Serxwebûn etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serxwebûn etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2015 Cumartesi

PKK’nın Medya Gücü!...


PKK, ilk basın yayın faaliyetine 1976 yılında daktilo ile yazdırdığı ve teksir ettirerek çoğalttığı “Kürdistan Devrimcileri ve Ulusal Kurtuluş Ordusu” bildirileri ile başlamıştır. PKK’nın 1978’de kuruluşunu ilan etmesinin ardından, Öcalan’ın yazılarından oluşan “Serxwebûn” (Bağımsızlık)  dergisi, teksir edilerek dağıtılmış ve bu manada PKK’nın ilk basılı yayın organı olmuştur. Dergi 1982 yılından sonra aylık olarak Almanya’da basılmaya başlanmıştır.

Serxwebûn dergisi, PKK’nın parti-merkez yayın organı olarak, örgüt mensupları ve yandaşları için hem teorik hem de siyasi seviyelerinin yükseltilmesinin yanında, PKK propagandasını yapmak, örgüt tabanını genişletebilmek düşüncesi ve amacıyla yayınlanmaya başlanmıştır. Dergi bu amacını: "Serxwebun, Partinin temel yayını olarak partisel gelişmeyi, parti iç sorunlarının çözüm platformu, siyasal gelişmeleri çözümlemenin projektörü olarak kadrolarımızın temel düşünsel besin kaynağını oluşturmaktadır " diyerek tanımlamaktadır.

“Berxwedan” (Direniş), 1985-1995 yılları arasında PKK’nın cephe faaliyetleri yayın organı olarak ikinci düzenli yayını olmuştur. 1995’e kadar sadece yazılı medyayı kullanan PKK’nın bu tarihten itibaren yayın faaliyetlerinde hızlı bir yükseliş başlamıştır.

1985-1995 yılları arasında, cephe faaliyetleri yayın organı olan  “Berxwedan” (Direniş), örgütün ikinci düzenli yayın organı olmuştur. PKK, 1995’e kadar sadece yazılı medyayı kullanmıştır.  

PKK ilk görsel medya faaliyetini 1995 yılının Ocak ayında Irak’ın Haftanin bölgesinde gerçekleştirdiği V. Kongre sonrasında 30 Mart 1995 tarihinde İngiltere’nin verdiği yayın lisansı ile MED TV üzerinden gerçekleştirmiştir. (Detaylı bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/pkknn-televizyon-yaynclg-ve-trt.html

 Yurt içi ve yurt dışında çok sayıda radyo üzerinden kısa süreli yayınlar yapan PKK’nın en önemli radyosu, 25 Ocak 2001 tarihinde Belçika’da kurulan ve Brüksel üzerinden yayınlarını sürdüren Denge Mezopotamya (Mezopotamya’nın Sesi) radyosudur.

Örgütün en önemli haber ajansları Dicle Haber Ajansı (DİHA) ve Fırat Haber Ajansı (ANF)’dir. PKK’nın faaliyetleri doğrultusunda yurt içinde faaliyet yürüten DİHA, 4 Nisan 2002 tarihinde kurulmuştur. Örgüt paralelinde ve yurt dışında faaliyet gösteren ANF ise 25 Ekim 2005 tarihinde Hollanda’da kurulmuştur.

PKK’nın legal alanda Türkiye’deki ilk yazılı yayını, 1988 yılında yayınlanan “Toplumsal Diriliş” dergisidir. Yurt içinde basımı gerçekleştirilen Özgür Gündem (Türkçe) ve Azadiya Welat (Kürtçe) gazeteleri ile Avrupa’da basımı yapılan Yeni Özgür Politika gazetesi, PKK’nın önemli yazılı medya ve iletişim araçlarındandır.

İnternet medyacılığı konusunda ciddi bir yayın ağı olan PKK; Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca başta olmak üzere birçok dilde yayın yapabilmektedir. PKK’nın, kadın (KJB), silahlı faaliyetler (HPG-BİM), gençlik (YDG-H), cephe (YDK) gibi yan ve alt yapılanmalarının da çok sayıda web sitesi oluşturdukları bilinmektedir. Terör örgütü, internet yayıncılığını da ajitasyon, örgütlenme ve propaganda aracı olarak kullanmaktadır.

