Hüda-Par etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüda-Par etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2015 Perşembe

Seçime Gölge Düşmesin!...

Son dönemlerdeki siyaset dilinin, Türkiye’nin sosyal ve toplumsal dokusunda hissedilir derecede kutuplaşmalara ve kamplaşmalara sebebiyet verdiğini defaatle dile getirdik. 30 Mart’taki yerel seçimlerde net olarak görülen bu kamplaşma, genel seçim çalışmalarında daha da derinleşmiştir.

Siyasi partiler seçimin son düzlüğe girdikleri bugünlerde,  kimi siyasi parti yandaşlarının şiddetine tanık oluyoruz.  Çoğu sözlü sataşma şeklinde olan ve geçiştirilen bu tartışmalar, kimi yerlerde sopalı ve silahlı kavgalara dönüştü.  Seçimden ziyade savaş meydanlarını andıran olaylarda maalesef yine masum insanlar yaşamını kaybetti.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Şırnak’ın İdil ilçesi Kuzluca köyüne, seçim çalışması için giden HDP’li grup, köyde milletvekili adayları posterleri ile parti bayraklarını asmak istemesi üzerine, Hüda-Par üyesi köy sakinleriyle aralarında yaşanan tartışma sonucunda, HDP’li grup içerisindeki bir kişinin silahla karşılık vermesi sonrası yaralanan Muhammet Şerif Şimşek ile Abdulcelil Talayhan kaldırıldıkları Nusaybin Devlet Hastenesi’nde hayatlarını kaybettiler. Saldırıları lanetliyor, silah gölgesinde siyaset yapmaya çalışmanın acizlik ve basiretsizlik olduğunu belirtmek istiyorum.

Hatırlanacağı üzere, IŞİD’in Kobani’ye saldırması sonucu 6 Ekim 2014 tarihinde KCK’nın yapmış olduğu  “serhildan/isyan” çağrısına, HDP’li yöneticilerin de destek veren açıklamaları sonrası başlayan olaylarda dükkânlar yağmalanmış, kamu binaları yakılmış ve yıkılmış; onlarca masum sivil vatandaş hayatını kaybetmişti. Arkadaşlarıyla birlikte kurban eti dağıtırken vahşi bir şekilde öldürülen 16 yaşındaki Yasin Börü’nün fotoğrafları hafızalardaki tazeliğini hâlâ korumaktadır.  

Bölgede uzun yıllardan beri aralarında husumet olduğu bilinen Hüda-Par ve HDP tabanları arasında yaşanacak yeni bir çatışma, bölge için acı, kan ve gözyaşından başka bir şey olmayacaktır. Bu sebeple, başta HDP olmak üzere kendileri için demokrasi talep edenler, samimiyetlerini seçim çalışmalarını sürdüren diğer partilere tahammül ederek göstermelidirler. Bölgede kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan ve elinde silahı bir tehdit unsuru olarak bulunduran PKK, bölge için olduğu kadar, Türkiye’nin iç barışı ve huzuru için de en büyük tehdittir.

Bu saldırı ve cinayetler,  Türkiye partisi olma iddiasındaki HDP’nin hazımsızlığının göstergesi olmakla birlikte, seçime bağımsız adaylarla giren ve bölgede milletvekili çıkarması muhtemel Hüda-Par'ı engelleme amaçlıdır.  KCK-PKK gölgesinde siyaset yapan bazı HDP mensuplarının, bölge insanını ötekileştiren ve tehdit eden ve söylemlerinden bir an önce vazgeçmeleri gerekmektedir.

Bir başka saldırı olayı ise Samsun’da yaşandı. Cumhuriyet Meydanı’nda HDP’nin düzenlenmek istediği miting alanına girmek isteyen  “Burası Samsun, buradan çıkış yok” diye slogan atan gruba izin vermeyen ve zamanında müdahalede bulunan güvenlik güçleri, bir facianın yaşanmasına da engel olmuştur. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yasalarına göre meşru olan bir partinin mitingini hedef alan bir saldırı, devlete yapılmış bir saldırıdır. Devletçe meşru olan bir siyasi partiyi gayrı meşru olarak görmek, devletin meşruiyetine gölge düşürmek değil midir?

HDP, kendilerine yönelik saldırılar karşısında takındığı tavrı, HDP’lilerce Doğu ve Güneydoğu’da kendilerinden farklı düşünen insanlara (ister Kürt, ister Türk…) yönelik yapılan saldırılara da göstermelidir.

Hangi siyasi partiye yapılmış olursa olsun, bu ve benzeri tüm saldırıları şiddetle kınıyorum. Beğenir veya beğenmezsiniz, meşru olarak seçimlere giren tüm partilere saygılı olmak zorundayız. Sorumluluk sahibi olmaları gereken siyasi parti temsilcilerinin ölçüsüz söylemleri,  seçim meydanlarının bu hale gelmesine neden olmuştur. Her vatandaşın bir oyu vardır ve vatandaşın istediği partiye oy verebilmesi, demokrasinin gereğidir.

7 Haziran Milletvekili Genel Seçimi’nin ayrışma ve kutuplaşma değil, ülkemize birlik ve huzur getirmesini, milletimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Huzurla kalın efendim… 

9 Nisan 2015 Perşembe

7 Haziran Seçimlerinin Kilidi

7 Haziran seçimlerine iki ay kala, siyasi partiler kesinleşmiş aday listelerini YSK’ya teslim ettiler. Aday listelerinde çok sayıda sürpriz isim var. Bu seçimde Türkiye demokrasi tarihinin en renkli ve farklı adayları TBMM’ye girmek için yarışacaklar.

Aday listeleri, “Seçilmişlerin seçme özgürlüğü” adıyla tanımladığımız, Türkiye’de (Özellikle Doğu ve Güney Doğu’da) devlet ve siyaset eliyle kurulmuş feodal yapının, aday belirlemede etkili olduğu bir kez daha görülmüştür.

