Kürtçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürtçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2015 Pazar

KCK’nın “Demokratik Özerklik” Aldatmacası-II...

PKK-KCK, Öcalan’ın; “Demokratik ulus, bir ruh ise demokratik özerklik bedendir. Demokratik özerklik, demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüşhalidir, onun somutlaşmış bedenleşmiş halidir”sözü üzerinden,  son yüzyılda dünyada yaşanan sorunların temel nedeni olarak ulus-devlet egemenliğini gösterir. Örgüte göre bunu aşmanın tek yolu “demoktarik ulus-demokratik özerklik” sisteminin inşasıdır.

Demokratik Özerkliğin Kültürel Boyutu: Abdullah Öcalan, “Demokratik Özerkliğin” en temel unsuru olarak kültürel boyutu işaret etmektedir. Öcalan, özerkliğin kültürel boyutun önemini;“Bu kültürel boyut daha çok dil, anadilde eğitim, tarih ve sanatı kapsar... Kürtçenin Türkçe ile ilişkisi nasılolmalıdır, anadilde eğitim nasıl yapılabilir, demokratik ulusun dil politikası nasıl olmadır bunlartartışılmalıdır. Bir eğitim politikası oluşturulmalıdır.”diyerek açıklıyor.

PKK-KCK, “Son bir iki yılda Türk devleti TV, radyo ve yazılı metinler ile Kürtçeyi kullanmaya başladığı halde bizzatKürtlerin kendileri bu hakları resmiyette kullanamıyorlar. Radyo ve TV yayını Kürtlere tümüyle yasaktır.Kürtçe üzerinde resmi ve fiili bir yasak vardır. Bu yasaklar Q,W,X harflerinde “sapık” bir zihniyet ilekendisini dışa vurmaktadır” iddiasıyla hem kendi tabanını, hem de uluslararası kamuoyunu yanıltıyor.

PKK, bu ve benzeri iddialarla manipülasyon amaçlı haberler yapmaya devam etmektedir. Kürtçe radyo ve TV yayınları serbesttir. Devlet eliyle yayın yapan TRT-KURDÎ’nin yanısıra, Türkiye’de Kürtçe yayın yapan sayısız özel TV ve radyo kanalları mevcuttur. İddia edildiğinin aksine Kürtçe üzerinde hiçbir yasak bulunmamaktadır. Seçmeli ders olarak okutulmasının yanında, birçok üniversitedekiKürdoloji bölümleri, akademik çalışmalarına devam etmektedir.  Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2000-2012 yıllarını kapsayan demokratikleşme çalışmalarını Kürtçe “ŞOREŞA BÊ DENG” (Sessiz Devrim)  adıyla kitaplaştırmıştır. Bu çalışmanın Kürtçe olarak basılması (ki bugüne kadar devletin hiçbir kurumunda böyle bir çalışma yapılmamıştı) başlı başına bir devrimdir. İlk kez bir kaynak, devlet tarafından Kürtçe basılırken, PKK-KCK’nın “sapık” zihniyet olarak değerlendirdiği X, Q ve W harfleri de resmi literatürde kullanılmaya başlanmıştır.

PKK-KCK, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesi için okulları boykot eylemleri ile Türkçe eğitim sistemini sekteye uğratmayı meşru bir hak olarak göstermiştir. Hatırlanacağı üzere “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde,  PKK, bu ve benzeri eylemleri ile sık sık gündeme gelmişti. Kültürel boyut içerisindeki en insaflı bölüm, “Kürtlerin, Kürtçe yanında Türkçeyi eğitim de dâhil yaşamın diğer alanlarında ihtiyaç duydukları kadarkullanmalarında bir sakınca yoktur. Bu, Kürtlere sosyal ve kültürel zenginlik getirecektir” ifadesi olmuş olsa da devamındaki, “Kürdistan'dagünlük diyalog ve hizmetlerin tümüyle Kürtçe olması, işin doğası gereğidir. Demokratik özerklik gereği,yaşamın Kürdistan'da Kürtler için tümüyle Kürtçe olması bir zorunluluktur” cümlesi, PKK-KCK’nın samimiyetsizliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Öcalan,“Demokratik Özerkliğin” Öz Savunma Boyutunu: “Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz... Yani Kürtlerin bir öz savunma durumuna kavuşması sağlanır. Toplum burada kendi özsavunmasını kurar. Bununla sadece elde silah bir durumu kastetmiyorum. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlıyapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini,kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum... Bugüvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz.” diyerek açıklıyor.