Öcalan’ın talimatıyla 2004 yılında Kandil’de kurulan ve PKK’nın ifadesiyle “tarihsel-toplum, demokratik-siyaset, hakikat ve ekonomi-ekoloji” birimlerinden müteşekkil “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”, PKK terör örgütü mensupları tarafından kaleme alınan tarihi, sosyoloji, felsefi, kadın, teoloji, siyaset, ekonomi, ekoloji, dil, kültür ve edebiyat alanlarındaki çalışmaların basım ve dağıtımını üstlenmektedir. Akademinin en önemli amacı; Öcalan’ın İmralı’da yazdığı savunmalarının esas alındığı PKK-Rönesans ve reformunu gerçekleştirmektir. Akademi bünyesinde ideolojik ve güncel konuların tartışıldığı radyo yayınları da yapılmaktadır. PKK’nın kontrolü altındaki medyanın tamamı, kurumsal bir mantalite ile “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi” tarafından sevk ve idare edilmektedir.

PKK’nın basın-yayın faaliyetlerine ilişkin düzenlediği kongre ve konferanslarda almış olduğu kararlar irdelendiğinde, karar verildiği tarihte zor gibi görünen hedeflerin çoğuna ulaştığı görülmektedir. Alınan kararların PKK’nın gelişiminin yanı sıra, özellikle yurt dışında faaliyet sürdürdüğü ülkelerdeki maddi gücüne bağlı olarak, basın ve yayın faaliyetleri için yetiştirdiği kadrolar ile orantılı bir gelişme gösterdiği gözlemlenmiştir.

Ayrıca, kültürel programlar adı altında, bölgesel motifleri örgüt söylemleri doğrultusunda kullanarak, Kürt kimliğini ön plana çıkartılmaya çalıştığı görülmektedir.

PKK paralelinde yurt içinde ve yurt dışında yayınlanmakta olan günlük-haftalık-aylık gazete ve dergilerin kamuoyu oluşturmada etkili birer araç olarak rol oynadıkları,  özellikle sempatizan kitleyi yönlendirmede etkili birer araç kullandıkları, televizyon yayınları ve internet yayıncılığının, örgüte sempati duyan kesimler üzerinde etkili olduğu sonucu çıkmaktadır.

Bugün yurt içi ve yurt dışı yazılı, görsel ve sosyal medya hesapları üzerinden, geniş bir yelpazede “basın ve yayın faaliyetlerini” sürdüren PKK’nın bu alandaki faaliyetleri artarak devam etmektedir. 

21 Mayıs 2015 Perşembe

Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları...


Öcalan, 30 Kasım 2005 tarihli Avukat Görüşme Notları’nda: “Mustafa Kemal’in 1920’li yıllarda oynadığı rolü 2000’li yıllarda oynayacak bir ‘Kürt’ Mustafa Kemal’e ihtiyaç vardır” diyordu.  Ve Kamuoyu Öcalan’ın bu açıklaması karşısında şaşkınlığını gizleyememiş, ne demek istediğini de anlayamamıştı.

Türkiye’nin en hassas konusunun öznesi durumundaki şahsı, yani Abdullah Öcalan’ı baz almak... Biliyorum, birçok kişi gibi “Neden Öcalan”, “Ne münasebet?” diyebilirsiniz.  Bu konuda haklı da olabilirsiniz. Ama bize göre ülkenin en büyük sorunu kabul edilen bir sorunun temel çözümü, o sorunun başındaki şahsın tanınması ve tanımlanmasıyla mümkün olabilir.

İşte bu saptama bağlamında, şahsi inanç, düşünce ve eğilimlerimi bir yana bırakarak, kendimden en ufak bir iz dahi yansıtmadan, Öcalan’ı baz alarak bir çalışma yaptık. Öcalan’ın içyapısı ancak karakter kodları, düşünsel derinliği ya da yüzeyselliği, eğilimleri, inanç dünyası ve hedeflerini, Öcalan’ın aynası ve röntgeni diyebileceğimiz yazıları incelendiğinde anlaşılabilecek ve görülebilecektir.