Aday belirleme aşamalarında en büyük sıkıntıyı AK Parti yaşamıştır. Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve parti teşkilatının tercihleri, aday belirlemeyi etkileyen temel faktörler olmuştur.  AK Parti tarafından açıklanan aday listeleri bu tezi doğrular niteliktedir. Nitekim aday listeleri açıklandıktan sonra Abdurrahman Kurt’un (Diyarbakır) ve Mehmet Emin Ekmen’in (Batman) adaylıktan çekildiklerini açıklamaları, sıralamaya gösterdikleri tepkilerdir. AK Parti’nin bölgedeki iki güçlü adayının istifası, en çok HDP’yi mutlu etmiştir.

Seçimlerinin kilit partisi şüphesiz HDP ve Dokuz ilde bağımsız adaylar ile seçimlere katılacağını açıklayan Hüda Par’dır. HDP, barajı aşıp aşamayacağı tartışmalarının yanında, listelerinde gösterdiği farklı isimlerle de dikkat çekti. Diyarbakır, Mardin, Batman, Şanlıurfa, Van, Bitlis, Bingöl, Şırnak ve Adana'da seçimlere bağımsız adaylarla girecek olan Hüda Par'ın,  üç milletvekili (Batman, Diyarbakır ve Mardin) çıkarması kuvvetle muhtemeldir. İlk etapta Altan Tan’ı liste dışı bırakan HDP’nin, sonrasında;  Tan’a yeniden adaylık teklifi yapmasının ve Diyarbakır’dan beşinci sıradan aday göstermesinin nedeni, bölgedeki rahatsızlık ve kısmi de olsa tepki oylarının Hüda Par’a gitmesini önleme amaçlı olabilir.

 

Türkiye’deki birçok kesim gibi Batı dünyası da HDP’nin barajı aşıp aşamayacağına ilişkin araştırmalar yapıyor.  Araştırmalarda en çok merak edilen konu, HDP’nin seçim barajını aşamamasının “çözüm sürecine” etkileri noktasında. HDP’nin barajı aşması yâ da aşmaması “çözüm sürecine” zeval getirir mi? Sanmıyorum. Çünkü HPD seçmeni de dâhil, bölge insanı süreci sahiplemiş, barışa sahip çıkmıştır. Bölge seçmenindeki baskın kanaat, HDP’nin barajı aşmaması durumunda Kandil’in elinin güçleneceği ve sürecin Kandil’in dayatmalarıyla daha da yavaşlayabileceği endişesidir. HDP’nin meclis dışı kalmasının bir başka riski ise Kandil’in de baskısıyla “demokratik özerklik”  söylemlerinin yeniden Türkiye gündemini meşgul edecek olmasıdır. 

7 Haziran seçimlerinde Alevi kesimden büyük oranda oy almayı hedefleyen HDP, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ı şehit eden DHKP/C’li teröristlerin öldürülmesi sonrasında yayınladığı başsağlığı mesajıyla (http://www.haberturk.com/gundem/haber/1060995-hdpden-taziye-mesaji-olumlerden-uzuntu-duyduk)  gösterdi. Yayınladığı başsağlığı mesajı, Alevi ve Sol kesimlerce dikkate değer bulunmuş olsa da daha önce kendilerine oy vermiş inançlı Kürtlerce tepkiyle karşılanmıştır.

HDP’yi seçimlerin kilidi konumuna getiren bir başka etken, Yüksek Seçim Kurulu’nda gerçekleştirilen kura seçiminde 13. Sırada yer alan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) 7 Haziran seçimlerine katılmayacağını açıkladı. Seçimlerin boykot edilmeyeceğinin belirtildiği açıklamada “Partimiz, Haziran Hareketi’nin aldığı karar çerçevesinde AK Parti’nin sandıkta geriletilmesi için Haziran ilkelerine sahip çıkan ilerici güçlere dayanışma içerisinde olacaktır” denildi. ÖDP’nin bu açıklaması alenen olmasa da HDP’ye destek verileceği anlamına geliyor.

İddiası “Türkiye partisi” olmayı hedefleyen HDP’nin, öncelikli olarak; mevcut üslubundan vazgeçerek, Türkiye’ye hitap edecek bir dil ve üsluba kavuşması gerekir. HDP’nin, Öcalan’ın onayından geçtiği her haliyle belli olan aday listesiyle kısmi olarak bunu başardığı söylense de seçim sonuçları her şeyin cevabı olacaktır.

Siyasi partilerin aday listelerinin açıklanmasından önce yapılan anket sonuçları abartılı olmuştur. Her ne kadar, Türkiye’de adaydan çok parti liderlerinin tercih edildiği bir seçmen profili bulunsa da -iddialı olmamakla birlikte- seçim öngörümüz; AK Parti’nin  % 42-44, CHP’nin % 24-26, MHP’nin % 14-16 ve HDP’nin ise % 9.5-10.5 oranlarında bir oy alacağı yönündedir.

Bir “oy”un bile çok önemli olacağı bu seçimde, yurtdışı oylarının (tüm partiler için) ehemmiyetini de unutmamak gerekir.

Sonuç ne olursa olsun, 7 Haziran seçimleri Türkiye demokrasisi için yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.

Kazanan demokrasimiz olsun…

Kazanan insanımız olsun…

Kazanan ülkemiz olsun…


14 Ocak 2015 Çarşamba

İnadına Barış..!

Terör ve terörizmin yeniden dünyanın gündemine girdiği bugünlerde, “barışın”  insanlık için ne kadar vazgeçilmez olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. İki yıldır devam eden “Çözüm Süreci”,  birkaç kez sekteye uğratılmaya çalışılmışsa da,   nihayetinde bu sürecin Türkiye’ye iç barışı getireceği ümit ediyorum.