01 Ocak 1994 tarihinde Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) öncülüğündeki yöre halkı, Meksika’nın Guatemala sınırındaki kentlerin dördünü, kendi yaşam tarzlarına uygun özerk birimler oluşturmak amacıyla işgal eder. İşte, PKK-KCK’nın“öz savunma” boyutunun esin kaynağı da Meksika’ya karşı silahlı faaliyetlerine devam eden (EZLN) ile FKÖ benzeri bir öz savunma ve halk hareketidir.

“Öz savunma salt PKK-KCK tarzı bir silahlı yapıyı öngörmez. Ama ulusal savunmaörneğinde de gördüğümüz gibi böylesi bir yapılanmayı da dıştalamaz.Diğer bir konu öz savunma salt silahlı yapılanma olarak ele alınamaz... Elbette sadece Kuzey değil, dört parça ve diğer bölge güçleri ve uluslararası güçler ve onların askerisaldırıları düşünüldüğünde,  etkin bir gerilla gücü en önemli öz savunma unsuru olarak varlığını koruyacaktır” anlayışı, Öcalan’da görmeye alışık olduğumuz çelişkiler yumağının -tabiatıyla- PKK-KCK’yı da sarmaladığının ispatıdır.

PKK-KCK, uygulamaya koymak isteği Demokratik Özerkliğin Diplomasi Boyutunun, klasik devlet veya ülkelerarası diplomasi tarzında olmayacağını iddia ediyor. Bunun aksine diplomasinin, direkt halklar arasında ortak yaşam, dayanışma ve çalışma şartlarının oluşturulması gerektiğini belirtiyor ve  bunu da  “halk diplomasisi” veya “halklar diplomasisi” olarak isimlendiriyor..

Diplomasi ve stratejiyi bir arada yürütmeyi hedefleyen KCK, “Demokratik özerkliğin stratejik yönelimi devlet olmayan, devletle uzlaşmaları olsa da devlet olmayı hedeflemeyen toplulukların yönetimidir. Yani politik-ahlaki toplumun, toplum kesimlerinin doğrudan kendi kendilerini yönetmesidir. Öyleyse tüm diplomatik ilişkilerinde de devlet olmayı değil, halkların, toplulukların öz örgütlerinin yaratılmasını ve bunların birbirleriyle doğrudan demokrasi, farklılıkları içinde eşitlik temelinde ilişkilenmelerini, özgür iradeleriyle ortak organizasyonlara katılarak kendilerini yönetmelerini esas alır” ifadesiyle dile getiriyor.

PKK-KCK’nın diplomasi konusunda başarılı olduğunu kabul etmek durumundayız. PKK’nın silahlı eylemlerinin başladığı ilk günden günümüze gelinceye kadar Avrupa ülkeleri, İran, Rusya ve İsrail’den aldığı desteğe bakıldığında, bu başarının bu ülkelerin salt Türkiye düşmanlığından kaynaklanmadığı, terör örgütünün (kendi kontrollerindeki medya desteğini de hesaba katarsak) lobi ve diplomasi konusundaki başarısının sonucu olduğu aşikârdır.

Batı’daki Kürt diasporası (özellikle de ABD ve AB) Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) üzerinden Avrupa Parlamentosu’nda etkili lobi ve diplomatik faaliyetler yürütmektedir. KNK üyelerine içerisinde sadece Türkiye’den değil; PKK’nın İran yapılanması PJAK’tan, Irak yapılanması PÇDK’den ve Suriye yapılanması PYD’den de isimler yer almaktadır. KNK’nın Belçika, Fransa, Almanya, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok ülkesinde temsilcileri bulunmaktadır.

