17 Nisan 2015 Cuma

Ziya Gökalp’in Kitabındaki Büyük Tahrifat!

Tarih bir milletin hafızasıdır. Tarih bir milletin geçmişiyle birlikte, geleceğinin de aynasıdır. Tarihini bilmeyen toplumlar, izmihlale mahkûmdurlar. Tarihinden korkan değil, yüzleşen bir millet olmalıyız. Tarihimize hissiyatla, önyargılarla, ön kabullerle, taassupla yaklaşmamalıyız. Geçmişimizden korkmadan, gelecek nesillere doğru ve objektif bir tarihi miras bırakmak asli vazifemiz olmalıdır. Kaç kişimiz tarihini orijinal kaynaklarından okuyabiliyor? “Sadeleştirme” adı altında tarihi kaynaklarımız maalesef tahrif edilmiştir.

Bilindiği üzere Ziya Gökalp, 1876-1924 yıllara arasında yaşamış, İkinci Meşrutiyet’ten başlayarak, Türkçülük akımının en büyük temsilcisi olmuş, toplumbilimci, yazar, şair ve siyasetçidir. Ziya Gökalp’in kitapları bile tahrif edilmiş, orijinal nüshalarda yer alan “Kürd, Laz ve Çerkes” ifadeler; sadeleştirme adına çıkartılmış, tarih âdeta katledilmiştir.

1918 yılında basılan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muassırlaşmak” kitabının orijinalini, Türk Kültür Yayını 4. serisi olan ve Ferhat Tamir’in sadeleştirmesiyle Özdemir Basımevi’nde 1977 yılında üçünü baskısı yapılan nüshasıyla karşılaştırma imkânı bulduk.

Osmanlıca Orijinal Nüsha, sahife 8:



Tıpkı Çevirisi: “Türklerin de vicdanları tahlil olunursa görülür ki bir Türk, kızını bir Araba, bir Arnavuda, bir Kürde, bir Çerkese tezviç edebilir, fakat katiyen bir Finlandiyalıya, bir Hıristiyan Macara tezviç edemez. Bir Budist (Boudhiste) Moğolun, bir Şamanî Tonğuzun kızını da İslâm yapmadan alamaz.”


1977 Baskısı, sayfa 15: “Türklerin de vicdânları incelenirse görülür ki bir Türk, kızını bir Arabla, bir Arnavudla, evlendirebilir, fakat aslâ bir Finlândalıyla, bir Hristiyan Macarla evlendiremez, bir Budist (Boudhiste) Moğolun, bir Şamânî Tonguz’un kızını da İslâm yapmadan alamaz.”

Sadeleştirilerek tahrif edilen 1977 baskısında “bir Kürd” kelimesinin yanında “bir Çerkes” ifadesinin de çıkartıldığı görülmektedir. Ne amaçla çıkarılmış olabileceği ise kamuoyunun malumudur.

Osmanlıca Orijinal Nüsha, sahife 26:




  Tıpkı Çevirisi: “Süruri’nin Refi’ Amedi’ye hitap ettiği “Men û tu her du ne şehriyem kî men Tirk û tu Kurd” mısraından da anlaşıldığı vecih ile “Şehrî” ne Türk, ne Kürd, ne Arap, ne Arnavud’du. Bütün milliyetlere düşman bir heyet. Bu heyet, Arabı beğenmez, Kürdü istihfaf eder, Lazla eğlenir, Türk’ü tahkir ederdi.”

1977 Baskısı, sayfa 26: “(Şehrî) ne Türk, ne Arap ne Arnavut’tu: Bütün milliyetlere düşman bir topluluk. Bu topluluk, Arab’ı beğenmez, Arnavut’la eğlenir, Türk’ü hor görürdü.”

1977 yılında sadeleştirilerek yapılan baskıda “Süruri’nin Refi’ Amedi’ye hitap ettiği “Men û tu her du ne şehriyem kî men Tirk û tu Kurd’ mısraından da anlaşıldığı vecih ile” bölümünün tamamının, aynı paragraftaki “ne Kürd ve Lazla” kelimelerinin de yer almadığı görülmektedir. 

Osmanlıca Orijinal Nüsha, sahife 28:


 Tıpkı Çevirisi: “Bu telkinleri yalnız Arnavud gençlerine mahsur değildi. Arap ve Kürd gençlerine de bu düşünceyi telkine çalışıyorlar, hatta Türklerin cibilliyetsiz ve barbar olduğuna Türkleri bile inandırmaya gayret ediyorlardı. O vakit zaten Türk unvanını kabul eden bir fert yoktu.”