KCK üst düzey yetkilileri zaman zaman “Çözüm Süreci”nin devam ettirilmesi yönünde açıklamalar yapmakla birlikte, PYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vaz geçmemişlerdir.

PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalışmaktadır. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de demokratik özerklik hedefini fiiliyata geçirmeye çalışmaktadır. Uzun bir süredir Cizre’de yaşanan olaylar, Kandil’in “demokratik özerklik” hedefinden uzaklaşmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Cizre’de kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşlarının PKK tarafından katledilmesini görmezden gelen KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, 6 Ocak 2015 tarihli Özgür Gündem Gazetesinde yayınlanan yazısında, “27 Aralık günü patlak veren Cizre olayları, üzerinden es geçilecek durumlar değildir. Perde arkasında çok tehlikeli bir planın devreye konulduğunun işaretidir. Nasıl ki 1990’lı yıllarda Türk devleti Hizbullah’ı Kürt yurtseverlerini katletmede kullandıysa bugün de adını Hüda-Par olarak değiştiren aynı Hizbullah’ı tekrardan Kürtleri katletmede kullanmaya başlamıştır”  diyebilecek kadar pervasızlaşabiliyor.

KCK-Kandil ve HDP, öncelikle bölgedeki diğer Kürtlerle barışmalıdır. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül gösteremeyen bir yapı,  Türkiye ile barışabilecek midir? HüdaPar’ı Kürt Hamas’ı olarak gören ve değerlendiren Bese Hozat; PKK’nın, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtler nezdinde nasıl algılandığını ve tanımlandığını biliyor mudur?

PKK-KCK-Kandil, bölgede yaşanan gerginlik ve çatışmalar karşısındaki sorumluğunu,  “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Hizbulkontra, JİTEM” gibi yapılanmalar üzerinden atmaya çalıştığı sürece, barış ve çözüm konusundaki samimiyetsizliğini gizleyemeyecektir. Devletten ve siyasi iktidardan dönüşüm ve demokrasi bekleyen PKK, hâlâ kuruluş dönemindeki söylemlerinden vaz geçememiştir.

Bese Hozat, Türkiye’yi (3 PKK’lı kadının 9 Ocak 2013’de öldürülmesi) Paris cinayetleriyle ilişkilendirmeden önce, öncelikli olarak, PKK’nın bu cinayetlerdeki rolü ve sorumluluğunu (http://www.kurdistan-aktuel.org/katledilen-sakine-ve-yanitlanmamis-sorular-makale,59.html) açıklasın.

Ankara-Kandil-İmralı üçgenindeki iletişimi sağlayan, tüm Kürtleri temsil ettiğini iddia eden HDP'nin,%10 barajı sıkıntısı devam ediyorsa -böyle bir risk var-  bu, HDP'nin Türkiye'deki Kürtler ile sorunlu olduğu gösterir. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül göstermeyen seküler bir anlayış, “Çözüm Süreci”nin tek muhatabı olmamalıdır. Kürt sorunu sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye'nin sorunudur. Meseleye bu açıdan bakmamız gerekir.

Batı, yıllarca Orta Doğu ve Afrika'daki mezhepsel, etnik ve dinî çatışmaları kendi çıkarları için kullanmıştır ve hâlâ da kullanmaktadır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Çerkezlerin, Lazların; farklı farklı grupların (dinî ve etnik) geleceği birbirine bağlıdır. Türkiye halkı olarak, farklılıklarımızı birer zenginlik olarak görmeli, ötekileştirmeden birbirimizi kucaklayabilmeliyiz. Bakın bunun güzel bir örneğini “Kırmızı Benekli Alabalık Daveti” başlıklı yazısıyla Fatih Çekirge anlatmış. Çekirge, MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nünHDP’li belediye başkanlarını misafir ettiği yemeği, “İşte diyalog bu... Hani diyalog, barış, dostluk, hoşgörü diyoruz ya... MHP'li Adana Belediye Başkanı'nın HDP'lieşbaşkanlara böyle bir ev sahipliği yapması... Ve en önemlisi, Tunceli Belediye eşbaşkanının MHP'li Belediye Başkanı'nı Tunceli'ye ‘kırmızı benekli alabalık yemeğe’ davet etmesi önemlidir. Ben aslında bugün Paris'teki ‘barış yürüyüşü’nü yazacaktım. Ama Adana'dan gelen bu ‘demokrasi ve hoşgörü masası’nı seçtim.”diyerek özetlemiş.

Siyaseten sorumlu olan şahsiyetlerin, bu ve benzeri buluşmaları sıklıkla gerçekleştirmeleri “Çözüm Süreci”ne yönelik şüphe ve korkuları azaltacaktır.

Türkiye’deki “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, aynı zamanda tüm Orta Doğu halklarına barış getirecektir. Orta Doğu'daki değişim ve yeni gelişmeler, Türkler ve Kürtlerin birlikteliğini zorunlu kılıyor. Ahhh, bir de bugünkü siyasi konjonktürde durumdan vazife çıkarmak isteyenler olmazsa.

Barışa gidilen yolda yürüyebilmek, barışı getirmekten çok daha zordur…


27 Aralık 2014 Cumartesi

Son Oyun: Rus Ruleti!

22 Aralık Pazartesi günü(geçtiğimiz hafta) Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile yapmış oldukları görüşme sonrası bir açıklama yapan İmralı heyetinden Sırrı Süreyya Önder, sorulan bir soru üzerine;"Yöntem konusunda mutabakat oluşturduk. Ortaklaşmalar gerçekleştikçe, belki ortak açıklamayla halklarımızı bilgilendireceğiz" dedi.