Son dönemlerde, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, PKK kamplarındaki militanları, masum ve sempatik  “özgürlük savaşçıları” şeklinde göstermeye çalışması, ulusal medyadaki kimi yazılı ve görsel yayın kuruluşlarının iktidar partisi ile hesaplaşma adına, PKK’yı aklamaya çalışan yayınları da bu kategoride değerlendirilebilir.

Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı gibi hareket eden ve Suriye’de “defacto” bölgeler oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği de gözardı etmeyelim.

Yine, Batı’nın emperyalist çıkarları gereği, Orta Doğu’yu bir kez daha şekillendiriyor olması,  elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendirir/ilgilendirecektir de.  Çizilmesi muhtemel yeni sınırlar, dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler verilerek, kendi iç dinamiklerimizle çözmeye çalıştığımız “Kürt Sorunu”nu farklı bir mecraya taşıyabilir.

Türkiye’nin bu saatten sonra, bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, “Kürt Sorunu”nun çözümü noktasında yeni bir yol haritası belirlemesi gerekmektedir.

Özetle: PKK-KCK’nın -sözüm ona- Kürtlere vaat ettiği “özerklik ve özyönetim”  yapılanmalarının hepsi birer aldatmacadan ibarettir. Günümüz itibariye PKK, fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Yani gerçekte hedeflenen şey, kuruluş bildirgesinde belirlenen “PKK, çöken emperyalizm ve yükselen proletarya devrimleri çağında, Kürdistan halkını emperyalist ve sömürgeci sistemden kurtarmak, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir halk diktatörlüğü kurmak ve nihai olarak sınıfsız toplumu gerçekleştirmek amacındadır” hedeflerdir.

Kısacası PKK-KCK, bölgede yaşayan ve kendisi gibi düşünmeyen tüm kesimleri bölge dışına göçe zorlayarak, (PYD’nin Suriye’de kontolü altında bulundurduğu kanton bölgelerdeki uygulamaları buna örnektir) Arap baasçılığı benzeri, seküler düşünce yapısının egemen olduğu yeni bir toplum modeli oluşturmaya çalışmaktadır.


19 Eylül 2014 Cuma

KİTAP İNCELEMESİ (Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması)

Değerli Dostlar!
Bu hafta, Tunceli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlilerinden Serkan Gündoğdu’nun, “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabımız ile ilgili hazırladığı inceleme yazısını sizlerle paylaşmak istedik.
Bir akademisyenin gözünden, “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması”nın tahlili…

KÜRT SORUNU ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE 2009- 2011 PANORAMASI
KİTAP İNCELEMESİ
Serkan GÜNDOĞDU*

