11 Ocak 2018 Perşembe

Ehliyet ve Liyakat…!

Sözlük anlamı, “yetki, elverişli, lâyık, yeterli olmak”  manalarına gelen “ehliyet”, aynı zamanda; bireyin dinî ve hukukî hükümlere muhatap olmaya elverişli oluşunu da ifade etmektedir. Daha geniş bir ifadeyle, insanların leh ve aleyhindeki hak ve sorumluluklara muhatap olabilme yeterliliğidir.

Liyakat, “bir işe ehil olmak, bir işe layık olmak” demektir. “İşe hakkını verme” becerisidir. Ehil olmayan, liyakatsiz insan, emanetin gereğini de yerine getiremez. Toplumda barışın, adaletin, huzurun sağlanması, ehliyet ve liyakat sahibi insanların görev başına gelmeleri/getirilmeleriyle mümkün olabilir.

Emanet, bir süreliğine başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emanet sahiplerinin emanet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyakat” olmalıdır.

Cenab-ı Allah, Kur’an’ı Kerimde, “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa:4/58) buyurarak,  emanetin ve işin ehil kimselere verilmesinin önemine dikkat çekmektedir.

“Emin” olmak Peygamber (s.a.v) Efendimiz vasıflarındandır. O, örnek yaşayışıyla herkesin güvenini kazanmıştır. Mekke fethedildiğinde, Peygamber (s.a.v) Efendimiz Kâbe'nin kapısının açılmasını talep eder. Kâbe'nin anahtarı henüz Müslüman olmamış Osman bin Talha’dadır. Osman bin Talha, anahtarı Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e teslim eder.  O esnada, çok sayıda Müslüman bu görevin kendilerine verilmesini bekler. Fakat Hz. Peygamber, Kâbe'yi açtırıp içindeki putları temizletip şükür için iki rekât namaz kıldıktan sonra, anahtarı yine Osman bin Talha’ya teslim eder. Orada bulunan herkes, Peygamber Efendimiz’in görev verme konusunda, "ehliyet" ve "liyâkat"i esas aldığına şahit olurlar.

“Bir gün beyleri Sultan Mahmut'a: ‘Ayaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun?’ dediler.

Sultan Mahmut bu soruya o anda cevap vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı. Yolda bir kervan gördüler. Sultan Mahmut beylerden birine: ‘Git sor bakalım, bu kervan nereden geliyor?’ dedi. Bey atını sürerek gitti, birkaç dakika içinde geriye döndü. ‘Efendim kervan Rey şehrinden geliyor.’ dedi. Sultan Mahmut: ‘Peki, nereye gidiyormuş?’ diye sorunca, bey susup kaldı.

Bunun üzerine Sultan Mahmut başka birini gönderdi. O da gidip geldi. ‘Efendim, Yemen'e gidiyormuş.’ dedi. Padişah: ‘Yükü neymiş?’ deyince, o da sustu kaldı. Bu defa padişah başka bir beye: ‘Sen de git yükünü öğren’ dedi. Bey gitti geldi. ‘Her cins mal var, fakat çoğu Rey kâseleri.’ dedi. Padişah: ‘Peki, kervan ne zaman yola çıkmış?’ diye sorunca bey cevap veremedi.

Padişah böyle tam otuz beyi gönderdi, otuzu da istenen bilgileri tam olarak getiremediler. Padişah son olarak Ayaz'ı çağırdı: ‘Ayaz, git bak bakalım, şu kervan nereden geliyor?’ dedi. Ayaz: ‘Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak edeceğinizi tahmin ederek gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Rey'den gelip Yemen'e gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deveden oluşuyor, şu kadar insan var’ diye kervan hakkında ayrıntılı bilgi verir. Bütün bunları, beyler ağzı açık dinliyorlardı. Ayaz tek başına otuz beyin edinemediği bilgiyi edinmişti.

Padişah beylerine döndü: ‘Ayaz'a neden otuz kişinin ücretine denk ücret verdiğimi anladınız mı? Görüyorsunuz ki bu bile onun hizmetine karşılık az geliyor.’ Böylece Ayaz'ı çekemeyerek aleyhinde konuşan beyler utanıp yaptıklarına pişman oldular” (Gülgün Yazıcı- Mevlânâ'nın Mesnevi'sinde Ehliyet Ve Liyakat Kavramları)

“Yönetim ve iktidarı elinden alınmış bir sultana: ‘Niçin devletin elinden çıktı, başkasına geçti ve yetkilerin yok oldu?’ diye sorulduğunda şöyle demiştir:

‘Devletim ve kuvvetim ile gururlandım, kendi görüşüme ve yaptığıma razı oldum, istişareden uzak durdum, küçük yaştaki ehliyetsiz kimseleri büyük işlerin başına getirdim, Vaktinde önlem almadım, ihtiyaç anında bir çözüm için fazla düşünmedim ve çare aramadım, acele edilecek bir yerde, ele geçen fırsatı değerlendirmede ve ihtiyacı gidermede ağır davrandım, geri durdum; bunun için başıma bunlar geldi!" (İmam-ı Gazali-Yöneticilere Altın Öğütler, Semerkand Yayıncılık, Shf: 187)

Görevin ehil ve liyakat sahibi idareci ve bürokratlar yerine, imtiyazlı kişilere verilmesi,  devlet idaresinde ciddi sorunları da beraberinde getirecektir. Bunun sonucunda ise ülke ekonomisi zarar görecek, toplumda barışın, adaletin ve huzurun sağlanmasına halel gelecektir.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz...

Tarih tekerrürden ibaret değildir, tekerrür eden yanlış ve hatadaki ısrardır…

Selametle kalın…

13 Aralık 2017 Çarşamba

Yetmedi mi?!...

Ey benim derd-i derunum!...
Bilmez miydi, bilirdi de?!...
“Kim bilir?” dedi o gülzâr-ı lâl!…
O derunî bakışlar, o sükutlar arkası!...
Ahh û feryad-ü fîzar!...
Yetmedi mi?!...

Ey benim gül-i efruzum…!
Lâl olmuş yüreğe hayat veren,
Lâl olan yürekte, “lâl-ü ebkem” olan kalptir…
Sevda “sessizlik”ti belki,
Ömür; “lâl” olan o yürekti…

Ey benim gül-i ruhsarım?!...
“Kalem kimi yazar!?” dersin?!…
Kalem sözü yazar, gülü yazar, gönlü yazar.
Yazar, yazar, yazar…!
Hele bir de o “sev”dası var ya!...
İşte! En güzel de onu yazar…

Ey benim ârâm-ı dilim
Bir yanın mavi, bir yanın kızıl…
Bir yanın cenup, bir yanın şimal…
Kâh, deniz gibi kabarıp coştun…
Kâh, bad-ı hazan olup, hüznüme hüzün kattın…
Yetmedi mi?!...

Ey benim derd-i derunum!...
Sinen de sakladıkların yetmedi mi?...
“Ruh-i revan”ım deyip,…
Giydirdin ateşten gömleği!...
Ne kor edip erittin, ne su olup söndürdün?!...
Yetmedi mi?!...


M. Memdoğlu…

29 Kasım 2017 Çarşamba

Kim Bilir?!...

Şair dostları olmalı insanın, hâl'den anlayabilen!...
Şiir gibi dostları olmalı, insanı; kâl ile değil,
Hâl ile anlatabilen!...
Kim Bilir?!...

Bazen sözün kısa oluşu, çok şey saklar özünde!..
"Söz" bu kadar şey saklıyorsa?!...
Sine neler saklamaz ki can özünde?!...
Kim bilir?!...

Şiir yazdım, gözlerin ve yüreğine!..
Âlem’i gezdiriyor, gözlerin gözlerime…
Yüreğin ses verecek mi, “lâl” olan yüreğime?!..
Kim bilir?!...

Gözler, âlem'e açılan pencere,
Yürek, içerde ki kazandır!...
Ağlayan gözler değil, ağlatan o yürektir...
Kim bilir?...

Baktım! Âleme bakan gözlerine!...
Bir tek hazineyi değil, âlemi saklayan gözlerine!...
Dilimden değil bu sözler!...
Yürekten süzülüyor, âlemi saklayan o gözlerine!...
Kim Bilir!?...

Öyle bir âlem ki!?..
Bakıp da gör(e)mediklerini hapseden o gözler!...
Öyle bir fırtına ki
Beden ile birlikte, ruhu da esir eden o bakışlar!...
Kim Bilir?...

Ne kelâm, ne de kalem!...
Anlat(a)madı hâlimi, anlat(a)mazdı ah-valimi!...
Ne söz, ne de sükut!?...
Bir tek "lâl" halim!...
Anlattı hâlimi, haykırdı ah-valimi!...
Kim Bilir!?...

Kimi yar arar, kimi âğ-yar!
Kimi de yâr arar durur bu âlem de!...
Yar da!; "Yâr" da!...
Ne yerdedir, ne gökte!?...
Bulmak isterse insan?!...
Arâf'tadır, âraf da...
Kim Bilir!?...

M. Memdoğlu...

5 Ekim 2017 Perşembe

Derdim!...

Ah derdim! 
Ahh, derdim!
Kim derdi ki gül'e derdin?
Yarama tuz basmayın!
Derdim(i) bir tek, Yâr'a derdim...