 1977 Baskısı, sayfa 39: “Bu telkinleri yalnız Arnavut gençlerine yapmıyorlardı. Arap gençlerine de bu düşünceyi aşılamaya çalışıyorlar, hatta Türklerin soysuz ve barbar olduğuna Türkleri bile inandırmağa gayret ediyorlardı. O zaman zaten Türk adını kabul eden bir fert yoktu.”

1977 yılında sadeleştirilerek yapılan baskıda da Kürd kelimesinin yer almadığı görülmektedir. 

Osmanlıca Orijinal Nüsha, sahife 44:

            
           Tıpkı Çevirisi: “Nasıl ki İslavlar, Latinler ve Kürdler kadim zamanlardan beri müteaddid kavimlere ayrılmışlardı. (Bugün Kürdler, biribirinin lisanını anlamayan beş kavimden müteşekkildir.) Fakat Türkler, göçebe hayatı yaşadıkları için mazide böyle bir iftiraka uğramadılar.”

1977 Baskısı, sayfa 60: “Nasıl ki İslâvlar, Lâtinler eksi zamanlardan beri birçok kavimlere ayrılmışlardı. Fakat Türkler göçebe hayatı yaşadıkları için geçmişte böyle bir ayrılığa uğramadılar.”

1977 yılında sadeleştirilerek yapılan baskıda, ilgili bölümdeki Kürdler” ile  (Bugün Kürdler, biribirinin lisanını anlamayan beş kavimden müteşekkildir.) cümlesinin yer almadığı görülmektedir.

Her ne kadar 1977 baskısının önsözünde “Bu baskıyı yaparken eserin dilinde bir sadeleştirme yapma yoluna gittik. Fakat bunu yaparken yazarın üslubunun değişmemesine dikkat ettik. Hele Ziya Gök Alp’ın çoğunu Türkiye’de ilk defa kendisinin kullandığı ilmî kelimelere (terimlere) hiç dokunmadık, aynen bıraktık (mefkûre, hars v.b). Değiştirmediğimiz kelimeler çoğunlukla o günkü konuşma diliyle ilgili olup, bugünkü konuşma dilinde olmayan kelimeler olmuştur.” (Ferhat Tamir/Edebiyat Öğretmeni) “yazarın üslubunun değişmemesine dikkat” edildiği belirtilmiş olsa da, bunun sadece bir iddiadan ibaret olduğunu, sadeleştirilmesi yapılan kitaptaki “tahrifatlar”la tebarüz ettiğine sizler de tanıklık ettiniz.

Kitabın sadeleştirilmesini ve çevirisini yapanlar, bin yıldır beraber yaşadıkları Kürtleri yok saymış, maalesef Ziya Gökalp kadar dahi cesur ve objektif olamamışlardır.

Yine dikkatimizi çeken bir başka nokta, kitabın (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muassırlaşmak) orijinal baskısında yer almamasına rağmen, (80. sahifeden sonrasında) Ziya Gökalp’in değişik zamanlarda, farklı konuları içeren makalelerinin de yer alması olmuştur.

Toplumunun tüm kesimlerinin duyarlı olmasını temenni ediyor, ilgili kesimlerin sorumlu davranarak, tarihi belgeleri sadeleştirme adına her türlü tahriften korumalarını diliyorum.


16 Nisan 2015 Perşembe

Gaziya Pêxember (Peygambere Nida/Çağrı)

Li van çol û van beyaran, em in nenas û bêkes
Her rêzan û rênîşanê, vê civakê her dem tuyî.

Li nav hov û van kûviyan, tenha mam im ez îro
Piştevan û destegîrê m’her dem û çax dîsa tuyî

Tuyî serdarê ometê, tuyî serwerê cîhanê
Ji bo heyber û hebûnan, nav û nîşan her dem tuyî


Rêber tuyî, serdar tuyî, pêşengê min her dem tuyî
Zana tuyî, danas tuyî, mamostê min her dem tuyî

Taca seran, eşqa dilan, stargehî j’bo mezlûman
Tuyî qasidê Xweda y’min, pêxemberê m’her dem tuyî

Şeng û şahî rêka te ye, tuyî asoyê rehmetê
Bê te cîhan şevtarî ye, rohnîdarê m’her dem tuyî

Li asoyan wek tav hilat, bi te şa bûn hemû welat
Bûn asûde w’tev hêwirîn, xemrevînê m’her dem tuyî

Tîrejên ku ji te derhat, rewneq veda l’şar û kelat
Tuyî mizgîn, tuyî xelat, doz û daxwaz her dem tuyî