Pazartesi gerçekleştirilen görüşmeden sonra 24 Aralık Çarşamba günü İmralı heyetinden Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Hatip Dicle ve Diyarbakır bağımsız Milletvekili Leyla Zana Kandil’e gittiler. 11 saat süren Kandil’deki görüşmenin ardından Türkiye’ye dönen HDP heyetinin hiçbir açıklama yapmaması, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile yapılan görüşme sonrası varılan mutabakatın bir sonucu olarak değerlendirilebilir. HDP heyetinin, hükümet ile bir araya geldikten sonra, Öcalan’la görüşmek üzere yeniden İmralı’ya gitmesi bekleniyor.

Peki, Kandil’de hava nasıl? Her zaman olduğu gibi Kandil’de hava yine puslu.

Önce Cemil Bayık, ardından da Murat Karayılan’ın son günlerdeki açıklamalarına bakıldığında,“Çözüm Süreci”nde asıl problemin İmralı ile Kandil (HDP, İmralı ile Kandil arasında sıkışmış durumda. Bir yanda halkı sokağa dökeriz diyen HDP yetkilileri, diğer yandan 2015 seçimlerinden önce süreç sonlandırılacak diyen HDP yetkilileri.) arasındaki güç mücadelesi olduğu görülmektedir. Bu mücadele, İmralı ile Kandil arasında bilinçli olarak oynanan bir tiyatro oyunu da olabilir mi? Evet olabilir. Sonuçta her iki ihtimalde de Öcalan’ın KCK üzerindeki otoritesi sarsılmaya devam edecektir.

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, hafta içerisinde İMC TV’den Ayşegül Doğan’a verdiği röportajda, PKK’nın silah bırakmasına ilişkin sorulan bir soruya;“Bizim gündemimizde silah bırakmak yoktur. Gerillanın yurt dışına çıkması yoktur. Bunlar müzakere sonucunda varılacak anlaşmalara bağlı tartışılması gereken sorulardır.”dedi. Ve yine sürece üçüncü bir tarafın müdahil edilmesine ilişkin olarak “Biz Türkiye'nin kaygılarını gidermek için en güvendiği müttefiği Amerika'nın üçüncü taraf olabileceğini söyledik.diyerek, süreci izleme konusunda yine ABD’yi işaret etti.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan ise Kuzey Irak'taki bir haber ajansına yapmış olduğu“‘Çözüm Süreci' amacına ulaşırsa Abdullah Öcalan da 2015 Nisan ayında yapılacak kongreye katılacak.” açıklaması,   temenni olmakla birlikte, ütopyadan öte bir şey değildir. Böyle bir ütopyanın gerçekleşmesi, Öcalan’ın tasfiye edilmesiyle sonuçlanabilir. PKK Kongreleri, aynı zamanda kongre üyelerinin özeleştiri verdikleri, birbirlerini acımasızca eleştirdikleri bir iç hesaplaşma arenasıdır. Geçmişteki PKK kongreleri,  çok sayıda muhalifin infaz edilmesiyle sonuçlanmıştır.

Açıklamasının devamında, "Öcalan ve biz daha önce söylemiştik. Kobani'ye yaklaşım; Kürt sorununa yaklaşımdır.” dedi. Geçmişte sadece  “Öcalan” diyen Karayılan’ın bu kez “Öcalan ve biz” demesi dikkatlerden kaçmadı. Karayılan bu ifadeyle, Öcalan HDP ve sürecin asıl aktörü olan devlete mesaj veriyor. 

Murat Karayılan, "Öcalan çözüm tasarısında bazı şeyleri belirtmiş. Hakikatleri araştırma komisyonu ve müzakere başlarsa 15 Şubat'ta bu komisyonla konuşacağını söylemiş. Öcalan 'Eğer süreç amacına ulaşırsa 15 Mart'ta Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi durduracağız. PKK'nin büyük kongresini toplarız 15 Nisan'da Kuzey Kürdistan'daki gerilla güçlerinin ne olacağını tartışırız. Ya siyasi bir güç olur veya başka bir bölgeye geçip mücadele eder. Kongrede bununla ilgili karar verilir' demiş. Şu anda gündemimizde silah bırakma yok."diyerek, Cemil Bayık’ın ifadelerine benzer ifadelerde bulunmakla beraber, sürecin başarılı olması durumunda, Öcalan’ın muhtemel 15 Mart Nevruzunda PKK’nın Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma çağrısına,“gündemimizde silah bırakma yok” diyerek karşı çıktığı görülüyor.

HDP’nin İmralı heyeti içerisinde de yer alan Hakkâri Milletvekili Adil Zozani,  2014 yılı içerisinde “üçüncü tarafa” ilişkin, “Uluslar arası güç dengelerinin de etki gücünü yok saymadan kendi içimizde üçüncü gözü yaratarak müzakere sürecine devam ediyoruz. Önerimiz açık ve nettir. Biz batılı gözlemci istemiyoruz. Biz tersinden Türkiye Kamuoyunun kabul ettiği, ekseriyetle vicdani duygularının işlettikleri, vicdanlarıyla hareket ettiklerine kanaat getirdikleri kanaat önderlerinden bir mekanizmanın oluşturulup bu süreci gözlemlemelerini, kim yanlış yapıyorsa yakasına yapışmalarını istiyoruz.”(SDE Yayınları 2014-Orta Doğu’da Geleceğin İnşasında Kürtler, s. 77) açıklaması, gözlemci ülke talebinin KCK-Kandil tarafından dayatıldığını gösteriyor. HDP’nin bu talebi doğal olarak HDP tabanının da talebidir. Kandil’in ABD konusundaki ısrarı, PKK’nın Kuzey Irak’ta ABD’nin “alternatif müttefiki” olduğunun kanıtıdır.