Araştırmacı-Yazar Mehmet MEMDOĞLU tarafından siyasi/politik-inceleme türünde kaleme alınan “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009- 2011 Panoraması” adlı kitabı Fanos Yayınları tarafından 2011 yılında yayınlanmıştır. İçişleri Bakanlığı’nda basın-yayın birimlerinde göreve başlayan yazar, halen yayıncılık sektöründe çalışma hayatına devam etmektedir.
Günümüz Türkiye’sini ilgilendiren toplumsal ve sosyal araştırmalarına bir yenisini daha katan MEMDOĞLU, bu eserinde yıllarca değinilmekten çekinilen, Türkiye’nin gündemine alınmasından korkulan Kürt sorunu ve soruna ilişkin çözüm önerileri üzerinde durmuştur. Özellikle Kürt sorununu, Kürt halkının yoğun yaşadığı bölgede faaliyet gösteren terör örgütü PKK sorunundan ayrı değerlendirmek gerektiğini belirtmiştir.
Cumhuriyetle neredeyse yaşıt bir sorun olduğunu belirten yazar, bu sorunun ertelenmesi, görmezden gelinmesi şimdiye kadar yaşanılan sosyal, ekonomik, siyasi ve insani açıdan doğurduğu neticeler de dikkate alındığında; gelecekte belki telafisi güç sorunlarla Türkiye’yi baş başa bırakacağı, dahası eğer kendi sorunumuza çözüm üretmememiz halinde dış güçlere dışarıdan müdahalelerle çözüm önerileri adı altında ülkemizin iç sorunlarına müdahil olma şansı sunmuş olacağımızı belirtmektedir. Haliyle kendi sorununu çözemeyen bir ülkenin prestijinin çok iyi görünmeyeceği, bölgede ve dünyada “lider ülke” olma iddiasının gerçekçi olmayacağını savunmaktadır. 
Kürt sorunun sadece devletin ya da bir siyasi partinin sorunu olmadığını, aksine tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu belirten yazar,  terörün veya Kürtlerin/ Kürt sorunu bir bölgenin sorunu olmaktan çıktığını, bu problemin çözümünün ertelenmesinin ise Kürt vatandaşlarının Devletten uzaklaşmasına neden olmanın yanı sıra, diğer halkları da oluşan kaos ortamından dolayı huzursuz ve güvensiz kılacağını belirtip kalıcı çözüm için uygulanan stratejilere alternatif stratejiler geliştirmek gerektiği üzerinde durmuştur.
 Altı bölüm ve sonuç kısmından oluşan eserde, Kürt sorununun tanımı ve tarihi süreci üzerinde durulmuştur. Malazgirt Zaferi’nden tutun da kurtuluş mücadelesine dek birçok mücadeleye destek olan Kürt aşiretlerinin ve halkının, yıllar sonra devlet yönetiminde baskın olmaya başlayan merkeziyetçi politikalara maruz kaldığını, bu baskıların en belirgin refleksi olarak ise Kürt milliyetçiliğinin tavan yaptığı Şeyh Said isyanını göstermiştir. Cumhuriyetin kurulması ile milliyetçi ve merkeziyetçi baskıların devam etmesini sorunun miladı olarak gören yazar, uzun yıllar boyunca böyle bir sorunun varlığının kabul edilmemesinin sorunun derinlik kazanmasına neden olduğunu belirtmektedir. 12 Eylül darbesiyle Kürtçe isimler değiştirilip yerine Türkçe isimlerin koydurulması, Kürtçe konuşmanın yasaklanması şeklindeki uygulamalar sorunun büyümesine neden olmakla birlikte, PKK’nın nemalanıp bu konular üzerine propagandalar yapmasına olanak verdiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, eğer özellikle 90’lı yıllarda Kürtçe yayın yapan herhangi bir TV açılmış olsaydı (TRT 6 gibi) sorunun büyümesine ve yapılan terör propagandalarına engel olunabileceğinin altını çizmektedir.
Bugün tüm toplumda Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüme ulaştırılması fikrinin hakim olduğunu, bunun en güzel kanıtı olarak ise TRT 6 ve Kürtçe yayın yapan özel kanalların açılmasını, YÖK’ün üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılmasını göstermektedir.
Yazarın bir diğer bölümde ele aldığı konulardan biri de Kürt sorunuyla özdeşleşmiş olan Anadilde Eğitim sorunudur.  Kürt sorununun temel noktasının anadilde eğitim olduğunu savunan yazar, özellikle uzun vadede ne getirip, ne götüreceği analizinin iyi yapılması gerektiğini belirtmektedir.  Çeşitli etnik ve kültürel farlılığa sahip ülkelerden örneklemeler ile kullanılan dil çeşitliliği ve eğitim dilleri analizi yapılmıştır. Memdoğlu ayrıca bu bölümde, etnik ayrımcılık yapılmasındansa tüm kültür ve kimliklerin sahiplenilip, kültürel yapıların korunup varlıklarının sürdürülmesi gerekliliğine, bunu yapabilmek için ise dillerin yaşatılması gerektiğine değinmiştir. Yazar, başlangıçta seçmeli de olsa Kürtçe eğitime yer verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Kürt sorunu, ekonomik sorunlar, siyasi vb sorunların varlığının hiçbir şekilde silahlı mücadeleyi haklı kılmadığı gibi çözüm sürecini olumsuz etkilediğini de savunan yazar, mevcut eksikliğin, sorunun demokratik haklar ve hukuk normları çerçevesinde konuşarak, tartışarak çözüme ulaştırılması gerektiğini savunmaktadır.  Bu bağlamda, Türkiye’nin PKK, KCK ve benzeri terörist yapılanma ile mücadeleye tüm gücüyle devam etmesinin gerekliliğini savunurken, insan haklarını ihlal etmeme konusuna da dikkat çekmektedir.