Mizgîndarî j’bo mirovan, parêzvanê dad û maf î
Nimûneya dilovanyê, mehdervanê m’her dem tuyî

Dilê tije b’kul û keser, li hawîrdor bibû heder
Tu bûy bijîşk û şîfadar, da û derman her dem tuyî

Bê te dilê m’jar û xemsar, her bedbîn û sîtemxwarim
Lê min bawer heye her dem, hêvî w’biryar her dem tuyî

Şagirdên te, şerwanên te, hemû bi nav û bi deng in
Rengareng e ometa te, boyaxkarê m’her dem tuyî

Rohnî l’dinê te belav kir, li bindestan te çav vekir
Ê d’xewê de te hişyar kir, her qaîd û pêşber tuyî

Reben, pepûk û belengaz, kesên bêkes, jar û lawaz
Bi yek dengî dikir awaz, bersivdanê wan her tuyî

Hemû pêxwaz û belengaz, jar û xizan kesên lawaz
Ji Xwedê b’lava û daxwaz, mehdervanê wan her tuyî

Ên ku zordar û sîtemkar, ên ku kedxwar û xwînxwar
Te ew ji jor tev anîn xar, şoreşvanê dadmend tuyî

Kes û civak, mal û malbat hemû êl û xizm û ezbat
Digel nûra b’te re hîlhat, aştîsazker her dem tuyî

Çi keç û jin, kole w’nezan, te hişyarkir ew tev rabûn
Yekser rizgar û azad bûn, piştevan û destek tuyî

Mirin heye, nîne veger, disojînim can û ceger
Her asûde w’aramya me,  fêrhatim ku meger tuyî

Qîrînan bindestên cîhan, hilkişiya banê gerdûn
Kom u girsê gelên zebûn, îro l’ bende w’hêviya teye

Em her û her li pey te nin, şopajotên doza te nin
Cangorî û pakrewanin, her armanc û mebest tuyî

Yunus Amedî/2010 


14 Nisan 2015 Salı

Barışa Sıkılan Kurşun!

2012 yılının son aylarında “Çözüm Süreci” başlatıldığında, çözümün zor ve zahmetli bir süreç olduğuna vurgu yapmıştık. Çözüm istemeyen derin odakların kritik zamanlarda ve kritik yerlerde süreci sabote edebilecek provokasyonlara başvuracaklarına dikkat çekmiştik. İki buçuk yıllık süre içerisinde, süreci sonlandırabilecek ciddi badireler ile karşılaşılmış olsa da “kan emiciler”in hevesleri kursaklarında kaldı.

Hatta geçtiğimiz hafta içerisinde önce KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık Alman WDR ve NDR televizyonlarına yapmış olduğu açıklamada: “PKK adına Alman halkından özür dilerim. Bir daha böyle şeyler yaşanmayacak… Artık savaşa yeter diyoruz. Ne biz ne de Türk Devleti savaş sayesinde amacına ulaşabildi.”dedi. Sonra HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise “Hiçbir siyasi parti düşmanımız değildir, tamamı bizim siyasi rakibimizdir. Hiçbir partinin adayı, bizim dışımızdaki partilerin hiçbirinin adayı, bizim düşmanımız değildir. Tamamıyla insanî, dostani ilişkilerle bu seçim kampanyasını yürüteceğiz.” diyerek, seçim dönemine ilişkin sert bir üslup kullanmayacaklarının sinyallerini verdi.

Hassas, hassas olduğu kadar hayatî öneme haiz bir seçim atmosferine girdiğimiz bugünlerde Ağrı Diyadin’den gelen ve alenen büyük bir provokasyon olduğu belli olan çatışma haberleriyle birlikte ülke insanı,  “Ne oluyor, her şey bitiyor mu?” sorularıyla karşı karşıya kaldı. Ağrı’daki provokasyon, 7 Haziran seçimleri düşünüldüğünde, öncekilerden çok daha ciddidir, ciddiye alınmalıdır.

Öcalan’ın son Nevruz da okunan mesajında, -PKK içerisinde, azımsanamayacak derecede bir direnç ile karşılansa da- PKK’ya silahlı faaliyetleri bırakmak için kongre yapma çağrısından sonra genel beklenti, -ciddi bir provokasyonla karşılaşılmadığı takdirde- PKK’nın 7 Haziran seçimleri öncesi bu kongreyi toplayacağı yönündeydi.

