlik ilanı, 1 Kasım seçimine yönelik stratejik bir manevradır. 7 Haziran seçimi öncesi ev ev dolaşarak (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde) bölge insanını HDP’ye oy vermesi için tehdit eden PKK, 1 Kasım seçiminde de aynı başarıyı elde etmek için bir kez daha eylemsizlik kararı almıştır.

Yurt dışındaolan birçok seçmenin, seçmen listelerinde yer aldığı, bölgeden gelen iddialar arasında. Bir başka iddia ise eylemsizlik kararından hemen sonra, PKK’nın halkı baskı ve tehdit ile HDP’ye oy vermeye zorladığı yönündedir. (7 Haziran’da çok sayıda mükerrer oyun kullanıldığı ve çok sayıda seçmenin PKK tehdidi nedeniyle açık oy kullandığı bilinmektedir.)

PKK’nın silahlı eylemlerine başlamasıyla birlikte huzur ve güven ortamını kaybeden ve ekonomik olarak tükenme noktasına gelen bölge, “Çözüm Süreci”nin devam ettiği günleri mumla aramaktadır. Bölgede büyük bir karamsarlık yaşanmaktadır. Korku, ümit ve beklentiler, kısaca her şey 1 Kasım’a endekslenmiş durumda. 1 Kasım’da bölgenin seçim tercihlerinde bir değişiklik olur mu? 7 Haziran seçimi öncesi gibi olmasa da 7 Haziran sonrası gibi olmayacağı kesin. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte:

1- PKK’nın yeniden silahlı eylemlere yönelmesi,

2- Hüda-Par’ın seçime girmeyeceğini açıklaması,

3- AK Parti’nin aday listelerinde büyük bir değişikliğe gitmesi,

4- 7 Haziran’da AK Parti’den uzaklaşan inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin 1 Kasım’da tercihini bir kez daha AK Parti’den yana kullanacak olması gibi sebepler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’nin gündemi ve beklentisi PKK’nın eylemsizlik kararı alması değil, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini açıklaması ve Türkiye içerisindeki silahlı unsurlarını sınır dışına çıkarmasıdır. PKK’nın bu yönde alacağı bir karar sonrası, önce askıya alınan, daha sonra buzdolabına konulan “Çözüm Süreci” yeniden gündeme gelebilir.

Beklenti ve temennimiz, 2 Kasım sabahı tek başına bir iktidar yönünde. Ama göstergeler 7 Haziran sonra bir tabloyu da göstermiyor değil. 1 Kasım seçiminde AK Parti’nin  yüzde 43.5-44.5, CHP’nin yüzde  27-28, MHP’nin yüzde 15-16, HDP’nin yüzde 11.5-12.5 oranlarında bir oy alabileceklerini öngörmekteyim.

1 Kasım seçiminin ülkemize istikrar, huzur ve güven getirmesini temenni ediyorum.

Barış ile kalın.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)   

27 Ağustos 2015 Perşembe

MHP’nin Siyasi Manevraları!...

7 Haziran’dan sonra çıkan siyasi tablodan bir koalisyon hükümeti çıkar mıydı? Bence evet. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, AK Parti’nin yapılacak erken seçimde kendisini, yeniden ve tek başına iktidara gelebileceğine inandır(ıl)mış olmasıdır.

Siyasi literatürümüze  “istikşafi görüşmeler” tabirini dâhil eden AK Parti’nin CHP ile gerçekleştirdiği görüşmeler, kamuoyunda hükümetin kurulabileceği yönünde beklentilerin oluşmasına neden oldu. Bir ay boyunca bol çay içmeyle geçen karşılıklı görüşme trafiği.

Sonuç? 1 Kasım’da yine sandık başına.

1999 genel seçiminde TBMM, bugünkünden çok daha farklı ve renkli bir tablo ile karşı karşıya kalmıştı. DSP 136, MHP 129, FP 111, ANAP 86, DYP 85 ve bağımsızlar da 3 sandalye kazanmışlardı. Hükümet kurma görevi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından seçimden 1. parti olarak çıkan DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e verilmişti.  MHP yöneticilerinin dahi beklemediği bu seçim başarısı Bahçeli’yi koalisyon alternatiflerinin kilidi konumuna getirmişti.