Yıllardır Türkiye’nin gündeminden düşmeyen ve hâlihazırda da düşmeyeceğe benzeyen Öcalan ve PKK, değişik çevrelerce kendi algı ve ilgi dünyalarına paralel düşen tahlil ve analizlere tabi tutulmuştur. Öcalan bu güne kadar ya tanınmadı ya da tanınmak istenmedi. Zamanında ve zemininde, yani Türkiye gerçekliğinde, kendi özel -yerel şartları içinde Öcalan’ın kişisel kodları çözülmüş olsaydı, onun ideolojisi, ruh dünyası ve dünya perspektifi üzerinde durulup analizler ve kriminal çalışmalar yapılabilseydi, bugün çok daha farklı bir noktada bulunabilirdik

Öcalan, Mustafa Kemal’in kişiliğine ilişkin yakalanmadan önce, “Şimdi M. Kemal’i çok iyi görüyorum. Onunla karşı karşıya olmayı, kurnazlıklarını, alçaklıklarını yüzüne söylemeyi çok isterdim. İktidarlaşmış ama neye dayanarak? Bazıları ‘Devrimci’, ‘Kurtuluşçu’ diyor” (Serxwebûn Dergisi-124,  s. 18)  derken, yakalandıktan sonra ise  “Mustafa Kemal ülkesi için, kendi halkı için dünya çapında en büyük mücadeleyi veren önderlerden biridir. Mustafa Kemal, iyi bir savaşçıydı; iyi bir bağımsızlıkçıdır, lâiktir, bilimseldir, ortaçağ ideolojisine karşıdır. Zaten cumhuriyetçi olduğunu biliyorsunuz. Mustafa Kemal geleneği budur” (A. Öcalan 24 Eylül 2004 Tarihli Avukat Görüşmesi Notları’ndan) diyebilmiştir (!)

Öcalan, Mustafa Kemal’in ittihatçılığına ilişkin yakalanmadan önce, “M. Kemal işe İttihat Terakkicilikle başlar. Cumhuriyetin kuruluşuyla artık yeni bir dönem gelişir. Buna karşı tepkilerin gelişeceği açıktı. Zaten Ermeniler, Rumlar tasfiye edildikten sonra, son olarak sıra Kürtlere geliyordu” (PKK 5. Kongresi'ne Sunulan Politik Rapor, s. 93-94; Serxwebûn 157, s. 5) derken, yakalandıktan sonra ise “Bilindiği gibi İttihat Terakki’nin merkezi de Yahudi masonlarının almak istedikleri Selanik ve çevresidir. Mustafa Kemal İttihat ve Terrakicilerin oyununu bozarak sonuçta Cumhuriyeti kurmuştur” (Serxwebûn Dergisi-301, s. 40) demiştir.

Öcalan, yakalanmadan önce Mustafa Kemal’in mason olduğunu, “Genelde İttihat Terakki, özelde Mustafa Kemal ekibi mason localarına daha şiddetle bağlıdır. Bu dönemde de Siyonizm’in merkezi Londra’dır” (Serxwebûn Dergisi -206,  s. 15) ifadesiyle iddia ederken,  aynı Öcalan yakalandıktan sonra ise “Öyle şekilsel şeylerle, her tarafa bayrak asmakla, M. Kemal’in heykelini dikmekle ‘Kemalizm’ olmaz. M. Kemal iki anlayışla mücadele etmiştir: Bir, ‘Panislamizm’; iki, ‘Pantürkizm’. Bir de M. Kemal masonları tasfiye etmeye çalışmıştır. Onun için ‘Mason’ da diyorlar, ama masonları tasfiye etmeye çalışmıştır” (Serxwebûn Dergisi-307, s. 60-61)  der.

Yakalanmadan önceki Öcalan, Mustafa Kemal’i: “M. Kemal’de burjuva demokratlığı yok, tam tersine bunun inkârı var. Zaten TC'nin dayandığı Osmanlı despotizmi buna fırsat vermez. Kişi olarak da M. Kemal'in böyle bir demokratlığı söz konusu olmaz. Tamamen bir diktatördür” (A. Öcalan, Sömürgeci Cumhuriyet Kirli ve Suçludur, s. 150-151) ifadeleriyle azılı bir diktatör olarak tanımlarken, ne hikmetse yakalandıktan sonra “Devlet ve demokrasi krizi en derin haliyle yaşanıyordu. Bu duruma karşı geriye kalan devlet aygıtları ve toplumsal güçler nefsi müdafaa, yani öz savunma durumuna geçmekten başka çare bulamamışlardı. Bu tablo karşısında Mustafa Kemal önderliği açık ki Jakoben bir özelliği çağrıştırmaktadır. Mustafa Kemal hem kişilik olarak yetişme tarzı gereği, hem de öz bilinç ve irade olarak bu koşulların biçilmiş kaftanı ve kaptanı durumundadır” (A. Öcalan, Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, Kürdistan’da Çözüm Modelleri, s. 20-21; Serxwebûn Dergisi-352, s.18) demiştir.

