roj tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roj tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2016 Çarşamba

Öcalan, “Özeleştiri” ve İmralı Notları!...

19 Ocak’ta Fırat Haber Ajansı (ANF)’de Amed Dicle tarafından kaleme alınan “İmralı Masasında Öcalan ve Devlet Arasında Neler Konuşuldu” başlıklı bir yazı yayınlandı. Amed Dicle yazısındaki iddialara kaynak olarak,  Mezopotamya Yayınları tarafından basılan; 3 Ocak 2013-14 Mart 2015 tarihleri arasında DBP-HDP heyetleri ile Öcalan arasında yapılan görüşmelerin tutanaklarının yer aldığı “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa-İmralı Notları” kitabını göstermiş.

Gerçek ismi Vedat Tayfur olan Amed Dicle, 2010 yılında Selin Ongun’a verdiği bir röportajda kendisini; “1980 Diyarbakır doğumluyum. Diyarbakır’da büyüdüm, kendimi bildim bileli yaşadığım şehirde politik olaylar, kavgalar vardı. Türkiye’de iken Kürt gazetelerinde yarı aktif çalıştım... Sosyoloji okudum ancak devam etmedim. Baskıları görünce eğitimimi, ailemi, her şeyimi bırakarak yurtdışına çıktım. 12 senedir Brüksel’de yaşıyorum. 2002 yılında Medya TV’de haberci olarak çalışmaya başladım. Kuruluşundan bu yana Roj TV’de çalışıyorum. 2007 yılından itibaren yayında sorumluluk görevini üstlendim”  diyerek tanıtmaktadır. Dicle, halen Nuçe TV haber müdürü olarak çalışmaktadır. (http://t24.com.tr/haber/roj-tvnin-genel-yayin-yonetmeni-pkkde-orgut-ici-infazlari-belgesi-varsa-yayinlariz,110441)

Kandil onaylı, tam bir “siyasal mühendislik” çalışması olan yazısında Amed Dicle; toplumu manipüle etmeyi hedeflemiştir.  Yazıya, (bizim de bir hafta önce kaleme aldığımız “AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)  başlıklı yazımızda dikkat çektiğimiz ve “Öcalan’ın ‘silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın’ çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine ‘Öcalan’ kozuna sarılmıştır” cümlesiyle özetlemeye çalıştığımız) “Ve bu koşulların oluşması için Öcalan, sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı. Bu çağrıdan sonra, tek taraflı çatışmasızlık süreci devreye girmiş oldu” cümlesiyle ile giriş yapılmış. Yazının tamamı okunduğunda verilmek istenen mesajın “yazının kalbi” niteliğindeki bu cümlede saklı olduğu fark edilecektir.

Kısaca: Bir taş ile iki kuş vurulmaya çalışılmış. Nasıl mı?

Buyurun: “Öcalan sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı”  cümlesinde, “aslında Öcalan’ın da silahlı mücadeleden yana olduğu, İmralı’da tecrit altında olduğundan bunu açık bir dille ifade edemediği” mesajı verilmek istenmiş.  Daha da önemlisi, yeri ve zamanı geldiğinde yanlış yapan Öcalan’ın kendisi dahi olsa, Kandil’e özeleştiri vermek zorundadır denilerek, Kandil’in PKK üzerinde tek yetkili organ olduğu anlatılmaya çalışılmış. Oysa KCK Sözleşmesi’nin 11. Maddesi; “Koma CivakênKurdistan (Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar” demektedir. Öcalan’ın “özeleştiri” vermesi bu maddeye aykırı değil midir? Peki, Öcalan’ın geri çekilmeye ilişkin sonradan verdiği özeleştirisi nerede? Öcalan ne zaman, kim ya da kimler vasıtasıyla böyle bir özeleştiri verdi?