Kamuoyundaki beklentilerin aksine, Demirel’in de devreye girmesiyle, medya, sermaye ve  -açık açık ifade edilmemiş olsa da- askerin beklentisi DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinden yanaydı.  Bahçeli’nin “FP ile DYP’nin bu dönem dinlenmeleri lazım” çıkışı, düşünülen koalisyon hükümetinin kısa bir zamanda oluşturulabileceği yönündeydi.

DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit’in tarihe “Rahşan Hanım krizi”  olarak geçen ve MHP’ye ithafen söylediği “Eli kanlı katillerle hükümet kurulmasını içimize sindiremeyiz” çıkışıyla, her şey altüst olmuştu. Bahçeli’nin, Rahşan Hanım’ın “özür dilesin” şartına Rahşan Ecevit’in, ”MHP’yi kastetmedim”  yanıtı ve askerin de devreye girmesiyle kriz aşılmış, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti kurulmuştu.

1999 genel seçim sonucunda DSP’ye kucak açan Sayın Bahçeli, 7 Haziran seçimi gecesi, partisinin içerisinde yer almadığı muhtemel koalisyon seçeneklerini sıralamış, “Böyle bir koalisyon içerisinde MHP şerefi ve haysiyetiyle, ilkeli ve dürüst davranışıyla çok güzel ve mecliste denetimi görev alan bir ana muhalefet görevini almaya hazırdır. Bunların hiçbirisinden sonuç alınamıyorsa, en erken seçim ne zaman olacaksa o zaman da seçim olur”  sözleriyle muhtemel bir AK Parti-MHP koalisyon seçeneğini ortadan kaldırmış oldu.

Başbakan Davutoğlu’nun kendisiyle gerçekleştirdiği koalisyon görüşmelerinde de çok sert bir tutum sergileyen Bahçeli, dört şartlı kırmızı çizgileri ile tüm koalisyon çabalarını boşa çıkardı.

Bahçeli, “AKP’nin en uygun koalisyon partneri hiç kuşkusuz HDP’dir. Bu iki partinin toplam milletvekili sayısı 338 olup süreçle ilgili hedef ve politikaları hayata geçirmek yeterlidir” sözüyle bu ortamda ironi yapmayı da ihmal etmedi.

Başbakan Davutoğlu’nun hükümet kurma görevini iade etme ihtimali belirdiğinde Sayın Bahçeli, “MHP oluşacak seçim hükümetine katılmayarak herhangi bir üye vermeyecektir. Türkiye seçimlerin tekrarlanmasıyla karşı karşıya kalmıştır. 45 günlük sürede hükümet kurulamadığı takdirde, Cumhurbaşkanı’nın sorumluğu aktif hale gelecektir” sözleriyle dikkat çekti.

Bahçeli, yapmış olduğu siyasi manevralarla AK Parti’de gedik açmaya hazırlanırken, seçim hükümeti için kendisine gelen bakanlık teklifine “evet” diyen Tuğrul Türkeş, Bahçeli’nin MHP’sinde büyük bir gedik açmıştır. Tuğrul Türkeş, vermiş olduğu cesur karar ile Bahçeli’nin muhtemel “AK Parti HDP ile hükümet kurdu” argümanını boşa çıkarmıştır.

Sayın Bahçeli!

Sadece muhalefet olsun diye, halktan yüzde 52 oy almış ve Türkiye’nin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanına, “Erdoğan haysiyetli değildir. Ailesi ve şahsından başka kimseyi düşünmemektedir” diyerek hakaret etmeniz, MHP terbiyesi ve ilkelerine aykırı değil midir? Yine Başbakan Davutoğlu’nu tahkir etmeniz, ne size ne de MHP’ye bir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir.

Peki, 1 Kasım’da mevcut siyasi tabloda bir farklılık olur mu? Mümkündür, çünkü burası Türkiye! 

13 Temmuz 2015 Pazartesi

HDP’nin Yükselişinde Gezi’nin Etkisi!...

27 Mayıs 2013 tarihinde başlayan Taksim-Gezi olayları Türkiye için bir milattı. O gün Gezi’de başlayan Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı 7 Haziran seçiminde (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim meydanlarına inmesiyle ki bence yanlış bir tercihti) doruk noktaya ulaştı.