Seçimlere yaklaştığımız bugünlerde  “bölge genelinde seçmen üzerinde etkili olmak için PKK silaha başvurdu”  tezi en çok da HPD’yi zor duruma düşürecektir. Silahın varlığı, daha önce HDP’ye oy vermemiş ama bu seçimlerde HDP’ye oy verebilecek kesimlerin bu kararından vazgeçmeleriyle sonuçlanır. KCK’nın muhtemel kongre kararı, Öcalan’ın daha önceki çağrısına rağmen sınır dışına çıkmayan silahlı unsurların,  ülke dışına çıkmasını zorunlu kılıyor.

Kamuoyu araştırma şirketlerinin seçim sonuçlarına ilişkin yapmış oldukları anketlerde,  az da olsa AK Parti’nin oy kaybı yaşandığı, HDP’nin, seçim barajını geçebilecek orana ulaşamayacağı ancak oy oranında ciddi bir artış olacağı yönündeydi.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın Ağrı’daki çatışmaya ilişkin yayınladığı "Yukarıtütek köyü bölgesinde Bölücü Terör Örgütü mensubu teröristlerle çıkan çatışmada yaralanan dört personelimizin, havadan tahliyesi esnasında bölgeye gelen vatandaşlarımızın, yaralı personelimize yardımı takdire şayan bulunmuş, vatandaşlarımızın Türk Askerine olan bağlılığının ve sevgisinin ne denli büyük olduğunu göstermiş, milletimizin birlik ve beraberliğinin güzel bir örneğini teşkil etmiştir"  bu mesajının bir başka anlamı da; bölge insanının insani hassasiyetlerinin yüksekliğini, bölgede insanının artık savaş istemediği, bir an önce barış ve huzuru arzuladıklarının resmi niteliğindedir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Türkiye’nin yoğun gündeminde dikkat çekmeyen “Ben makamın peşinden koşmadım, makam neredeyse beni kovaladı. O da milletin takdiri, Allah’ın takdiri. Başarısız olduğumu hissettiğimde başarılı olabileceğini düşündüğün bir arkadaşa bu emaneti devretmek benim için kutsi görev olur.” açıklaması, aday belirleme döneminde Başbakan üzerindeki baskının dışa yansıması olarak yorumlanabilir.

Bu genel değerlendirme ve analizden sonra şu sonuçlara varılabilir:

-“Çözüm Süreci”, siyasi çekişmelere kurban edilemeyecek kadar değerlidir.

-Ağrı provokasyonu, hem devlet; hem PKK içerisindeki derin yapılanmaların istedikleri anda harekete geçebileceğini göstermiştir.

-Hissiyata mahal vermeden, ülke barışını bozmak isteyenler -ucu kimlere dokunursa dokunsun- bir an önce tespit edilmeli, sorumlular hakkında gerekli işlemler yapılmalıdır.

-HDP’nin il başkanı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK mensuplarını, hangi mantıkla ve ne adına böyle bir şenliğe davet etmiştir?

-Bu ve benzeri provokasyonlarının önünün alınması için, PKK’nın bir an evvel silah bırakma kongresini toplaması elzemdir.

-Süreç uzadığı/uzatıldığı müddetçe, süreç bölgesel faktörlerin (ABD, AB, Rusya, İran…) de sabote girişimlerine hedef olabilecektir.

-Çatışmaların tekrarı durumunda, sadece belli bir kesim değil, tüm Türkiye kaybedecektir… 

9 Nisan 2015 Perşembe

7 Haziran Seçimlerinin Kilidi

7 Haziran seçimlerine iki ay kala, siyasi partiler kesinleşmiş aday listelerini YSK’ya teslim ettiler. Aday listelerinde çok sayıda sürpriz isim var. Bu seçimde Türkiye demokrasi tarihinin en renkli ve farklı adayları TBMM’ye girmek için yarışacaklar.

Aday listeleri, “Seçilmişlerin seçme özgürlüğü” adıyla tanımladığımız, Türkiye’de (Özellikle Doğu ve Güney Doğu’da) devlet ve siyaset eliyle kurulmuş feodal yapının, aday belirlemede etkili olduğu bir kez daha görülmüştür.

Aday belirleme aşamalarında en büyük sıkıntıyı AK Parti yaşamıştır. Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve parti teşkilatının tercihleri, aday belirlemeyi etkileyen temel faktörler olmuştur.  AK Parti tarafından açıklanan aday listeleri bu tezi doğrular niteliktedir. Nitekim aday listeleri açıklandıktan sonra Abdurrahman Kurt’un (Diyarbakır) ve Mehmet Emin Ekmen’in (Batman) adaylıktan çekildiklerini açıklamaları, sıralamaya gösterdikleri tepkilerdir. AK Parti’nin bölgedeki iki güçlü adayının istifası, en çok HDP’yi mutlu etmiştir.