Devamında, “Kürt hareketinin beklediği siyasal ve demokratikleşme adımları da atılmadı. Ve Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde defalarca uyarısını yaptığı korkunç savaş, 24 Temmuz 2015 tarihinde Kandil’in bombalanması ile başlamış oldu” denilerek, PKK masumlaştırılmaya çalışılmıştır. Amed Dicle, özgür, objektif ve kendi iradesiyle yazı yazamayan bir kalem olduğunu, Kandil’in bombalanması öncesinde; 20 Temmuz’da Adıyaman’da bir askerin, 22 Temmuz’da ise Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polisin -hem de uykudayken- PKK tarafından şehit edilmelerini yazmamakla ispatlamıştır.

Amed Dicle, “Kitapta Öcalan ile devlet heyeti arasındaki görüşmelerin tutanakları bulunmuyor. Zira bu tutanaklar sadece devlet arşivinde var. Ama HDP Heyeti ile yapılan her görüşmede hazır bulunan devlet yetkililerinin sohbete dâhil olduğu zamanlar da tutanaklara geçirilmiş” cümlesiyle, devlet görevlilerinin ifadelerinin de bu tutanaklarda yer aldığı, dolayısıyla bu ifadeler üzerinden devlete gözdağı verilerek, devletin bu yazıyı muhatap kabul edip karşı belgelerle cevap vermesi düşünülmüştür. Ve bu düşüncelerini hayata geçirmek için de 9 Ocak 2015 tarihinde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun yer aldığı, HDP heyetinin de bulunduğu bir toplantıya ait anekdotlara yer verilmiştir.

Yazıyla;  “Çözüm Süreci”ni devletin sonlandırdığı, PKK’nın silahlı mücadelesinde haklı olduğu, dolayısıyla da hendek ve barikat savaşlarının meşru bir direniş olduğu vurgusu yapılmaya çalışılmıştır.

Yıllardır gazete köşelerinde “köşe” işgal eden, kimi gazetecilerin, Amed Dicle’nin yazısını “mal bulmuş mağribi” gibi addedip, hiçbir analize tabi tutmadan kendi köşelerinde yayınlamaları,  PKK ile mücadelede ülke olarak içerisinde bulunduğumuz durumun vahametini bir kez daha göstermesi açısından önemli olmuştur.

Dicle’nin yazısı, 13 Eylül 2011’de “Oslo Görüşmeleri” tutanaklarının, nasıl ve ne şekilde basına sızdırıldığına ilişkin sorulara da cevap verir niteliktedir. 

4 Ağustos 2015 Salı

PKK’nın Televizyon Yayıncılığı ve TRT KURDÎ’nin Misyonu!

Türkiye’de, Kürtçe konuşma yasağının kaldırılmasından (Kürtçe konuşma ve şarkı söyleme yasağı 25 Ocak 1991 tarihinde kaldırıldı) dört yıl sonra,  Londra’da kurulan ve PKK çizgisinde yayın yapan MED TV, yayın hayatına başladı.

1999 yılında Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinden sonra, Türkiye’nin talebi üzerine, MED TV’nin yayın lisansı İngiltere tarafından iptal edildi. MED TV yerine kurulan MEDYA TV de 2004 yılında Fransa yönetimi tarafından kapatıldı.  2004 yılında kurulan ve Danimarka üzerinden yayına başlayan ROJ TV’nin yayın lisansı da Türkiye’nin diplomatik baskıları sonucu 19 Ocak 2012 tarihinde Danimarka hükümeti tarafından iptal edildi.

ROJ TV’nin kapatılmasıyla birlikte, yayın lisansını Norveç’ten alan ve bir süre test yayını yapan STÊRK TV devreye girdi. Kürtçe ve Türkçe yayın yapın STÊRK TV’yi, Kürtçe ve Türkçe haber ve tartışma programları yayını yapan NÛÇE TV izledi. Aynı frekans üzerinden NEWROZ TV (İran’daki Kürtlere yönelik) ve RONAHî TV (Suriye’deki Kürtlere yönelik) kanallarının yayınları da gerçekleştirildi.