Devlet, Gezi olaylarını maalesef doğru okuyamadı. Evet, Taksim-Gezi olaylarının bir provokasyon olduğu tartışma götürmez bir hakikattir. Yapılmak istenen şey Taksim’i yayalaştırma çalışmalarıydı ama birinci derecede sorumlu ve yetkili olanlar, yapmak istediklerini halka doğru olarak anlatamamış, bunu fırsat olarak gören “Erdoğan ve AK Parti karşıtları” (uluslararası derin güçler, iktidardan rahatsız olan sağcı, solcu, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, vb. marjinal gruplar) Taksim Meydanı’nda bir araya gelmişlerdi.

Türk bayrakları yerine Atatürk resimleri, Öcalan posterleri, PKK bayrakları, yasadışı terör örgüt flamaları ile “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarıyla protestolara katılan ve kimi çevrelerce “Gezi ruhu” olarak adlandırılan kitlenin büyük çoğunluğunun 7 Haziran’da HDP’ye oy verdiğini düşünüyorum. Tek ortak noktaları “Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı” olan,  HDP’li yetkililerin “emanet oylar” diye nitelendirdiği  “Gezi ruhu” ile HDP arasındaki doku uyuşmazlığı çok yakında gün yüzüne çıkacaktır.

O dönem, Öcalan’ın, “Direnişi anlamlı buluyorum ve selamlıyorum... Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı” mesajıyla Gezicilere mesafeli yaklaşan Selahattin Demirtaş, 6-7-8 Ekim Kobani’yi protesto eylemlerindeki sorumluluğuyla “Gezi güruhu”nun takdirini kazanmıştı.

HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 7 Haziran seçimi öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ithafen“Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı ve diğer Eşgenel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın, Türkiye’nin Batı illerindeki mitinglerinde “7 Haziran seçimi, Gezi’de yarım bıraktığımız işi tamamlama olacak” sözü, Gezi eylemlerine katılan çevrelerin oluşturduğu BHH’yi (Birleşik Haziran Hareketi) cesaretlendirmiş, bu cenahın oylarını HDP’ye vermesiyle sonuçlanmış ve HDP’nin Meclis’e girmesinde önemli rol oynamıştır.

Gezi güruhunun Erdoğan ve AK Parti karşıtlığını anlaşılabilir bulsam da HDP’ye oy vermiş dindar Kürt kesimin AK Parti karşıtlığına bir anlam veremiyorum. Cumhuriyet Türkiyesi’nin Kürtler açısından en şeffaf iktidarı olan ve birçok demokratik kazanımlarını bu iktidar dönemlerinde elde eden dindar Kürtlerin AK Parti’ye kırmızı kart göstermesini tarih not edecektir.

7 Haziran seçiminde bölgedeki dindar Kürtlerin büyük bir çoğunluğu “Çatışmalar başlamasın, bölgedeki huzur ortamı devem etsin” düşüncesiyle HDP’ye oy verdiler. KCK’nın “ataşkesi sonlandırdık” açıklaması, öncelikle bu seçimde HDP’ye oy vermiş dindar Kürtler üzerinde hayal kırıklığı yaşatacaktır.

Gezi ve sonrasında meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, 7 Haziran seçimleri ise toplumsal ayrışmayı daha da derinleştirmiştir.

Bu ayrışmanın sonucu, kurulması düşünülen AK Parti-CHP, AK Parti-MHP koalisyon hükümet formüllerinde gizlidir. AK Parti, CHP ve MHP’nin; HDP’li bir koalisyon seçeneğini telaffuz etmemeleri ve HDP’li bir koalisyonun içerisinde olmayacaklarını açıklamaları, toplumdaki ayrışmanın ve kutuplaşmanın derinliğini göstermektedir. Türkiyelileşme iddiasındaki HDP’li siyasetçiler, toplumun büyük bir kesiminin neden HDP’li bir koalisyon seçeneğine hazır olmadığını anlayışla karşılamalı, toplumun çekincelerini ortadan kaldıracak yeni bir siyasi dil oluşturmalıdırlar.

Elbette silahlı bir PKK ile arasına mesafe koy(a)mamış, toplumun büyük kesiminin çekincelerini ve korkularını giderememiş bir HDP, Meclis’teki diğer partilerin koalisyon seçenekleri arasında yer almayacaktır.

Taksim-Gezi olaylarında Kürtleri sokağa indiremeyen toplum mühendisleri, 7 Haziran seçiminde “Gezi ruhu” olarak adlandırılan kesim ile “Erdoğan ve AK Parti karşıtı” inançlı Kürtleri HDP’de buluşturmayı başarmışlardır.