Mehmet Memdoğlu, terörle mücadele eden birimlerimizin PKK’nın stratejilerini, ne yapmaya çalıştığını çok iyi okumaları, analiz etmeleri gerektiğini belirtmiştir. Özellikle PKK’ya katılımın en az düzeye indiği bir dönemde, KCK operasyonları neticesinde, tutuklanması muhtemel kişilerin belediye başkanlıklarına aday gösterilmesi gibi stratejik planlar ile “Kürt halkının siyasetçileri tutuklanıyor, Kürtlerin siyaset yapmasına izin verilmiyor” gibi propagandalar ile PKK ve KCK’nın yeni argümanlar oluşturduğunu, bunun sonucu olarak da 14- 15 yaşlarındaki gençlerin dağa çıkışını hızlandırdığı, dağa dönüşleri bu şekilde stratejik bir hamle ile sağladığı gerçeğine ışık tutmuştur. Bu nedenle güvenlik birimlerimizin yerinde ve zamanında yapmış olduğu askeri müdahalelere ek olarak, demokratik reformlar ile geçmişte terörist faaliyetlerde bulunan örgütlerin varlığının sonlandırıldığı gibi günümüzde faaliyetlerini sürdüren PKK ve şehir içi yapılanmalarının da bu şekilde bir mücadele ile ellerindeki argümanların azaltılabileceğini ve varlıklarının bu şekilde sonlandırılacağı fikrini savunmaktadır. Ayrıca Kürtlerin tek temsilcisi olduğunu benimsetmeye çalışan PKK’nın muhatap alınarak meşru hakların verilmesi, hem bu fikrin Kürt halkı tarafından benimsenmesini hızlandıracağı gibi hem de örgütün bir başarısı şeklinde lanse ettirilip, kitlelerin farklı stratejilere ve oyunlara alet edilebileceği, çözümü zorlaştıracağı tehlikesine de dikkat çekmektedir.
Yazar, kitabının bir diğer bölümünde Barış ve Demokrasi Partisi’ni (BDP) ele almıştır. Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracak muhatabın BDP olduğunu savunan yazar, BDP’nin sorunun muhatabı benim demesi gerektiğini düşünmektedir ve bu konuyla ilgi yazarların görüşlerini paylaşmıştır.  BDP’nin etnik milliyetçiliğe dayalı politikalarından vazgeçmesi gerektiğini, belli bir kesime değil tüm ülkeye hitap etmesi gerektiğini, silaha ve silahlı mücadeleye sığınmaması gerektiğini, ancak bu şekilde sorunun çözümüne destek sağlayacağını, aksi halde Kürt halkına ve Türkiye’ye daha çok zararlar vereceği fikrini savunmaktadır.
PKK ve faaliyetleri üzerine değerlendirmelerde de bulunan yazar, PKK’nın terör ve şiddeti kullanarak, masum insanları katlederek varlığından dünyayı haberdar ettiğini belirtmiştir. PKK ve terörün temelde haklar ve özgürlükler sorunu olarak tanımladıkları Kürt sorunundan doğduğunu belirtmiştir. Gafletimiz ve ihmallerimizin yanı sıra, batının istismarı ve desteği ile sorunun büyümesine yol açıldığı savunulmaktadır.  PKK ile mücadelede izlenen yanlış politikaların da sürece olumsuz katkıda bulunduğu dile getirilmektedir.  Bölgede yaşayan ve Kürtçe konuşan herkese PKK’lı muamelesinin yapılması, gece dağ köylerinde yaşayan halktan zorla erzak toplayan PKK’nın çekilmesi ile bölgeye gelen güvenlik güçlerinin köylüyü PKK destekçisi olup olmadığı hakkında yeterli bilgiye sahibi olmadan PKK mensubu ilan etmesi, köylerin boşaltılması gibi müdahaleler bölgede yaşayan Kürtler ile Devletin arasını iyice açmakla birlikte, halkı örgütün kucağına ittiğini, otorite boşluğu oluşturulduğunu belirtmektedir.  Bu durumu fırsat bilen PKK’nın ise bölge halkına bu vesile ile daha sempatik görünmeye başladığını, halkın nezdinde değer kazanmaya başladığını ifade edilmektedir.
“Kürt Sorunu Çözüm Önerileri” başlıklı son bölümünde ise sorunun çözümüne ilişkin önerilerde bulunan araştırmacı- yazar, kanaat önderlerinin ve siyasi partilerin görüşlerine yer vermiştir. Yazar bu görüşler çerçevesinde, devletin çözümün sadece güvenlikçi politikalar ile sağlanacağı beklentisi içinde olması, Kürt halkının ise çözüm olarak PKK ve uzantılarından umut beklemesi halinde çözümün sağlanmasının zor olduğu görüşündedir.  Bunun yerine yıllarca bölgede yürütülen askeri, ekonomik, kültürel ve sosyal politikaların tam tersi yapılarak, “öldürmek yerine yaşam vaadi verilerek, kardeşim-vatandaşım denilerek, yakılan ormanların yerine yenileri dikilerek, boşaltılan köylere geri dönmek isteyenlere destekler verilerek, yapılacak yeni anayasada bütün yurttaşların güvenini kazanması gerektiği” ve böylece daha az maliyetle çözüme ulaşılabileceği önerisinde bulunmuştur. Türkiye’nin bu problemi çözebilecek dinamiklere ve birlikte yaşama geleneğine sahip olduğu da belirtilmektedir.