PKK çizgisinde halen NÛÇE TV, STÊRK TV, NEWROZ TV, RONAHÎ TV, MMC TV kanalları ile birlikte, Kürtçenin Kurmanci, Sorani, Dımılki lehçelerinin yanı sıra, Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak yayın yapın MED NÛÇE adlı haber kanalı bulunmaktadır. PKK paralelinde yayın yapan bir diğer televizyon ise bölgedeki Ezidilere yönelik yayın yapan ÇIRA TV.

01 Ocak 2009 tarihinde TRT’nin Kürtçe kanalı TRT 6 yayın hayatına başladı. PKK’dan tam 14 yıl sonra Kürtçe televizyon kanalını yayın hayatına geçirebilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti… Bu 14 yıllık süre zarfı içerisinde PKK, açmış olduğu Kürtçe televizyon kanalları üzerinden (PKK’lı olan, olmayan) izleyiciyi -tabir yerindeyse-  fikri ve ideolojik hegemonyası altına aldı.  

TRT’nin Arı Stüdyoları’nda yapılan açılış törenine katılmış ve o heyecanı yaşamış biri olarak, yıllarca TRT 6’nın yayınlarını takip etmeye çalıştım. 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT 6’nın yayın hayatına geçmiş olması, Türkiye’nin Kürt sorununa yaklaşımında ve çözümünde önemli bir değişimdi ve TRT 6’nın açılmasıyla, iddia edildiğinin aksine Türkiye ne bölündü, ne de parçalandı.

Çok kısıtlı imkânlar ve şartlar altında, 24 saat yayın yapmaya çalışan, yayınlarındaki çeşitliliği ve zenginliğiyle her düşünceden Kürde ulaşmayı hedef edinen ve bu noktada başarılı da olan dönemin TRT 6 Kanal Koordinatörü Sinan İlhan’ın emeğini ve gayretini görmezden gelmeye çalışmak adilane bir yaklaşım olmaz. Sinan İlhan’ın bu manadaki gayreti takdire şayandı. 

O dönem devletin birçok kurumu gibi, Kürt açılımının en önemli ayağını oluşturan TRT 6 kanalı da cemaat taassupçuluğunun kurbanı olmuş, bunun sonucu olarak; kanalın açılışı ve yayın hayatına geçirilmesinde büyük bir emeği olan Sinan İlhan, 15 Ekim 2009 tarihinde TRT 6 Kanal Koordinatörlüğü görevinden alınmıştı.

Bu tarihten sonra, Kürt Sorunun çözümü noktasında bir devrim olan TRT 6 yayınlarındaki zenginlik, farklılık ve çeşitlilik ortadan kalkmış, kanalın yayın politikasının içeriği başarısız ve niteliksiz dış yapımlarla doldurulmuştu. “TRT 6, Çözüm Sürecinde ne yazık ki etkin olamadı. Cemaatçi yapılanma, çözüm sürecine olumsuz bakan cemaat reflekslerini öne çıkardı ve bu kanal berheva edildi. STV’den alınan birçok niteliksiz yapım, çok kötü diziler, başarısız birçok dış yapım, cemaatçilere kaynak aktarmak için bir yöntem olarak sinsice kullanıldı.” *

15 Ocak 2015 tarihinde kanalın kuruluşunun altıncı yıl dönümü nedeniyle Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen etkinlikte bir konuşma yapan TRT Genel Müdürü Şenol Göka, kanalın TRT 6 olan isminin TRT KURDÎ olarak değiştiğini açıkladı. Kanalın isim değişikliği, yeni dönemdeki yayın politikasına yansımadı.

Yeni dönemde kanalın yayın politikasında sürece destek verici mahiyette bir yayın trendi yakalanamadı. Dolayısıyla, kanaldan beklenilen misyon ve fonksiyonerlik ortaya çıkamamıştır/çıkarılamamıştır. Hâlihazırda yayınlarına, yine bu minval üzere devam etmektedir.

TRT KURDÎ’den beklentimiz, yayın politikasında yeni paradigma değişikliklerine gitmesi,  farklı düşüncelerdeki izleyicilerin, kanalın yayınlarında kendilerini bulabilme imkânına bir an önce kavuşmasıdır. 