Salt Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı nedeniyle geçici körlük yaşayan, hergün HDP ve Kandil’e güzellemeler dizen Kemalist, ulusalcı, liberal, paralelci yazar ve çizerlerin; KCK’nın “Ateşkesi sonlandırdık” açıklamasından sonra da devam eden baraj inşaatlarını durdurmadığı ve çatışmasızlık ortamının sona ermesine neden olduğu gerekçesiyle devleti suçlamaya devam edeceklerini düşünüyorum.

 Her fırsatta devleti suçlayan kesimler!

Kaçak elektrik kullanan, elektrik borcunu ödemeyen, elektriği kesilince yolu işgal eden, “barajlar hedefimizdir, ateşkes sona ermiştir" diyen KCK'ya da söyleyecek bir sözünüz olsun. 

9 Temmuz 2015 Perşembe

Erken Seçim Gerekli mi?...

Maalesef Türkiye’de her şey siyasallaşmış/siyasallaştırılmış vaziyette. İşçinin ve emekçinin hakkını savunması gereken sendikalar, siyasi partilerin arka bahçelerine dönüşmüş. Halkı doğru bilgilendirme görevi bulunan medya kuruluşları, tarafgirlikte futbol seyircisine şapka çıkartacak seviyeye ulaşmış. Ülkenin nabzını yoklamak için kurulmuş olan araştırma şirketleri,  siyasi partilerin birer şubesi haline dönüşmüş…

Seçimin üzerinden bir ay geçti. TBMM Başkanı’nın seçilmesinin ardından, Meclis yönetiminin de oluşmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümet kurması için -teamüller gereği- Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yeni hükümet kurma görevi vermesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetin şekillenmesinde de etkin rol oynayacağını tahmin ediliyor. Sayın Erdoğan’ın kuruluşunda aktif rol alacağı bir koalisyon hükümeti, uzun ömürlü olmayacaktır. Kimi çevrelerin “Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yavaşlatmaya çalışarak erken seçim zemini hazırlıyor” iddialarını gerçekçi bulmuyorum. Sayın Erdoğan erken bir seçimin risklerini de okuyabilecek,  görebilecek bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

AK Parti’li birçok siyasetçinin, Türkiye’de bugüne kadar kurulmuş koalisyon hükümetlerinden sonra, koalisyon ortaklarının tek başına iktidar olamadıklarının farkında ve bilincinde olduklarından, koalisyon yerine; erken seçim ihtimaline sıcak baktıkları iddia ediliyor. Temennimiz 45 günlük yasal süre içerisinde yeni hükümetin kurulması yönünde. Şayet bu süre zarfı içerisinde hükümet kurulamadığı takdirde anayasa gereği 90 gün sonra Türkiye yeniden sandık başına gitmek zorunda kalacaktır.

Meclis’te hükümet oluşturulamayacak bir tablo görünmüyor ama AK Parti’siz bir hükümetin kurulma ihtimali de bulunmuyor. TBMM Başkanlık seçimi bunun en güzel örneği. Meclis Başkanı seçiminde ittifak edemeyen üç muhalefet partisinin, AK Parti’siz bir hükümet formülünde ittifak edebilecekleri ise ihtimal dışı. Mevcut şekliyle hükümet çıkaramayan TBMM ise itibar kaybına uğrayacaktır.

Kimi araştırma şirketlerinin “bugün seçim olsa” anketleri,  Türkiye gerçekleriyle bağdaşmıyor. Aynı araştırma şirketlerinin 7 Haziran seçimden önce yaptıkları değerlendirmeler, manipülasyondan öteye gitmemiş, hem kamuoyunu hem de siyasi partileri büyük bir yanılgıya düşürmüştü. Muhtemel bir erken genel seçimde, Türkiye; bugünkü tablodan çok farklı bir tabloyla karşılaşmayacaktır. Kısmi bir oy artışı elde etse de AK Parti’nin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaşacağını sanmıyorum.

Erken seçim ihtimalini devre dışı bıraktığımızda, ortada AK Parti-CHP ya da AK Parti-MHP koalisyon ihtimalleri duruyor. “AK Parti-CHP Koalisyonu mu?” başlıklı yazımızda, “Türkiye’nin öncelikli politikaları göz önünde bulundurulduğunda devlet tecrübesi olan CHP ile kurulacak geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kısa ve orta vadede bir istikrarı da beraberinde getirebilecektir.” demiştik. Bugün de aynı noktadayım. Ve seçimden sonra iç ve dış politikada yaşanan gelişmelere bakıldığında, önümüzdeki sürecin bir AK Parti-CHP koalisyonuyla atlatılmasının Türkiye için doğru bir tercih olacağını gösteriyor.