Yüzyıllık bir sorunun çözümümün muhatabı tüm Türkiye’dir.“Çözüm Süreci” sadece İmralı-HDP-Kandil üçgeni üzerinden yürütmemelidir. Sivil Kürt siyaseti sadece HPD veya DTK’dan müteşekkil değildir. Devlet, HAK-PAR, Hüda-Par, KADEP, TKDP gibi partilerin yanında bölgedeki STK’lar ve kanaat önderlerinide sürece dâhil etmelidir.

Gelinen aşamada, “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşma şansı Öcalan’ın ev hapsine alınmasıyla (bilgi için http://www.haber111.com/Mehmet_MEMDOGLU+OCALAN_EV_HAPSINE_ALINIR_MI_yazi931.htmlya da mevcut cezaevi şartlarının iyileştirmesiyle mümkündür. Öcalan, kendi özgürlüğünü düşünerek “Çözüm Süreci” ne müdahil olmuştu. Türkiye kamuoyu buna hazır mı?  6-8 Ekim Kobani’yi protesto olayları öncesine kadar zayıf da olsa ihtimal dahilinde idi. Ama bugünkü şartlarda pek mümkün görünmüyor.

Çözüme yaklaşıldıkça Kandil telaşlanmaya başlıyor. Mevzi kaybetmemek için bildiği tüm oyunları sergiliyor. Cizre’de yaşanan son olayların,  Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Hüda-Par yetkilileriyle görüşme sonrasına denk gelmesi oldukça manidardır.  

Ve kandil son oyunu oynamaya hazırlanıyor. Rus Ruleti...

23 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ’NİN YANSIMALARI

Son aylarda yaşanan gelişmeler bize, iktidar ve muhalefet kesimindeki siyasi savrulmaların giderek derinleştiğini gösteriyor. Bu derinleşme, doğal olarak Türkiye’nin dış politikasına da yansıyor.
Türkiye, Kobani politikasında tabir yerindeyse ABD'den yine gol yedi. ABD'nin "PYD bizim için terör örgütü değildir" açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak "Evet, sizi tanıyorum" demektir. Daha açık bir ifadeyle PYD’nin ABD için terör örgütü olmaması demek, PKK’nın da ABD için terör örgütü olmadığı manasını taşır. ABD, Kobani üzerinden "Çözüm Süreci"ne müdahil olmak istiyor. Türkiye, bölge Kürtlerine yönelik benzer bir hatayı, ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Talabani ve Barzani’ye karşı sürdürdüğü politikalarla yapmıştı. Oysa bugün Irak'ın kuzeyinde Türkiye müttefiki federal bir Kürdistan var.
6-7 Ekim olaylarından sonra, kamuoyunun merakla beklediği Öcalan ile HDP heyetinin görüşmesi nihayet gerçekleşti. Bu kez rutinin dışına çıkan HDP heyeti, ilk olarak Kandil ile görüştü. Kandil’den aldıkları mesajı/mesajları Öcalan’a ilettiler. Öcalan’ın önünde devlet ile yaptığı görüşmenin sonucu, 6-7 Ekim olaylarının acı bilançosu, KCK-Kandil’in mesajı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Akil İnsanlar”la gerçekleştirdiği görüşme sonucu ve yine Başbakan tarafından açıklanan yeni  “İç Güvenlik Paketi”nin içeriği vardı.
Elindeki verileri değerlendiren Öcalan, Bugünden sonra bölgede demokratik siyasete, barışa ve çözüme inanan tüm yapı ve kurumların ciddi bir soruşturma ve yüzleşme sorumluluğuyla meseleye yaklaşmaları elzemdir. Bu yaşanan olaylardan tarafların ders çıkartması, bu temelde demokratik çözümün hayatiyetinin öneminin kavranarak müzakere temelli çabalara hız vermesi ehemmiyet arz etmektedir. Taraflara düşen görev birbirleriyle olan hukuklarını sağlam ve güvenli bir temele oturtmalarıdır. Bu yapılmadığı zaman içinden geçmekte olduğumuz sürecin derin bir darbeyle sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Oysa bu topraklarda yaşayan bütün halklar ve inançlar için en önemli seçenek köklü bir demokrasi olmalıdır” diyerek, bir kez daha çözüm sürecini sahiplendi.
Son dönemde yaşanan olaylar, Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine dâhil olmak isteyen çevrelerin süreci sekteye uğratma gayretleridir. Uluslararası derin odaklar ve Türkiye’deki uzantıları, başladığı günden bugüne, Türkiye’nin “Çözüm Süreci” ile Kürtleri aldattığını iddia ettiler.
Öcalan ise “Henüz kendi yerelliğimizden yola çıkarak evrensel çözümlere ulaşma şansımız varken bu hamleyi yapmazsak, Bölgemiz başka güçlerin, salt kendilerini merkez alan dayatmaların ve uygulamaların girdabında telef olacaktır”  mesajıyla,  Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde siyaset üretebilen ender kişiliklerden olduğunu, dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri, birçok siyasetçi ve siyaset kurumundan daha doğru okuyabildiğini bir kez daha göstermiş oldu.
Bir yandan Kandil’in (Özellikle de KCK Yürütme Konseyi Sabri Ok’un ‘Tespitimiz, gerçekten de sürecin bittiği yönündedir. Tutumumuz da bu yönde olacaktır’) “Çözüm Süreci bitmiştir” naraları, diğer yandan Öcalan’ın süreci devam ettirilmesinin zarureti yönündeki son mesajı…
Ortada iki ihtimal var.
Birincisi; Kandil, Öcalan’ın “Çözüm Süreci”ni sahiplendiği son mesajını sahiplenecek. İkincisi; zayıf bir ihtimal de olsa Öcalan’a rağmen Kandil, silahı bir güç olarak dayatmaya devam ettirecek.
PKK içerisinde Öcalan’a rağmen silahlı mücadeleyi dayatan güçlü bir kesimin varlığı bilinmektedir. Yeni Şafak Yazarı Hilal Kaplan’ın “Başbakan'ın sıraladığı kronolojiye göre Kandil, Türkiye içindeki tüm illegal faaliyetleri sonlandıracağı sözünü vermiş ama sonuçta 6-7 Ekim'de estirilen teröre önayak olmuş durumda. Sürecin iyiliğini gözeten herkesin bu iddiayı Kandil'e ve HDP yetkililerine sormaları gerekiyor.”* ifadesi, bu iddiamızın doğruluğunu gösteriyor.
Yine Öcalan’ın son mesajının içeriğine bakıldığında, Kandil’e yönelik sert ifadeler kullanmaması, Öcalan’ın Kandil’deki dengeleri göz ardı etmediğini ve Kandil’e yönelik ihtiyatı elden bırakmadığı şeklinde yorumlanabilir. “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, olasılık dâhilinde de olsa PKK’nın bölünmesi ile sonuçlanabilir.
Kobani olayları bahane edilerek öldürülen sivillerin faillerinin bir an önce bulunması gerekir. Faillerin bulunamaması Türkiye’yi 1990’lı yılların karanlık ortamına çekmek isteyen uykudaki derin odakları hareke geçirecektir. Nitekim Bingöl Karlıova’da Hüda-Par üyesi Fethi Çakır’ın vahşice öldürülmesi, yeni bir Hizbullah-PKK çatışmasıyla, bölge insanını birbirine kırdırtma girişimidir. Bölgede hâlâ bu tür cinayetlerin yaşanıyor olması, devlet yönetimindeki otorite ve yönetim boşluğunun devam ettiği anlamına gelir.
Yeni “İç Güvenlik Paketi”nin detaylarını açıklayan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, "Ben evrensel değerlere inanan bir insanım. Benim için birinci derecede kutsal olan şey, benim insanımın canıdır, mal güvenliğidir…” açıklaması, bir an önce hayata geçirilmelidir. Söylemde kalacak her açıklama bölge insanının devlete güvenini azaltacak, yaşanan güven kaybı ise bölge insanının devletten uzaklaşmasıyla son bulacaktır.