Seçimlerinin kilit partisi şüphesiz HDP ve Dokuz ilde bağımsız adaylar ile seçimlere katılacağını açıklayan Hüda Par’dır. HDP, barajı aşıp aşamayacağı tartışmalarının yanında, listelerinde gösterdiği farklı isimlerle de dikkat çekti. Diyarbakır, Mardin, Batman, Şanlıurfa, Van, Bitlis, Bingöl, Şırnak ve Adana'da seçimlere bağımsız adaylarla girecek olan Hüda Par'ın,  üç milletvekili (Batman, Diyarbakır ve Mardin) çıkarması kuvvetle muhtemeldir. İlk etapta Altan Tan’ı liste dışı bırakan HDP’nin, sonrasında;  Tan’a yeniden adaylık teklifi yapmasının ve Diyarbakır’dan beşinci sıradan aday göstermesinin nedeni, bölgedeki rahatsızlık ve kısmi de olsa tepki oylarının Hüda Par’a gitmesini önleme amaçlı olabilir.

 

Türkiye’deki birçok kesim gibi Batı dünyası da HDP’nin barajı aşıp aşamayacağına ilişkin araştırmalar yapıyor.  Araştırmalarda en çok merak edilen konu, HDP’nin seçim barajını aşamamasının “çözüm sürecine” etkileri noktasında. HDP’nin barajı aşması yâ da aşmaması “çözüm sürecine” zeval getirir mi? Sanmıyorum. Çünkü HPD seçmeni de dâhil, bölge insanı süreci sahiplemiş, barışa sahip çıkmıştır. Bölge seçmenindeki baskın kanaat, HDP’nin barajı aşmaması durumunda Kandil’in elinin güçleneceği ve sürecin Kandil’in dayatmalarıyla daha da yavaşlayabileceği endişesidir. HDP’nin meclis dışı kalmasının bir başka riski ise Kandil’in de baskısıyla “demokratik özerklik”  söylemlerinin yeniden Türkiye gündemini meşgul edecek olmasıdır. 

7 Haziran seçimlerinde Alevi kesimden büyük oranda oy almayı hedefleyen HDP, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ı şehit eden DHKP/C’li teröristlerin öldürülmesi sonrasında yayınladığı başsağlığı mesajıyla (http://www.haberturk.com/gundem/haber/1060995-hdpden-taziye-mesaji-olumlerden-uzuntu-duyduk)  gösterdi. Yayınladığı başsağlığı mesajı, Alevi ve Sol kesimlerce dikkate değer bulunmuş olsa da daha önce kendilerine oy vermiş inançlı Kürtlerce tepkiyle karşılanmıştır.

HDP’yi seçimlerin kilidi konumuna getiren bir başka etken, Yüksek Seçim Kurulu’nda gerçekleştirilen kura seçiminde 13. Sırada yer alan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) 7 Haziran seçimlerine katılmayacağını açıkladı. Seçimlerin boykot edilmeyeceğinin belirtildiği açıklamada “Partimiz, Haziran Hareketi’nin aldığı karar çerçevesinde AK Parti’nin sandıkta geriletilmesi için Haziran ilkelerine sahip çıkan ilerici güçlere dayanışma içerisinde olacaktır” denildi. ÖDP’nin bu açıklaması alenen olmasa da HDP’ye destek verileceği anlamına geliyor.

İddiası “Türkiye partisi” olmayı hedefleyen HDP’nin, öncelikli olarak; mevcut üslubundan vazgeçerek, Türkiye’ye hitap edecek bir dil ve üsluba kavuşması gerekir. HDP’nin, Öcalan’ın onayından geçtiği her haliyle belli olan aday listesiyle kısmi olarak bunu başardığı söylense de seçim sonuçları her şeyin cevabı olacaktır.

Siyasi partilerin aday listelerinin açıklanmasından önce yapılan anket sonuçları abartılı olmuştur. Her ne kadar, Türkiye’de adaydan çok parti liderlerinin tercih edildiği bir seçmen profili bulunsa da -iddialı olmamakla birlikte- seçim öngörümüz; AK Parti’nin  % 42-44, CHP’nin % 24-26, MHP’nin % 14-16 ve HDP’nin ise % 9.5-10.5 oranlarında bir oy alacağı yönündedir.

Bir “oy”un bile çok önemli olacağı bu seçimde, yurtdışı oylarının (tüm partiler için) ehemmiyetini de unutmamak gerekir.