Seçmen, muhtemel bir erken seçim durumunda, ülkeyi hükümetsiz bıraktıkları için  Meclis’teki mevcut siyasi partilere tavır alarak daha farklı tercihlere yönelebilir. Seçmenin Meclis’teki siyasi partileri cezalandırma adına kullanacağı tercihlerden de tek başına bir iktidarın çıkması mümkün görünmüyor. Hükümetsiz bir Türkiye’de başta siyasi istikrarsızlık olmak üzere, ekonomik istikrarsızlık da baş gösterecektir. 

Bugün Yunanistan’da yaşanan sorunlar siyasi istikrarsızlıkla başladı. Ülkedeki siyasi istikrarsızlık beraberinde ekonomik istikrarsızlığı ve iflası getirdi. Türkiye olarak -1990’lı yıllarda benzer şartlarda yaşadığımızı geriye dönüp hatırlarsak- Yunanistan’dan çıkarmamız gereken çok büyük dersler vardır.

Evet, erken seçim de demokrasinin bir gereğidir. Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar” gibi çözüm gerektiren sorunları varken, siyaset kurumu ve siyasetçilerin hissiyatlarına yenik düşmeden, küskünlük ve alınganlık göstermeden, siyasi kazanç ve menfaat hesaplarını devre dışı bırakarak hareket etmeleri gerekir.

Türkiye’nin, yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…


16 Haziran 2015 Salı

Çözüm Bekleyen, Çözüm Süreci!...

Seçimin üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen, TBMM’de temsil hakkı elde eden siyasi partilerin yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda, halkın tercihlerinin doğru okunmadığına şahit oluyoruz. Millet, siyasi partilere “egolarınızın tatmini için birbirinizle horoz dövüşü yapın” demedi, “her şeye rağmen bu ülkeyi hükümetsiz bırakmayın” dedi.

Ana muhalefet partisi CHP, seçimin tartışmasız galibiymiş gibi yüksek perdeden uçmaya devam ederken,  temel stratejilerinde hiçbir zaman iktidar olmayı hedef almamış ama her dönem “devlet” ile var olmayı hedeflemiş MHP’nin Sayın Genel Başkanı Devlet Bahçeli, şimdiden AK Parti’ye tüm kapıları kapatmış görünüyor. Seçim gecesi kendisine yönelen “emanet oylar”ın bilinci ile hareket eden, sonrasında Kandil’den yediği şamarın etkisiyle bu söyleminden vazgeçen ve seçimin en büyük kazananı olan HDP ise ne yapacağını bilemez (İmralı-Kandil ve ABD arasında sıkıştığından) bir vaziyette ülkem insanına şirin görünme gayretine devam etmekte.

AK Parti cenahından seçim sonuçlarına ilişkin en çarpıcı değerlendirmeyi parti sözcüsü Beşir Atalay yaptı. Atalay katıldığı bir televizyon programında, “Çözüm sürecinde seçim nedeniyle frene basılması, Doğu ve Güneydoğu’daki oy kaybında bir faktör olabilir mi?” sorusuna, “Bunu ben bir faktör olarak görüyorum. Bu, hükümetimizin bir politikasıdır, bunu bir yana bırakıyorum. Bunu bir parti sözcüsü olarak değil de şahsi bir görüş olarak söylüyorum. Doğrusu her şey planlanmış ve giderken, artık neredeyse silah bırakmayla ilgili son adımlara doğru gelinirken, seçim öncesi o sürecin bir anlamda seçim sonrasına erteleniyor gibi bir hava verilmesi ya da durdurulması burada faktörlerden biri olmuştur” diyerek, doğru bir tespitte bulundu.