Öcalan, yakalanmadan önce Mustafa Kemal’i “1920'lerden sonra yükselen faşist dalgada Mustafa Kemal'in payı belirgindir. Gerçekten de benzer faşist diktatörlüklerden daha tehlikelidir. Ve bu diktatörlük günümüze kadar devam ediyor” (Serxwebûn Dergisi-168, s. 14) diyerek faşistlikle suçlarken, yakalandıktan sonra ise “Bu Neo-İttihatçılar kendilerine “Mustafa Kemalciyiz” diyorlar. Ama Mustafa Kemal hiçbir zaman Almanya ile ittifak yapmamıştır. O'nun çizgisi özgürlükçü ve bağımsızlıkçı çizgidir. O, dönemindeki koşulların dayatması nedeniyle, daha çok İngiltere ve biraz da Sovyetler'le ittifak yapmıştır. Ama hiçbir zaman Almanlarla ittifak yapmamış, Alman faşizminin yol açacağı tehlikeleri öngörmüştür” (A. Öcalan 02 Ocak 2007 Tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan) diyebilecek kadar kendisi ile çelişmiştir.

Öcalan’ın “Mustafa Kemal”e ilişkin değerlendirmeleri bu kadarla bitmiyor. (Merak edenler, daha geniş bilgi için Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları adlı kitaba başvurabilirler)   Yine de bu kısa değerlendirme içerisinde, onun kişiliğine ve özelliklerine dair birçok anekdotu bulabileceksiniz. Bir başka ifadeyle,  Öcalan’ın yakalanmadan önceki katı ve ödünsüz muhalifliğinin, yakalanma sonrasında nasıl değiştiği rahatlıkla görülebilecektir.

Amacımız, yakalanmadan önceki ve sonraki Öcalan’lar arasındaki derin çelişkiyi, düşünsel ve ideolojik parçalanmışlığı, yaşadığı travmayı ve kendi içindeki kavgayı ve Öcalan’ın tenakuzlarla dolu kişiliğini ortaya çıkarmaktır.  




6 Ağustos 2014 Çarşamba

DİKENLİ YOL: ÇÖZÜM SÜRECİ!

Gündem oluşturacak açıklamalar yapmak, PKK-KCK üst düzey yöneticilerinin rutin bir işlemidir, geleneğidir. Bir ay içerisinde, kendi aralarında periyodik olarak Türkiye ve dünya gündemine ilişkin,  kimi zaman birbirinin kopyası, benzer açıklamalarda bulundular. Bu tür açıklamalarda hedef kitle, örgüt elemanları,  örgüt taraftarları ve sempatizanlarıdır. Bu tür açıklamalar, aynı zamanda kamuoyunun algısını yönlendirmeye ve ölçmeye yönelik, psikolojik harekâtın  gereği olan açıklamalardır.

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ile HDP Milletvekilleri arasında gerçekleşen görüşmede, B. Atalay’ın; “Çözüm süreciyle ilgili olağanüstü bir durum yok, aksama yok. Süreç, normal olarak yürüyor. O konuda hükümetimizin kararlılığı tamdır” açıklamasından sonra, HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan da; “çatışmasızlığın sürmesi ve çözüm sürecinin devamı konusunda hükümetin ve Kandil’in bir kez daha irade ortaya koyduğunu” belirtti.

Ardından, PKK’nın silahlı kanadı HPG’in başında bulunan Murat Karayılan’ın PKK’nın aylık yayın organı Serxwebûn Dergisi’nde yayınlanan makalesinde; “Eğer Türk devleti bu çerçevede yaklaşırsa, yani gerekli adımları atarsa süreç devam edebilir. Şayet atmazsa, o zaman sürecin bitmesi de kaçınılmaz bir durum olarak önümüze çıkar…  Bu geçen bir yıllık süreci geliştirmekten dolayı asla pişman değiliz. Önder Apo’nun sunmuş olduğu perspektifi ve Newroz’da ilan edilen tarihi deklarasyonu şu anda da doğru görüyoruz ve bu perspektife sonuna kadar bağlıyız.” açıklaması, çözüm sürecinin kazasız belasız devam ettiğinin taraflarca sahiplenilmesi olarak değerlendirilebilir.