* Öğr.Gör.Serkan GÜNDOĞDU
Tunceli Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
gserkang@gmail.com
(Bu yazı ilk olarak 18 Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

6 Ağustos 2014 Çarşamba

TÜRKİYE’DE KÜRT OLMAK


       Sürprizlerle dolu olan hayatımızda, Yüce Allah’ın yaratılış gayesini unutmadan, cemiyet olarak içimizde barındırdığımız farklılıkları “ayrılık” değil “zenginlik” saymalı; ilahi çizginin dışına çıkmadan yaşamımızı devam ettirebilmeliyiz.

            Ramazan Bayramı tatili münasebetiyle, biz de Konya’ya gittik. Konya’da ziyaret ettiğimiz bir dostumuzun bize naklettiği bir olay, Türkiye’de Kürt olmanın zorluklarını bir kez daha anlamamıza yetti. Nakledilen olay şöyle:  Türkiye’de ilgiyle izlenen ve hâlihazırda TRT Haber’de yayını devam eden “Ömür Dediğin” programı ile ilgili.  

Ve aynen aktarıyorum:

“İzlerken insanı duygulandıran, duygulandırdığı kadar da düşündüren bu program  için, bir an aklıma aslen Erzurumlu olup Konya’da ikamet eden,  bilgi ve tecrübesine güvendiğim, 85 yaşındaki bir tanıdığım geldi. Yaşlı amcamıza ulaşmak; onun hatıralarını da toplumla ve yakınlarıyla paylaşmak için zaman zaman görüştüğüm oğlu ile randevulaştık. Hac farizasını da yerine getirmiş olan yaşlı bilge amcanın; bu bürokrat oğlu, çevresinde dinini, diyanetini bilen biri olarak tanıyor ve Ankara’da, ismini vermek istemediği bir bakanlıkta görev yapıyor. Açıkçası ben, bu “saygın” bürokratımızın Kürtlüğünü bugüne kadar kendi çevresinden sakladığından bihaberdim. Bu “saygın” bürokratımızın annesinden, babasından, atasından utanacağını nereden bilebilirdim. Yine de tüm cesaretimi toplayarak saygın bürokratımıza düşüncemi anlattım; babasının söz konusu programa konuk olmasını teklif ettim.  Almış olduğum cevap karşısında dehşete kapıldım ve insanlığımdan utandım. O an Allah’a (c.c.)  sığınmaktan başka bir şey düşünemedim. Bürokratımız, belki daha yüksek makamlara gelebilir düşüncesiyle bu öneriyi kabul etmedi.