29 Nisan 2015 tarihli, “Askıdaki Çözüm Süreci” başlıklı yazımızda, sürecin askıya alınmasının kaybedeninin AK Parti olacağını: “AK Parti iktidarı, kendisinin başlatmış olduğu ‘Kürt Sorunu’nu çözme gayretini nihayete erdirmez/erdiremezse, özellikle bölgede illerinde yaşanacak bir hayal kırıklığının da müsebbibi olacaktır. Öteden beri ‘AK Parti Kürtleri oyalıyor’ tezi bir nevi doğrulanmış ve karşılık bulmuş olacaktır. Bu bahane üzerinden yaşanılacak muhtemel olaylar, sadece olayları başlatanlar ile sınırlı kalmayacak, bu süreci selametle sonuçlandıramayan AK Parti’yi de olumsuz yönde etkileyecektir.” ifadeleriyle dile getirmeye çalışmıştık. Yine defaatle “sürecin uzamasının Kandil’in lehine sonuçlar doğuracağı” ikazında da bulunmuştuk. Sürecin askıya alınmasından sonra, devlet cenahından Öcalan ile bir görüşmenin olup olmadığı meçhulümüzdür.

“HDP'nin barajı geçeceğini ben düşünmüyorum, şu anda yüzde 7 civarlarında görünüyorlar. Bunu ittirme, şantajlarla ya tutarsa diye oynuyorlar ama bu çok sağlıklı bir anlayış değil" diyen ve HDP’nin yüzde 13 oy almasıyla siyasi bir fiyaskoya imza atan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan; "HDP, PKK'ya silah bırakma çağrısı yapsın" diyerek “Çözüm Süreci”nden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak, ikinci bir fiyaskonun mimarı olmuştur. Bir siyasetçi, siyaseten rakibi olan partiye ilişkin yüzde yüz yanılacak bir öngörüde bulunabiliyorsa, ülke ve millet için neler öngörmez ki. Sayın Akdoğan, HDP’nin PKK’ya silah bıraktıracak güç ve iradesinin olamayacağını bilmiyor mu? HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise "Silahlar konusunda çağrı yapacak olan Öcalan’dır ve o da İmralı’da bekliyor" açıklamasıyla Akdoğan’a nispet yaparcasına bir cevap veriyordu. Sayın Demirtaş! Öcalan, 21 Mart Nevruzu’nda PKK'ya silahsızlanma kongresi çağrıyı yapmamış mıydı?

HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın çağrısından sonra eline sazı alan KCK, "Türkiye'nin demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü isteyen çok farklı kesimler ve bireyler HDP içinde yer almaktadır. Dolayısıyla böyle bir çağrıyı HDP yapamayacağı gibi, mevcut İmralı koşullarında bulunan Önder Apo’nun da böyle bir çağrıyı yapması mümkün değildir" diyerek bir taş ile iki kuş vurmayı hedeflemiştir. Çözüm konusundaki en büyük otoritenin İmralı olduğu söyleyen Demirtaş hizaya sokulmuş,  silah bırakma şartı olarak Öcalan’ın serbest bırakılması dillendirilmiş, bununla da HDP tabanına “iddia edildiğinin aksine biz başkanlığa bağlıyız, onun özgürlüğü olmadan silah bırakmayız” (mevcut şartlarda serbest kalması mümkün görünmüyor) denilerek, tabandaki kafa karışıklığı giderilmek istenmiştir. Oysa arka planda,  sürecin en önemli aktörlerinden olan Öcalan, usulca devre dışı bırakılmaya çalışılmıştır.

Batı’nın (özellikle de ABD’nin) Orta Doğu’daki yeni stratejik ortağı olan PKK, bölgedeki etkinliğini arttırmaya devam ediyor. ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin hava operasyonları desteğiyle Suriye’nin Tel Abyad kentinin de IŞİD’den temizlendiği iddia edilmekte. Tel Abyad’ın PKK’nın Suriye yapılanması YPG’nin kontrolüne geçmesiyle Suriye’nin batısındaki Cizre kantonuyla, doğusundaki Kobani kantonu coğrafi olarak birbirine bağlanacak, sonuç olarak; ABD’nin bölgedeki ikinci bir Kürt Devleti kurma projesi hayat bulmuş olacaktır.

Son dönemlerdeki politikalarıyla Barzani’yi ikinci plana iten ABD, bu planıyla Türkiye üzerinden dünyaya dağıtılan Kürt petrolünün Akdeniz’e indirecek alternatif yeni güzergâhlar açmaya çalışmaktadır.

Bu kadar önemli gelişmelerin yaşandığı bir coğrafyada bulunan Türkiye’nin, iç politikadaki kısır çekişmeleri bir kenara itip, ülke ve millet menfaati için gerekli adımları atması elzemdir. Başta ABD’in olmak üzere, bölgesel aktörlerin her türlü müdahalesini boşa çıkartmak adına, devlet aklının Türkiye için hayati önem taşıyan Çözüm Sürecini bir an önce hedefine ulaştırılması gerekmektedir.