Sonuç ne olursa olsun, 7 Haziran seçimleri Türkiye demokrasisi için yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.

Kazanan demokrasimiz olsun…

Kazanan insanımız olsun…

Kazanan ülkemiz olsun…


6 Nisan 2015 Pazartesi

Ontolojik Irkçılık...

İnsanlık için en tehlikeli ve temelde şeytanın vasıflarından biri olan “ırk-kavmiyet” taassupçuluğunun ihdas edildiği günden bugüne kadar zarardan başka hiçbir faydası görülmemiştir. Cahiliye döneminden kalma bu şeytani illet, düşünce dünyasının zehirli afyonudur. Kavmiyetçilik hastalığının bağımlısı olanlar, kendilerinden başkalarını düşünemezler. Irkçılık, başkasını yutmakla beslenir.

Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerim’de “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.”  (Hucurat suresi, 13) buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise  "Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir.” Yine bir başka Hadis’inde de “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır." buyurmuşlardır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne miras kalan ve yıllarca çözülemeyen “Kürt Sorunu”nun çözümü için başlatılan süreç, kimilerince “ontolojik ırkçılık” olarak tanımlanmaya başlandı.

Ontolojik Irkçılık: “Farklılığın kutsandığı ve bireyin özerkliğini kaybederek kendini hapsettiği grupla özdeşleştiği dünyasını, daha genel, bütüncül, esnek toplumsal bir bütünden ayırarak birbiriyle etkileşim ve ilişkiyi yok ettiği, ontolojik adacıkların inşa edildiği, ötekinin varlığının kendi varlığıyla keskin bir ‘ayrı’nın yaratıldığı bir dünyadır.” (İkbal Vurucu, Sona Doğru Kürt Açılımı, Sarkaç Yayınları, s. 14) devamında ise “Yukarıda genel hatlarıyla yorumladığımız Kürt Açılımı ile Türkiye’nin Türk karakteri, üniter yapısı, milli kimliği dönüştürülme sürecine sokulmuştur” (s.26)

Sayın Vurucu’nun tezi üzerinden hareket edecek olursak, Ziya Gökalp’in kendisi de “Türkçülüğün Esasları”nı yazmadan önce ontolojik ırkçılık yapmıştır.

Ziya Gökalp “Türkleşmek İslamlaşmak Muassırlaşlak” adlı kitabında “…Türklerin de vicdanları tahlil olunursa görülür ki bir Türk, kızını bir Araba, bir Arnavuda, bir Kürde, bir Çerkese tezviç edebilir, (evlendirilebilir) fakat katiyen bir Fillandiyalıya, bir Hıristiyan Macara tezviç edemez (s.9)Evet, cehalet devri birkaç asır daha devam etmiş olsaydı, Türkler de lisan ve kavmiyet ‘itibariyle birçok milletlere ayrılacaktı… Nasıl ki İslavlar, Latinler ve Kürdler kadim zamanlardan beri müteaddid kavimlere ayrılmışlardı. (Bugün Kürdler, biribirinin lisanını anlamayan beş kavimden müteşekkildir.) Fakat Türkler, göçebe hayatı yaşadıkları için mazide böyle bir iftiraka (parçalanma) uğramadılar” (Alıntılar kitabın orijinal 1918 baskısından alınmıştır, s.45)

Aynı bakış açısıyla hareket edildiğinde, dönemin gazetelerinden Tasvir-i Efkâr’ın da “ontolojik ırkçılık” yaptığı sonucuna varabiliriz. Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Necdet Hayta “Tarih Araştırmalarına Kaynak Olarak Tasvir-i Efkâr Gazetesi;” s.44’de  “Rodos Kaymakamlığı’na eski Kastamonu Mutasarrıfı Hasan Paşa; Selanik Eyâleti Muhasebeciği’ne, eski İzmir Muhasebecisi Nazif Efendi, Kürdistan Eyâleti Muhasebecilği’ne eski Konya Mahesebecilerinden Ahmed Rüşdü atanmışlardır”.

Yine, Mustafa Kemal’in de “Şimdi Efendiler, Kurtuluş Savaşı tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu hakkında izin verirseniz biraz geniş bilgi vereyim: Efendiler, daha Temmuz başlarında, Erzurum’da bulunduğum zaman Celâdet ve Kâmuran Ali isminde iki kişinin yabancılar tarafından, yüklü para ile İstanbul’dan Kürdistana gönderileceği, bunların yalan dolanla ve bize karşı kışkırtmalar yapmakla görevli oldukları ve bir iki gün içinde yola çıkmış oldukları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların, sessizce gözetlenmesi ve tutuklanmaları gereğini 3 Temmuz tarihinde Diyarbakır’da 13üncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkan olan Halit Beye ve Samsun mutasarrıfına bildirdim.” (Milli Eğitim Basımevi-İstanbul, 1970; s.117) ifadeleriyle “ontolojik ırkçılık” yaptığı iddia edilebilir.