31 Temmuz 2015 Cuma

PKK’nın Dönüşümü ve Kürtler!...

“Marksist-Leninist” temel üzere kurulmuş olan PKK, doksanlı yıllarda Kürtlerin hayatında dinin (İslam’ın) etkisini görmeye başlamış, bu yöndeki politikalarında değişime yönelik çalışmalar yapmaya başlamıştır.

Öcalan, dinin, insanın var olduğu ilk dönemlerde anlam bulamadığı doğa güçlerine karşı zayıflığı dolayısıyla tanrılar yaratarak, korkularından, zayıflıklarından kurtulmak çabasının sonucu olarak ortaya çıktığını ve tek tanrılı dinlerin toplum içinde egemen sınıf, aşiret ya da hanedanın menfaatlerine hizmet ettiğini savunan sosyalist söylemini korumuş olsa da; dinin Kürt toplumu üzerindeki etkisinin farkına varmıştır.
             
Öcalan'ın dine bakışındaki değişimi, PKK’nın kullandığı dil ve beraberinde uygulamalara da yansımıştır. PKK, bu değişimle kimi zaman dinî bir söylem kullanmak zorunda kalmış, çoğunluğu sağa meyilli olan dindar Kürtlere yönelik propagandalarında Türk sağı ile olan anlaşmazlıkları dile getirmiştir. İslam ile Kürt ulusal kimliğinin çelişmediğini, Kürtlerin çoğunluğunun Şafii mezhebine bağlı olması hasebiyle; Şafii mezhebinin Hanefi mezhebine üstün olduğunu iddia etmiştir.

Öcalan’daki bu değişime paralel olarak PKK da, Federasyona Civaka Îslamiya Kurdîstan (CİK)  Kürdistan İslam Toplumu Federasyonu isimli bir yapılanmaya giderek, Ramazan ayı ile birlikte kutsal gün ve gecelerde bünyesindeki ‘meleleri’ aracılığıyla Roj TV’de programlar düzenlemiş, Cudi ve benzeri yayınlarında da kimi ayet ve hadisleri delil göstererek, tabanını genişletmeye çalışmıştır. Öcalan’ın talimatıyla 13.05.2007 tarihinde bölgedeki dindar Kürt tabanının AK Parti’ye kaymasını engellemek amacıyla, Din Adamları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurulmuştur.

Bölgenin hassasiyetlerini iyi bilen Öcalan, 04. 09 2009 tarihli avukat görüşme notlarında: “Urfa’da dinler araştırması yapılabilir. Bu konuda çalışmalar yürütülebilir. Hatta bir önerim var; bize yakın olanlar Diyarbakır’da İslami Kültür Derneği kurabilirler. Burada İslamiyet’e ilişkin çalışmalar yapılır. Dini yanlış anlıyorlar, dini namaz kılmak, oruç tutmaktan ibaret sayıyorlar. Dinin bir ideolojisi vardır, bunu anlamak, tartışmak gerekir.” talimatını vermiştir.

15 Nisan 2011 tarihli bir diğer avukat görüşme notlarında ise Öcalan, devam eden ‘sivil itaatsizlik’ ve ‘sivil cuma namazları’ hakkında:  “Sivil cuma namazlarına ilişkin de şunları belirtmek istiyorum; Bu sivil itaatsizlik eylemlerini destekliyorum ve onları selamlıyorum. Gerçek İslam işte budur. Bu Medine İslamı’dır. İktidara bulaşmamış Hz. Muhammed'in İslam’ı budur. Ben de ilkokuldan itibaren Cuma namazlarına gittiğimi iyi biliyorum. İslam'la Selam kelimesinin kökeni aynıdır, barış, huzur, esenlik demektir. Bu sivil cuma namazlarına katılan bütün halkımızı selamlıyorum. Onların, barışı, selam'ı yani İslam'ın da gerçek anlamı olan barışı esenliği getirme yolundaki namazlarının kabulünü diliyorum.” değerlendirmesinde bulunmuştur. Bu talimatların gereği olarak KCK İnanç Komitesi de 8 Nisan 2011’de  yaptığı bir açıklamayla “Bundan sonra Kürt halkının cuma namazlarını bu çadırlarda kılması” gerektiğini belirtmiştir.