11 Haziran 2015 Perşembe

AK Parti-CHP Koalisyonu mu?...

YSK tarafından seçimin kesin sonuçları açıklanmamış olsada AK Parti 258, CHP 132, MHP 80 ve HDP 80 milletvekili ile TBMM’de temsil hakkını kazandılar.

Seçim sonuçları Türkiye’yi bir kez daha koalisyon hükümetleri ile karşı karşıya getirdi. 13 yıllık AK Parti iktidarlarının ardından yeniden koalisyon hükümeti dönemiyle yüzleşen Türkiye toplumu, seçim sonrası“şimdi ne olacak?” şaşkınlığının ardından, meclise giren tüm siyasi partilerin koalisyon ihtimallerine yeşil ışık yakmasıyla rahat bir nefes alabildi.

İş dünyası ve siyasi otoriteler, yakın bir zamanda yapılacak erken seçimin bugünkü şablondan pek de farklı sonuçlar doğurmayacağı konusunda hemfikirler. Kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye ekonomisi de yakın zamanda yapılacak bir erken seçimden büyük bir yara alabilir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun hükümetin istifasını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunmasının ardından, Ankara’da olması muhtemel koalisyon ihtimalleri konuşulmayabaşlandı. Elbette ki tüm koalisyon ihtimalleri meşrudur ancak yüzde kırkbir oy oranıyla seçimden birinci parti olarak çıkan AK Parti’siz bir koalisyon, Türkiye için istikrarsız yılların başlangıcı demektir.

Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar gibi çözüm gerektiren sorunlarımız varken, teammüller gereği hükümet kurma görevini alması beklenen Davutoğlu’nun, küskünlük ve alınganlık göstermeden mevcut olasılıkların en uygununu tercih etmesi gerekir.

Ankara kulislerinde farklı hükümet senaryoları konuşuluyor olmakla birlikte, (Seçim gecesi Devlet Bahçeli’nin yapmış olduğu ve zihinlerde birçok soru işaretleri bırakmış olan konuşmasına rağmen)kamuoyundaki yaygın beklenti,  bir AK Parti-MHP koalisyonunu yönünde.

Mevcut şartlarda MHP ve HDP’nin içerisinde bulunacağı bir AK Parti hükümeti, hem AK Parti’ye, hem de Türkiye’ye zaman kaybettirecektir.

HDP’nin içerden ya da dışarından desteği ile kurulacak bir koalisyon, İmralı’ya ve Kandil’e verilmiş taviz olara algılanacak ve AK Parti’ye oy vermiş milliyetçi oyların kaybına sebebiyet verecektir.HDP’nin almış olduğu 13.1 oy oranından sonra PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı eylemlere başvuracağını sanmıyorum.

Yine MHP’nin içerden veya dışarından desteği ile kurulacak bir koalisyon hükümetinin ise “Çözüm Süreci”nin sonuçlandırılmaması şeklinde algılanacak ve her şeye rağmen AK Parti’ye oy vermiş olan diğer Kürt oyların kaybına neden olacaktır.

Türkiye’nin öncelikli politikaları göz önünde bulundurulduğunda devlet tecrübesi olan CHP ile kurulacak geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kısa ve orta vadede bir istikrarı da beraberinde getirebilecektir. İşe meclis başkanlığının CHP’li bir milletvekilinin seçilmesiyle başlanabilir. CHP’nin içerisinde yer alacağı AK Parti hükümetinin, yeni anayasa hazırlıklarının HDP’den de destek bulacağını umuyorum.

 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal ile yapmış olduğu görüşme sonrası -kuvvetle muhtemel- olası bir AK Parti-CHP koalisyonunu engellemeye yönelik toplumu manipüle edici değerlendirme ve yorumlar yapılmaya başlandı.

Ülkede kaos ortamı oluşturmak isteyen derin ve karanlık odaklar bir kez daha Diyarbakır'da kan döktüler. Seçim sonrası oluşan belirsizlik nedeniyle, ülkede güvenlik ve istihbarat zafiyetinin oluşmasına mahal verilmemelidir.

Çıkarları için, gerektiğinde ülkeyi feda etmeye çalışan yapılanmalara, devleti içeriden kemiren komitelere heveslerini kursaklarında bırakalım.