*http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/HilalKaplan/kandil-yalan-mi-soyledi/56539

8 Ekim 2014 Çarşamba

YENİ BİR HİZBULLAH-PKK ÇATIŞMASI MI?

Yakın tarihimizin en karanlık yılları 1990’lı yıllardır. Cumhuriyet Türkiye’sinin en çok faili meçhul olayı bu yıllarda yaşanmıştı. 1990’ların başından 2002’ye kadar, tamamı koalisyon hükümetleri ile yönetilen Türkiye, bir türlü istikrarı yakalayamamıştı.  Bölgedeki terör ve şiddet ortamı yetmiyormuş gibi, Hizbullah ile PKK arasındaki kanlı çatışmalar, yüzlerce insanın ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına neden olmuştu.
Bölgede bir türlü devlet otoritesini sağlayamayan siyasiler, PKK ile çatışmaya giren Hizbullah’ın neden olduğu şiddeti de maalesef görmezden gelmişlerdir.  Devlet otoritesinin olmadığı yerde anarşi oluşur. Anarşinin olduğu bölgeler ise uluslararası derin yapılanmaların iştahını kabartır. Nitekim uluslararası derin yapılanmaların Türkiye bağlantıları; o dönem hem Hizbullah’ı, hem de PKK’yı istedikleri gibi kullanmışlardır.
Hizbullah’ın PKK’ya karşı alternatif bir örgüt olarak JİTEM tarafından kurulduğu ve desteklendiği iddia edilmektedir. Hizbullah’a yönelik operasyonlar 1990’ların sonlarında Türkiye genelini kapsayacak şekilde yürütülmüştü. 17 Ocak 2000 tarihinde Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’da bir villada ölü ele geçirilmesi ile bu yapılanma Türkiye gündemine oturmuştu.
 28 Şubat döneminin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olan ve Ergenekon operasyonları sürecinde de gizli tanıklık yapan Bülent Orakoğlu’nun: "Ben Hatay'da görev yaparken Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz ile Hatay İl Jandarma Alay Komutanı Vicdan Başaran olduğu hâlde şehir kulübünde yemek yedik. Bu yemekte bölge komutanının yanında bulunan ve önceleri emir eri olduğunu zannettiğim sivil giyimli şahsın daha sonra İstanbul'da Hizbullah operasyonunda ölü ele geçirilen Hüseyin Velioğlu olduğunu öğrendim." şeklindeki ifadesi, o dönemdeki ilişkilerinin karmaşıklığını, kirliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi'nde tanık sıfatıyla ifadesi alınan emekli Albay Arif Doğan'ın,   14 Kasım 2013 günü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 16 sanıklı JİTEM davasının mahkemeye ulaşan; “JİTEM'in içinde itirafçı ve asker yoktur. Ama Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı ve Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı içerisinde hem itirafçı, hem asker bulunmaktadır. İtirafçılardan pratik olarak değil, teorik olarak faydalanılmıştır. JİTEM 1990 yılından sonra donmaya bırakılmıştır. Şu anda bile JİTEM'in 10 bin elemanı, 5 tane arşiv sorumlusu vardır. Arşivde 10 bin kişinin kod adları kayıtlıdır.” ifadesi de yıllarca inkâr edilen JİTEM gerçeğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Fırat’ın doğusu ile Fırat’ın batısında örgütlenen ve bugüne kadar ancak %30’u deşifre edilebilen derin yapılanmaların, Fırat’ın doğusundaki kolu; faaliyetlerini hiçbir zaman kesmemiş, bir nevi mutasyona uğrayarak, varlığını sürdürebilmiştir. Bunun sebebi de bölgede yıllardır devam eden terör ve şiddet ortamıdır. Bu ve benzeri derin yapılanmalar, Türkiye demokrasisi için her zaman tehlike unsurudur.
 2000 yılındaki bu operasyonlardan sonra, Mustazaf-Der etrafında toplanan Hizbullah tabanı,  Mustazaf-Der’in kapatılmasının ardından, 19 Aralık 2012 tarihinde Hür Dava Partisi (HÜDA-PAR)’ı kurarak, faaliyetlerine devam etmiştir.
1990’lı yıllardan sonra yaşanmayan (kimi lokal gerilimleri saymazsak) PKK-Hizbullah çatışması,  2011 yılında Mustazaf-Der Şube Başkanı Ubeydullah Durna’nın PKK tarafından öldürülmesi ile yeniden gündeme geldi. 2012 yılının sonlarında, devlet ile İmralı arasında başlayan çözüm sürecinin olgunlaşma devresi olarak adlandırılan ve Öcalan’ın 21 Mart Nevruz’unda okunan mesajından 20 gün sonra, 08 Nisan 2013 günü Diyarbakır Dicle Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi önünde, BDP’li öğrencilerle HÜDA-PAR’lı öğrenciler arasında başlayan tartışma, daha sonra çatışmaya dönüşmüştür.