Kürt açılımı (sonraları ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ olarak adlandırıldı) devletin kendisi tarafından başlatılmış olmasına rağmen Sayın Vurucu, ”Eleştirmenin ve muhalif olmanın etkisizleştirilmesi için geliştirilen strateji ise Kürt Açılımı’nın bir ‘devlet projesi’ olduğu düşüncesidir. ‘Devlet projesi’ gerekçesi tenkit, tartışma, reddetme gibi demokratik tavırların bertaraf edilmesinde etkili bir söylemdir” diyerek reddediyor.

Oysa Resmi Gazete'nin 04.03.2010 tarihli nüshasında yayımlanarak yürürlüğe giren 5952 sayılı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile kurulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2013 yılının son aylarında 2000-2012 yıllarını kapsayan reformları  “Sessiz Devrim” (Şoreşa Bê Deng)   adıyla kitaplaştırarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Üstelik bu çalışma Türkçe ve Kürtçenin yanı sıra İngilizce ve Arapça olarak da basılmıştır.

Kitabın farklı dillere çevirisi kamuoyunca memnuniyetle karşılanırken, Kürtçe çevirisine gelen kimi tepkiler, Türkiye’nin düşünsel manada kat ettiği mesafeyi anlatmak için yeterli olmuştur.

 Devlet, “Kürt Sorunu”nu çözmeye çalışırken, hiç şüphesiz Türkiye'yi başka sorunlar ile yüz yüze getirmemelidir. Cumhuriyet’in ilanından sonra "Kürtlerin asimile edilmediklerini",  bu tür iddiaların; aksine "Türk kimliği"ni hedeflediğini iddia edenler! Hiç düşündünüz mü? 80 yıl boyunca, ana dili Kürtçe olan bu insanların kendi dillerini konuşmaları neden yasaklandı?

Abidin Özmen’in raporlarından okuyalım:

“Türk camiası içinde kaynaştırmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder. Bu söz götürmez bir gerçektir.

Bunun için, yemesi, köyünde köylüsünün, anasının, babasının yediğinden ayrılmak, yatağını basit tahta kerevetini kendilerine temin ettirmek suretiyle devşirme ile köy çocuklarını alıp yatılı mektepler kurmak icap eder. Bu mekteplerin binası geniş, hastanesi, eczanesi yerinde müstakil veya tez tez uğrayan bir doktorun kontrolünde, Türklük aşılamak kabiliyetiyle yetişmiş azimli, çalışkan öğretmenlerin idaresinde olmalıdır. Bu yapıyı ve teşkilatı hükümet kurmalıdır.” (S. Öztürk, Kasadaki Dosyalar; s. 104-105)

Çözüm sürecinin Türkiye'yi böleceği iddiaları, yıllarca dile getirilen "bölündük-bölünüyoruz" paranoyalarının mutasyona uğramış yeni halidir. Sürecin, Türkiye'de başka sorunlara neden olacağını iddia etmek ise yeni bir toplumsal mühendislik çalışmasıdır. 

Türkler Kürtler için, Kürtler de Türkler için; Sünniler Aleviler için, Aleviler de Sünniler için bir paratoner vazifesi görmektedirler. Ülke fertleri olarak birbirimize sahip çıkmalı, Türkiye düşmanlarını sevindirmemeliyiz.

Hz. Peygamber, "Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez" (İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225) buyurmaktadır.

Vesselam…


3 Nisan 2015 Cuma

Gül Derdime Olmadı Derman!..


Yine bir bahar sabahıydı…
Dolaşırken şehrin sokaklarında
Bir koku ki sermest edercesine…
Çekiyordu beni.
“Hayat” sokağına döndüğümde,
Taa derinlerden bir ses!
Sahi ya “hayat” neydi ki?...
Güneşin doğuşu, ağaçların çiçek açması mı?
Rüzgârın esintisi, zamanın akışı mı?
Neydi hayat?
Yoksa içmediğin bir bardaktaki suda
Sevgili’yi seyretmek mi?...