Her insanın var bir derdi...
Kiminin gam, kiminin gam-sız derdi.
Yüreğimin ne dağlara, ne de okyanuslara derdi...
Derdini, sadece kelimelere yüklerdi...


Gül derdim!
Hiç olmazsa gül, derdim!...
Derdimin dermanı, gül derdim...
Yâr bana: "Gül bahçesinde, gül" derdi...
"Gül bahçesine girince,
Sadece gülü der", derdi...
Yârim: “Derdin nedir?” derdi…
Ama derdimi de bilirdi!..
Ve “gül, derdini söyle(ye)mez ki” derdi?...
Çünkü "gülün bülbüle, bülbülün güle” derdi…

Peki derdi olan neylesin, derdim?
"Dert ne kadar büyük olursa olsun,
O derdi verenden büyük değildir” derdi…
Meğerse “dertsiz aşk”, “aşksız dert”,  olmazmış…
Ben derdimi seviyorum...
O da bizi sever mi? 
Derdim…

Memdoğlu…

21 Eylül 2017 Perşembe

Masumiyet!...


Hayallerimiz vardı çocukken…
Ne kadar masum, ne kadar da merhamet doluydu
Kavga, çatışma ve savaşların yaşanmadığı,
Acı ve gözyaşının yerini,
Sevinç çığlıklarının kapladığı bir dünya…
Her yer yemyeşil olacak…

Hayallerimiz vardı çocukken…
Dağlar ve kırlarda,
Kuş cıvıltıları arasında kelebekler gibi uçuşacak,
Uzun mesafeleri kısa zamanda aşıp,
Akşama, evimizin arka penceresine konacak,
Uykuya dalınca,
Gündüz hayal ettiğimizi rüyalarda da görecektik…
Büyüyecek, pembe panjurlu olmasa da
Pembe tadında bir yuvaya sahip olacak,
Gökyüzünü dolaşıp, âlemi sergüzeşt edecektik… 

Çocuksu gülüşlerin su sesiyle yankılandığı,
Öksüz, yetimlerin barınmadığı,
Kötünün, kötülerin can yakmadığı,
Karanlıkların, iyilik meşaleleriyle aydınlandığı,
Gecelerini kelebeklerin kanatlarıyla renklendirdiği,
Çocukların mutlu olduğu bir dünya…

Hayallerimiz vardı çocukken…
Üzüntü ve tasanın yerine, ümidin yeşerdiği,
İnsanların ıstırap çekmediği,
Daha çok sevileceği bir dünya…
Yaratılış fıtratına göre hareket edebilen bizlerin,
“Adalet”i hâkim kılabildiği bir dünya…
Ey beyaz zambaklar ülkesinin beyaz gülleri!
Ey masumiyetin sembolü çocuklar!
Affedin bizi, masumiyeti kirlettik!…

Memdoğlu...

11 Eylül 2017 Pazartesi

Emanet...

Paha biçilmez bir değerdir emanet.
Sevdiğin ve sevildiğin gönülde yer bulduğun,
Al! Canım, kanım senin olsun dediğin,
Ebedi bir teslimiyettir emanet…

Gözlerinden akıttığın gözyaşı,
Dilinden düşüremediğin söz,
Teninden sakınıp, kefen olarak gördüğün
Siyah perdenin indirildiği, bir güneşliktir emanet…

Dikenli yollara koşarak çıktığın,
Kör kuyudaki kızgın ateşe düştüğün,
Rüzgârın bile esip söndüremediği,
Seni sonsuzluğa götüren, sessizliğin ismidir emanet…

Bakarken kıyamadığın,
Severken doyamadığın,
Yokluğuyla yoğrulup olgunlaştığın,
Uçsuz, bucaksız yangının izidir emanet…

Hazan mevsimi Sonbahar da
Ağaçlardan dökülen yaprakların
Toz bulutlarıyla uçuşarak fırtınaya dönüştüğü,
Ve Dünya’nın merkezine düşerken
Yeniden yeşeren, umudun adıdır emanet…



Memdoğlu…

5 Eylül 2017 Salı

Sonbahar!...


Göç mevsimidir,..
Şaha kalkma, koş küheylan!...
Yüreğimin ne son-baharı,
Ne de "göç"ü son buluyor...?

Hazan mevsimidir…
Düşüyor toprağa sararan yapraklar.
Ölüm sessizliği sarmış dünyayı,
Kalp kemale ermemiş, dökülmüyor günahlar…

Hüznün sembolüdür…
Yaprağın dalından,
Sevgilinin yârinden ayrıldığı vaktin adıdır
Sonbahar...

Vuslat zamanıdır...
Kalplerin birbirine aktığı,
Ebedi kavuşmaların adıdır Sonbahar…
Son-Bahar…

Memdoğlu...