Yaşanan bu gelişmelere paralel olarak Demokratik Toplum Kongresi (DTK) bünyesinde 6-7 Şubat 2010 tarihinde Mardin'de bir ‘inanç çalıştayı’ düzenlenmiştir.

Bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları Türkiye’nin diğer bölgelerine göre daha hareketlidir. Bu çalışmalardaki kilit kesim Kürt ve İslamî hassasiyetleri yüksek olan kesimlerdir. Bölgedeki nüfusun büyük bir kesiminin 30 yaş altında olması, sivil toplum kuruluşlarının dinamizmini arttırmaktadır. Dindar kesim bölgede Kürt sorununa hep mesafeli dururken,  son yıllarda ise bu sorunun içerisinde olduklarını görüyoruz. 

Öcalan, 2013 Nevrozuna gönderdiği mesajında, “Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır. Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır. Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır… Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.” diyerek, farklı bir Öcalan profili çizmiş ve bölgedeki inançlı-dindar Kürtleri etkilemeyi başarmıştır.

Benzer açıklamalarına devam eden Öcalan,  2013 yılı Kurban Bayramı için gönderdiği mesajda; “Bu kongre çalışmalarında Alevisi, Sünnisi ile tüm halkımızın derinlikli tartışmalar yürütmesi, kongrenin anlamlı kararlaşmalarla ve kurumsallaşmalarla sonuçlanması son derece önemlidir. Hz. Muhammet'in Medine şura çalışmaları örnek alınarak Şeyh Sait gibi tarihi kişiliklerin ruhuna uygun olarak bu çalışmaların yapılması önemlidir. Bu temelde tüm halkımızın Kurban Bayramını bir kez daha kutluyorum”  ifadesiyle tavan yapan dinî içerikli söylemler, BDP’nin de politikalarında yeni arayışlara girmesine ve dinî içerikli argümanlar kullanmasında etkili olmuştur.

Öcalan'ın dine bakışındaki değişim, BDP’nin geldiği gelenekteki siyasi partilerin kullandığı dil ve beraberindeki uygulamalara da yansımıştır. (30 Mart 2014 yerel seçim çalışmaları döneminde Adana ve Mersin mitinglerinde Mersin Din Adamları Derneği (MEMİDER) temsilcilerinin -sarıklı ve sakallı mollalar- katılmasını bu uygulamaların bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. http://www.inovatifhaber.com/haber/bdp-mersin-es-baskan-adaylarini-tanitti-8259.html) BDP, bu değişimle kimi zaman dinî bir söylem kullanmak zorunda kalmış, İslam ile Kürt ulusal kimliğinin çelişmediğini iddia etmiştir.

O dönemde BDP’nin seçim çalışmalarında etkili olan, 17 ve 25 Aralık operasyonlarına da atıfta bulunan bir başka söylem ise Van-Edremit Belediye Başkanı seçilen Sevil Rojbin Çetin gibi BDP’li birçok siyasetçinin, AK Parti’nin “Kürt halkını sömürmek için kullandıkları en büyük argümanları olan sahte dindarlık kisvesi gün yüzüne çıkmıştır. Din iman diyerek bir taraftan halkı kandıranlar diğer taraftan imanlarını ayakkabı kutularına doldurarak bu halkın kaderiyle oynadılar.” propagandası ile bölge insanının tercihini BDP ve HDP’den yana kullanmalarında etkili olmuştur.