Öcalan’ın kendisi gibi Kandil de, Kürt sorununun çözümünü Öcalan’ın özgürlüğünde görüyor. Çözüm Sürecini Öcalan üzerinden yürütmek doğru olsa da Kürt sorununun çözümünü Öcalan’ın özgürlüğüne endekslemek doğru değildir. Çünkü, Kürt sorunu Öcalan ile ortaya çıkmadı, Öcalan yokken de Türkiye’de bir Kürt sorunu vardı. Kangrenleşmiş sorunların çözümünü kişiselleştirmek, sağlıklı ve uzun vadeli bir çözüm getirmez.

“Çözüm Süreci” ve bölge barışını ilgilendiren bir gelişme, bölgedeki Jirki Aşireti’nden gelen açıklamaydı.  Şırnak, Hakkâri ve Van çevresinde,  PKK’ya karşı yıllarca mücadele eden 30 bin kişilik Jirki Aşireti liderlerinden Cemil Öter, çözüm sürecine destek vererek, “Barış olacaksa PKK’yla helalleşmeye ve her şeyi unutmaya hazırız. Devlet bunu kabul ederse, biz seve seve kabul ederiz ve kucaklaşırız”  ifadesi, bölge insanının silahlı çatışma istemediğinin en açık ifadesidir.

Çözüm süreci konusunda, taraflardan net açıklamalar gelmesine rağmen, PKK, süreci zora sokacak eylemlerden de geri kalmıyor. PKK’nın, yol kesme, araç yakma ve kamu görevlilerini kaçırma eylemleri artarak devam ediyor. Kürtlerin özgürlüğü için mücadele ettiğini iddia eden PKK, 17 Mayıs 2014 günü Diyarbakır-Lice’de HÜDA-PAR üyesi Mikail Ayık ile birlikte eşi ve ağabeyine saldırıda bulunabiliyor. Peki, PKK bu ve benzeri saldırıları ne adına yapıyor?  Kendileri gibi düşünmeyen, bölgedeki diğer Kürtlere tahammülü olmayan bir PKK, çözüm konusundaki söylemlerinde ne kadar samimi olabilir?

26 Mayıs 2014 günü ise Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesi Çiftlik köyünde köy içi elektrik şebekesi iyileştirme ve bakım çalışması yapan şirkete ait 1 aracı köy merkezinde, 2 aracı ise Çiftlik Köyü Eli Mezrası’nda yakarak, şirket çalışanlarından 6 işçiyi kaçıran ve Türkiye Cumhuriyeti devletini çözümü tıkamakla suçlayan bir PKK, çözüm konusunda ne kadar inandırıcı olabilir?

Çözüm Süreci ve bölge barışını ilgilendiren bir başka gelişme ise çocuklarının PKK tarafından zorla alıkonulduğunu dile getiren bir grup aile, çocuklarının geri getirilmesi için Diyarbakır’da BDP’li yetkililerle görüşmek istemiş,  ancak il binası içerisinde yaşanan arbedede, ailelerin bir grup tarafından taş ve sopalarla darp edildiği iddia edilmişti.

PKK tarafından zorla alıkonulan çocuklarının geri gönderilmesini isteyen ailelere ilişkin, önce HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, “Reşit olmayan ve eğer iddia edildiği gibi 15- 16- 17 yaşlarındaki gençler şu veya bu şekilde dağa gitmişlerse, PKK’ya düşen bunları ailelerine iade etmektir. Veya bu şekilde gelenlerin önünü kesmektir.” açıklamasının ardından, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın,  oturma eylemi yapan ailelerle görüşmesi sonrasında “Sorunun çözümü için Kandil’le diyaloğa geçeceğini” belirtmesi ve BaşbakanRecep Tayyip Erdoğan’ın, ailelere destek veren beyanları, PKK tarafından çocukları zorla alıkonulan anneler ve aileler için umut verici, güzel gelişmelerdi.

Öte yandan PKK’nın silahlı kanadı HPG tarafından yapılan açıklamada, “Sömürgeci Türk devletinin, Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik çözüm sürecine olumlu bir cevap vermemesine tutum olarak son dönemde Kürdistan gençliğinin gerilla saflarına katılımı yoğunlaşmıştır” denilen açıklamada, “çocukların kaçırıldığı” yönündeki iddiaların psikolojik savaş ürünü olduğunu belirtmesi ise PKK’nın, karşı psikolojik harekâtıdır.

Evet, PKK içerisinde çözüm istemeyen marjinal gruplar var.  Çözüm sürecini ve Türkiye’nin iç barışını,  bu marjinal gruplara heba ettirmemek, hepimizi görevi olsa gerek…

Huzur ile kalın efendim…

(Bu yazı ilk olarak 29 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)