Üniversitede eğitim ve öğretime ara verilmesine neden bu olaylar zinciri, Cizre’de Şeyh Abdulbaki Haşimi'nin evine bomba atılması,  Silopi'de Hizbullah'a yakın olduğu iddia edilen bir öğrenci yurduna molotof kokteylli saldırıda bulunulması ve en nihayetinde Batman’da bir düğüne açılan ateş sonucu bir kişinin ölmesiyle sonuçlandı. Yaşanan olaylardan sonra her iki taraf da birbirlerini suçlayan açıklamalar yaptı. Özellikle HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun “PKK-Hizbullah çatışması güçlü bir ihtimal değil ama sıfır ihtimal de değil. Hizbullah adına konuşmaya yetkili değilim ama mütemadiyen biri saldırırsa Hizbullah’ın buna cevap vermeyeceğinin garantisi yok” açıklaması, demokratik sivil siyaseti tercih etmiş bir partinin, sivil siyasetten kastını anlamaya yeterlidir.
2012 sonbaharında başlatılan çözüm süreci ile birlikte, 2013 yaz aylarında Türkiye ve bölgede çatışmalar olmamıştır. Kendi tabanındaki zemin kaymasından endişe eden BDP/PKK cenahı, AK Parti hükümetini; HÜDA-PAR/Hizbullah saldırılarına sessiz kalmakla suçlarken, diğer yandan da HÜDA-PAR’a yönelik; ortamı gerecek sert açıklamalarda bulunması var olan gerginliği daha da tırmandırmıştır. Eğer her iki cenah da demokratik kurallar içerisinde, siyaset yapmak amacı güdüyorlarsa, “kan davası”nı andıran, hak ve hakkaniyet dışı söylemleri, yöntemleri terk etmek zorundadırlar.
Bölgede yeniden başlayacak bir PKK-Hizbullah çatışması kime yarar sağlar?
Böyle bir çatışma ne PKK’ya, ne Hizbullah’a ne de Kürtlere bir fayda getirir. Aksine başta Türkiye olmak üzere, tüm bölge, çatışmalardan zarar görecektir. Bu durumdan kazançlı çıkacak olanlar; 1990’lı yıllarda olduğu gibi, uluslararası bağlantılı derin yapılanmalar ve bunların Türkiye’deki taşeronları olacaktır.
Yine son dönemlerde, özellikle Cizre-Silopi-Batman hattında ki adliye binalarına yönelik düzenlenen saldırıların nedeni, (binalara yönelik saldırılara, maalesef anında müdahale edilemiyor?) acaba geçmiş yıllarda PKK’nın ve Hizbullah’ın bölgedeki derin yapılanmalarla olan kirli ilişkilerini ortaya çıkartacak bilgi ve belgelerin bu adliye binalarının arşivlerinde bulunma ihtimali olmasın?
HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun 16 Kasım’da yaptığı “PKK ve Hizbullah çatışmasının devletin hesabına geldiği, bazı kamu görevlilerinin bunu istediği hatta bu ateşi körüklemek için gayri meşru yollara saptığı bir vaka” açıklaması, sisli havayı seven kurtlara bir çağrı niteliğindedir.
Devletin, bölgedeki taraflarca birbirlerine yönelik gerçekleştirilen saldırıların faillerini bulup, acilen adalete teslim etmesi gerekir. Faili meçhul, karanlıkta kalacak olan her olay, bölgede oluşmuş devlet otoritesini bir kez daha zafiyete uğratacaktır.  
Gemiye su sızdıracak küçük bir kaçak, tamir edilmediği takdirde, zamanla geminin batmasına sebebiyet verebilir.
Hayırla kalın efendim...
(Bu yazı, ilk olarak 18 Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

6 Ağustos 2014 Çarşamba

DİKENLİ YOL: ÇÖZÜM SÜRECİ!

Gündem oluşturacak açıklamalar yapmak, PKK-KCK üst düzey yöneticilerinin rutin bir işlemidir, geleneğidir. Bir ay içerisinde, kendi aralarında periyodik olarak Türkiye ve dünya gündemine ilişkin,  kimi zaman birbirinin kopyası, benzer açıklamalarda bulundular. Bu tür açıklamalarda hedef kitle, örgüt elemanları,  örgüt taraftarları ve sempatizanlarıdır. Bu tür açıklamalar, aynı zamanda kamuoyunun algısını yönlendirmeye ve ölçmeye yönelik, psikolojik harekâtın  gereği olan açıklamalardır.

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ile HDP Milletvekilleri arasında gerçekleşen görüşmede, B. Atalay’ın; “Çözüm süreciyle ilgili olağanüstü bir durum yok, aksama yok. Süreç, normal olarak yürüyor. O konuda hükümetimizin kararlılığı tamdır” açıklamasından sonra, HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan da; “çatışmasızlığın sürmesi ve çözüm sürecinin devamı konusunda hükümetin ve Kandil’in bir kez daha irade ortaya koyduğunu” belirtti.