Yine Öcalan’ın çağrısıyla 10-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında Diyarbakır’da gerçekleştirilen, yurt içi ve yurt dışından çok sayıda İslam âlimi, kanaat önderi, akademisyen ve siyasetçinin katılımı ile toplanan Demokratik İslam Kongresi açılışında okunan mesajında Öcalan: “İslami ümmet anlayışı öz itibariyle ulus devletçilikle asla bağdaşmaz… Daha somut olarak genelde tüm canlılara özelde insana özgü topluluklara İslam evrenselliğinin özünde yatan adil ve özgürce yaklaşımları uygulamalıyız. Kul hakkı yememek ve karıncayı ezmemekle dile getirilen budur… Kongrenizin hem İslam’ın evrenselliği hem tekilliği bağlamında gerek İslami Milletler Birliği gerekse bağrındaki çoğulculuğun ifadesi olan her mezhebi tekiller sorununa doğru yaklaşımlar ve uygulama esaslarını gerçekleştireceğine dair inanç ve umudumu ifade etmek isterim… Adil, özgür ve demokratik İslam bu gerçeğin alternatifi olarak, kendini anlamlandırmak ve sürekli bir kurumsallaşmaya tabi kılmak durumundadır. Yeni kurumsallaşmanın adını, örgütlenme esaslarını ve amel biçimlerini derin bir vukuf ve iradeyle oluşturacağınıza dair inancımı belirtmek isterim” diyerek, bugüne kadar PKK’ya mesafeli duran inançlı-dindar Kürt kesiminin sempatisini kazanmıştır.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak, “Devlet Kürtlere zulüm etmiştir. Kürtlerin hakkını yemiştir. Kürtler düşmana karşı savaşmaktadır, bu da helaldir” propagandası ile sivil itaatsizlik eylemleri çerçevesinde başlatılan cuma namazı eylemleri, BDP tabanı ve bölge insanı üzerinde çok etkili olmuştur. BDP, 2014 yerel seçimlerinden önce sivil itaatsizlik eylemleri çerçevesinde başlattığı “sivil cuma namazı” eylemleri ile bölgede kendilerine yönelik olumsuz algıyı değiştirmeyi başarmıştır.

10 Ağustos 2014 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde, HDP’nin adayı olan Selahattin Demirtaş’ın, seçim çalışmaları süresince kullandığı dil ve vermiş olduğu ılımlı mesajlar sadece inançlı-dindar Kürtlerin değil, Türkiye’deki birçok kesimin takdirini kazandı.

7 Haziran seçimi öncesi Türkiye’nin gündemini işgal eden “Diyanet” polemiği tartışmaları da beklentilerin aksine, geçmiş dönemlerde AK Parti’ye oy vermiş inançlı-dindar Kürtlerin tercihlerini HDP’den yana kullanmalarında etkili oldu. Yıllarca "etnisiteye" dayalı uygulanan politikalar, bölgede karşıt bir Kürt kimliğinin oluşmasına neden oldu. Bu kesim için artık “İslamî” kimlik değil,  “Kürt” kimliği ön plandadır.

Ve bugün gelinen nokta: Şehir merkezlerinde evlerinde, eşlerinin yanı başında PKK tarafından şehit edilen güvenlik görevlileri ve bu cinayetlere sessiz kalan inançlı-dindar Kürtler ile sözüm ona sivil siyasetin temsilcileri olan HDP’li milletvekilleri.

HDP milletvekili aday listeleri Kandil onaylı olduğu için, HDP'li vekiller; KCK'ya olan diyet borçlarını, PKK terörüne sessiz kalmakla gösteriyorlar. İnançlı-dindar Kürtlerin, HDP’li milletvekillerinin Şengal’deki, Kobani’deki, Suruç’taki IŞİD vahşetine gösterdikleri haklı tepkiyi, (özellikle her fırsatta İslami gelenekten geldiklerini ifade eden Altan Tan, Kadri Yıldırım, Ayhan Bilgen, Hüda Kaya, Seher Akçınar Bayar)  son günlerde yoğunlaşan PKK terörüne de göstermelerini bekliyoruz.

Unutmayın! Bir ülkeye barış ve huzur, o ülke insanların her türlü terör ve şiddet olaylarına karşı duruşuyla gelebilir.