Sebebi ise babasının Türkçe konuşacağı bir programda; doğduğu ve yaşadığı yerin bir Kurmanç-Kürt köyü olması nedeniyle, bu “saygın” bürokratımızın Kürtlüğünün deşifre olacağı ve güya bu gerçeğin ise kendi kariyeri açısından engel teşkil edebileceği düşüncesi… Kendisinden utanan böyle bir idarecinin, Türkiye’ye bir fayda veremeyeceğini düşünerek, bulunduğumuz ortamdan ayrıldım…”

Doğrusu, bu ifadeleri duyduktan sonra yaşadığım şok karşısında ben de sözüm ona bu “saygın” bürokrata karşı içimden bir an için sitem ettim. Cenab-ı Allah’ın bizim için layık gördüğünü, beğenmemeyi nasıl izah edebiliriz? Bu korku ve utanç imparatorluğunun nedenleri ne olabilirdi ki? Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, özellikle Kürtler üzerinde uygulanmaya konulan sosyal ve kültürel mühendislik politikalarını düşündüm. Bunu düşünürken  bir an aklıma çocukluğum, ilkokul yıllarım geldi. Yıllar geçmesine rağmen hâlâ unutamadığım, bizzat şahit olduğum ve yaşadığım bir olayı bu vesileyle sizlerle paylaşmak istedim.

Yıl 1978, okulların açıldığı ilk hafta.  O zaman ilkokul dördüncü sınıftaydım. Ve okula başlayan köyün çocuklarından çoğu Türkçeyi bilmezdi. Tek derslikli okul binamızda beş sınıf aynı anda ders işlerdik. Beşinci sınıflarda ya iki ya da üç kişi kalırdı. En kalabalık sınıf ise birici sınıftı. O yıl dördüncü sınıfa dört kişi geçebilmişti. Öğretmenimiz N.Ç. her zamanki gibi ilk dersi birinci sınıflar ile işlemeye başlamıştı. Öğrencilerin karşısında kara tahta ve okuma fişlerini asmak için sıra sıra ipler vardı. İplerdeki fişlerden biri düşünce, öğretmenimiz N. Ç. öğrencilerden T.T.’ye (ipi göstererek) “bu nedir” dedi. Zavallı T.T. bir an neye uğradığını bilmeden epeyce düşündü.

Ve “bennîk” (Kürtçede ip demektir) deyiverdi. Bu cevabı duyan öğretmenimiz âdeta çılgına dönmüştü. “Bunca zamandır bir ipin ismini dahi öğrenemedin” diyerek, T.T.’yi acımasızca dövmeye başladı. Maalesef bu olay,  tüm öğrencilerin gözü önünde cereyan ediyordu… Dayak yemekten yüzü moraran T.T.  yerine oturmaya çalışırken, şuursuzca bir şeyler mırıldanıyordu.

Tabii o zamanlar bu olaya bir anlam verememiştim. Okuldan ayrıldıktan sonra, evlerinde Kürtçe konuşan arkadaşlarını öğretmene ihbar eden öğrencilerin varlığını bile bile…

Sonuçta, tarihi gerçeklere bakınca, “saygın” bürokratımıza sitem etmekle hata ettiğimi anladım. Çünkü 1925’ten sonra dönemin idarecileri ve yöneticileri tarafından sistemli bir “dönüştürme” operasyonuna tabi tutulan bölge aklıma geldi. “Kutsal Hilal”… Yani Erzurum, Erzincan, Elazığ, Malatya, Adıyaman ve Şanlıurfa hattı…

Evet, bu hat özel bir uygulamaya tabi tutularak “Türkleştirilmeye” çalışılmış bir hat. Tarihi gerçekleri hatırlayarak, yaşanmış bu kadar acı olaya rağmen, günümüzde de Türkiye’de Kürt olmanın ne kadar zor olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalıştım…

Hayırla ve selametle kalın efendim…