Ardından, PKK’nın silahlı kanadı HPG’in başında bulunan Murat Karayılan’ın PKK’nın aylık yayın organı Serxwebûn Dergisi’nde yayınlanan makalesinde; “Eğer Türk devleti bu çerçevede yaklaşırsa, yani gerekli adımları atarsa süreç devam edebilir. Şayet atmazsa, o zaman sürecin bitmesi de kaçınılmaz bir durum olarak önümüze çıkar…  Bu geçen bir yıllık süreci geliştirmekten dolayı asla pişman değiliz. Önder Apo’nun sunmuş olduğu perspektifi ve Newroz’da ilan edilen tarihi deklarasyonu şu anda da doğru görüyoruz ve bu perspektife sonuna kadar bağlıyız.” açıklaması, çözüm sürecinin kazasız belasız devam ettiğinin taraflarca sahiplenilmesi olarak değerlendirilebilir.

Öcalan’ın kendisi gibi Kandil de, Kürt sorununun çözümünü Öcalan’ın özgürlüğünde görüyor. Çözüm Sürecini Öcalan üzerinden yürütmek doğru olsa da Kürt sorununun çözümünü Öcalan’ın özgürlüğüne endekslemek doğru değildir. Çünkü, Kürt sorunu Öcalan ile ortaya çıkmadı, Öcalan yokken de Türkiye’de bir Kürt sorunu vardı. Kangrenleşmiş sorunların çözümünü kişiselleştirmek, sağlıklı ve uzun vadeli bir çözüm getirmez.

“Çözüm Süreci” ve bölge barışını ilgilendiren bir gelişme, bölgedeki Jirki Aşireti’nden gelen açıklamaydı.  Şırnak, Hakkâri ve Van çevresinde,  PKK’ya karşı yıllarca mücadele eden 30 bin kişilik Jirki Aşireti liderlerinden Cemil Öter, çözüm sürecine destek vererek, “Barış olacaksa PKK’yla helalleşmeye ve her şeyi unutmaya hazırız. Devlet bunu kabul ederse, biz seve seve kabul ederiz ve kucaklaşırız”  ifadesi, bölge insanının silahlı çatışma istemediğinin en açık ifadesidir.

Çözüm süreci konusunda, taraflardan net açıklamalar gelmesine rağmen, PKK, süreci zora sokacak eylemlerden de geri kalmıyor. PKK’nın, yol kesme, araç yakma ve kamu görevlilerini kaçırma eylemleri artarak devam ediyor. Kürtlerin özgürlüğü için mücadele ettiğini iddia eden PKK, 17 Mayıs 2014 günü Diyarbakır-Lice’de HÜDA-PAR üyesi Mikail Ayık ile birlikte eşi ve ağabeyine saldırıda bulunabiliyor. Peki, PKK bu ve benzeri saldırıları ne adına yapıyor?  Kendileri gibi düşünmeyen, bölgedeki diğer Kürtlere tahammülü olmayan bir PKK, çözüm konusundaki söylemlerinde ne kadar samimi olabilir?

26 Mayıs 2014 günü ise Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesi Çiftlik köyünde köy içi elektrik şebekesi iyileştirme ve bakım çalışması yapan şirkete ait 1 aracı köy merkezinde, 2 aracı ise Çiftlik Köyü Eli Mezrası’nda yakarak, şirket çalışanlarından 6 işçiyi kaçıran ve Türkiye Cumhuriyeti devletini çözümü tıkamakla suçlayan bir PKK, çözüm konusunda ne kadar inandırıcı olabilir?

Çözüm Süreci ve bölge barışını ilgilendiren bir başka gelişme ise çocuklarının PKK tarafından zorla alıkonulduğunu dile getiren bir grup aile, çocuklarının geri getirilmesi için Diyarbakır’da BDP’li yetkililerle görüşmek istemiş,  ancak il binası içerisinde yaşanan arbedede, ailelerin bir grup tarafından taş ve sopalarla darp edildiği iddia edilmişti.

PKK tarafından zorla alıkonulan çocuklarının geri gönderilmesini isteyen ailelere ilişkin, önce HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, “Reşit olmayan ve eğer iddia edildiği gibi 15- 16- 17 yaşlarındaki gençler şu veya bu şekilde dağa gitmişlerse, PKK’ya düşen bunları ailelerine iade etmektir. Veya bu şekilde gelenlerin önünü kesmektir.” açıklamasının ardından, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın,  oturma eylemi yapan ailelerle görüşmesi sonrasında “Sorunun çözümü için Kandil’le diyaloğa geçeceğini” belirtmesi ve BaşbakanRecep Tayyip Erdoğan’ın, ailelere destek veren beyanları, PKK tarafından çocukları zorla alıkonulan anneler ve aileler için umut verici, güzel gelişmelerdi.

Öte yandan PKK’nın silahlı kanadı HPG tarafından yapılan açıklamada, “Sömürgeci Türk devletinin, Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik çözüm sürecine olumlu bir cevap vermemesine tutum olarak son dönemde Kürdistan gençliğinin gerilla saflarına katılımı yoğunlaşmıştır” denilen açıklamada, “çocukların kaçırıldığı” yönündeki iddiaların psikolojik savaş ürünü olduğunu belirtmesi ise PKK’nın, karşı psikolojik harekâtıdır.

Evet, PKK içerisinde çözüm istemeyen marjinal gruplar var.  Çözüm sürecini ve Türkiye’nin iç barışını,  bu marjinal gruplara heba ettirmemek, hepimizi görevi olsa gerek…

Huzur ile kalın efendim…

(Bu yazı ilk olarak 29 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)