Ah bahçevan!
Gül!...
Derdime olmadın derman.
Bir gül demetin olur mu dermanı derdimin?
Yoksa durmaz sızısı kalbimin.
Kıskançlık, sevgi, saflık…
Hep bahanesiydi gönül telimin.
Güllere vurgunum ben, güllere!...
Gül derdime, olmadı derman.

Memdoğlu…


1 Nisan 2015 Çarşamba

Güçlü Türkiye (!)

Terör, etki alanı gayet geniş ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de etnisitesi vardır. Terör, her yerde terördür.

Hatırlayın! Çok değil, geçtiğimiz Ocak ayında önce Dolmabahçe’ye yönelik bombalı saldırı girişimi olmuş, ardından İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndaki Turizm Polisi Şube Müdürlüğü’ne yönelik saldırıda Polis Memuru Kenan Kumaş şehit edilmişti.  O gün bu saldırıları gerçekleştiren DHKP/C terör örgütü, dün de İstanbul Çağlayan Adliyesi’ndeki çalışma odasında görevi başında olan Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı rehin aldıktan sonra şehit etti. (Savcının başına silah dayayıp sosyal medyaya servis etmek, terör örgütü için büyük bir propaganda aracı olmuştur.)

Berkin Elvan davası dosyasına bakmak için yeni görevlendirilmiş bir savcının hedef seçilmesinin makul ve mantıklı bir cevabı yoktur. Gezi olaylarında maksat ağaç olmadığı gibi; bu saldırıda da maksat savcı ve makamı değildi. Bu menfur saldırıyı Savcılık makamına yapılan bir saldırı olarak değerlendirmek, eylem ile hedeflenen neticeyi perdelemek demektir.

Bu saldırının açıklanabilir tek cevabı var; bu saldırı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik gerçekleştirilmiş bir eylemdir.

Şimdi!

-Savcı Mehmet Selim Kiraz'ın şehit edilmesine neden olan o silah, adliye binasına nasıl sokuldu?

-Adliye binalarına silah sokmak bu kadar kolay mı?

-Avukat cübbesi giyen her insan rastgele ve kolaylıkla adliye binalarına girebiliyor mu?

Sorgulanması gereken şey, terör örgütlerinin varlığı değil, terörü ve terör örgütlerini besleyen odakların, kaynakların varlığı olmalıdır. Tetikçiler değil,  tetikçilere kimin silahı verdiği üzerinde durulmalıdır.

Türkiye genelinde yaşanan elektrik kesintilerine gelince!

Türkiye'nin bugüne kadar, bu çapta büyük bir elektrik kesintisiyle karşılaştığını hatırlamıyorum. 

Elektrik kesintileri bir sabotaj mıydı, bir siber saldırı mıydı, ya da teknik bir arıza mıydı? Bilmiyorum? Yetkililerden kamuoyunun zihninde oluşan bu sorulara tatminkâr cevaplar vermeleri beklenmektedir.

Türkiye’de elektriklerin kesilmesi ile DHKP/C’nin, İstanbul/Çağlayan Adliyesi’ne yönelik saldırısının eş zamanlı olması, üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır.

Ancak, adına ne denilirse denilsin, yaşanan bu kesintiler nedeniyle devletin itibarı zedelenmiştir, avami tabirle karizması çizilmiştir. Elektrik kesintileriyle itibar kaybına uğrayan Türkiye, bir Cumhuriyet Savcısının makam odasında teröristlerce rehin alındıktan sonra şehit edilmesiyle ikinci kez itibar kaybına uğramıştır.

Türkiye genelinde yaşanan elektrik kesintilerinin 7 Haziran seçimlerinde yaşandığını düşünün. Türkiye büyük bir kaos ve kargaşayla karşı karşıya kalmaz mı? Ve böyle bir kesintinin yaşanmayacağını kim garanti edebilir?

Bu kesintiler,  yenilenebilir, alternatif enerji kaynaklarının bulunmasını ve kendi enerjimizi kendimizin üretmemiz gerektiğini bizlere bir kez daha göstermiştir. Daha da önemlisi, enerji üretim sistem ve teknolojilerinin de bize ait olması, enerjinin hangi türü olursa olsun, sistemsel kurulumu-yazılımı ve işletim teknolojisi bize ait olmadıkça, her zaman benzer sıkıntılar ile karşı karşıya kalabiliriz.

Günümüz şartlarında “güçlüyüz, tam bağımsız bir ülkeyiz” diyebilmemiz için, (ekonomi, sanayi, iletişim, teknoloji v.b) tükettiğimiz oranda; üretebilen ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir ülke olmalıyız.

Türkiye’nin gücü, salt insan varlığı ile tanımlanmamalıdır…