Fitnenin kol gezdiği, etnik ve mezhepsel ayrışmaların yaşandığı bir coğrafyada bulunan Türkiye'yi bu illetten korumak hepimizin görevidir.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Millet ile Yüzleşme...

Türkiye beki de Cumhuriyet tarihinin en gergin seçim dönemlerinden birini atlattı. Nihayet beklenen gün geldi, Türkiye sandık başına gitti ve tercihini yaptı.  Yüzde 85 oranında bir katılım ile milli irade bir kez daha sandığa yansıdı.

Seçim sonuçları, seçime katılan partilerin tek tek analizini gerektirse de sonuçları genel anlamda bir değerlendirmeye tabi tutacak olursak:

-13 yıl sonra Türkiye bir kez daha koalisyon hükümetlerine mecbur olmuştur.

-Seçim, AK Parti oylarında ciddi bir düşüşün yaşanması ile sonuçlanmıştır. 

-AK Parti, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde büyük oranda oy kaybına uğramıştır.

-Yüzde sekizlik bir oy kaybı oranına rağmen, AK Parti seçimlerden birinci parti olarak çıkmıştır.

-“Başkanlık Sistemi” ısrarı Türkiye seçmeninde karşılık bulmamıştır.

-Sayın Cumhurbaşkanı’nın Kobani, Kürt Sorunu ve Çözüm Süreci ile ilgili çıkışları sonrası bölge seçmeninde oluşan kafa karışıklığı, HDP’yi daha da güçlendirmiştir.

-Din, Diyanet ve Kürtçe Kur’an polemiği ve tartışmaları dindar Kürtler üzerinde etkili olamamış, dindar Kürt seçmen için “etnik kimlik” ön plana çıkmıştır. 

-Öcalan’ın “Türkiye Partisi “projesi HDP’de hayat bulmuştur.

-HDP’nin beklentilerin üzerinde oy alıp, 80 milletvekili çıkartarak meclise girmesi, Öcalan’ın elini güçlendirmiş, elinde silah bulunduran Kandil’i zayıflatmıştır.

-Yeni ve sivil bir anayasanın hazırlanması kaçınılmaz olmuştur.

-Bazı medya kuruluşları ile araştırma şirketleri taraflı ve yanlı yayınlar-sonuçlar vererek seçmeni ve AK Parti’yi manipüle etmişlerdir.

-AK Partili siyasetçilerin, her fırsatta HDP ve Eşbaşkanlarına yönelik tahkir edici ifadeleri, geçmişte AK Parti’ye oy vermiş Kürt oylarının HDP’ye gitmesiyle sonuçlanmıştır.

-Geçmiş dönemlerde büyük proje ve vaatlerle seçim kazanan AK Parti’nin, yapmış olduğu hizmetlerle seçim kazanma stratejisi sonuç vermemiştir.

 -AK Parti listelerinde yolsuzluk ve rüşvetten şaibeli bazı isimlere yer verilmiş olması sandığa olumsuz bir şekilde yansımıştır.

-AK Parti’deki düşüşün nedenini -kendi varlıklarını koruma adına- Başbakan’a mal etmeye çalışacak kesimler ortaya çıkacaktır.

-AK Parti yönetimi bu sonuçlardan sonra ciddi bir özeleştiri yapmalı,  bu düşüşün sebebini/sebeplerini sorgulamalıdır.

-Seçim sonuçları, daha şimdiden Türkiye’de bir erken seçim heyecanının yaşanabileceğini göstermektedir.

-AK Parti’ye yüzde elli oranında oy veren de bu milletti, yüzde kırk bir oranında oy veren de bu millettir.

-Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla Anavatan Partisi’nde yaşanan gerileme süreci, Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle AK Parti’de bir kez daha tezahür etmiştir.

-Aylar önce görüp uyarmaya çalıştığımız sonuçları,  AK Parti, Başbakan ve Cumhurbaşkanı danışmanları görmediler mi, göremediler mi?

-Seçim sonuçları, -yüzde yüz olmasa da- seçime yönelik öngörü ve tahminlerimizde bizi haklı çıkarmıştır.

Sonuç olarak; bazı partilerin kazanması, bazı partilerin kaybetmesiyle sonuçlansa da seçim sonuçları; Türkiye’nin gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Seçim sonuçlarının tercihine saygı, millete saygıdır.