28 Ocak 2015 Çarşamba

Bab-ı Şiir/Güldeste


"Bab-ı Şiir/Güldeste kitabını diğer şiir kitaplarından farklı kılan, on bir ayrı yazar ve bir değerli genç yazarın duygularını bir kapak altında okunabilecek olmasıdır."

Âcizane on iki şiir ile katkı sunduğumuz Bab-ı Şiir/Güldeste şiir kitabına yazdığımız  kısa Önsöz...

Şiir, şairin yüreğindeki duygunun, şair tarafından kelime oyunlarıyla kâğıda dökülmesidir. Şiir, şairin hayal dünyasının,  gönül penceresinden kanatlanıp uçması ve güle âşık bülbül gibi terennüm etmesidir.


Ne şairiz, ne de bir edip. Lakin zaman zaman dillenen gönül dünyamıza da söz geçiremiyoruz…

27 Ocak 2015 Salı

Hıçkırıklar...


Hani,
Hatıralarınız canlanır, maziye özlem duyarsınız ya.
Hüzün dolu bir tebessüm ile gözleriniz yaşarmaya başlar.
Acılar kuşatırken ruhunuzu,
Yüreğinize kor bir ateş düşer.
Bedeniniz titrer, kelimeler kifayetsiz kalır.
Kalp sıkışır, dil tutulur, boğazınız düğümlenir,
Hıçkırıklara boğulursunuz…
Uçsuz bucaksız bir vadiden boşalıp dökülen
Sular gibi akar gözyaşlarınız, sel olur.

Hıçkırıklar..!
Ne olur ses etmeyin?
Feryadımı kimseler duymasın.
Kalbim isyan etmişken, itaat edin,
Usul usul akın yüreğimin derinliklerine,..
Menekşelerim şahit olsa da
Ney’imden çıkan nağmelere sığının,
Esaretimi ifşa etmeyin…

Memdoğlu...

23 Ocak 2015 Cuma

Siyaset ve Feodalite


Feodalizm,  toprakların ve üstünde yaşayan köylülerin derebeyine, yani bir kişiye ait olduğunu kabul eden yönetim şeklidir. Bir başka ifadeyle,  toprak sahibi asillerin kendi topraklarında sürdürdükleri yönetim sistemidir. Avrupa’da 9. yüzyıldan Orta Çağ’ın sonuna kadar sürmüştür.

Osmanlı dönemindeki feodal sistem, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yapılan reformlara rağmen, bizatihi siyaset ve siyasetçi eliyle günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Cumhuriyetin ilanıyla beraber CHP’nin tek parti iktidarından tutun, Demokrat Parti’nin iktidarı geldiği çok partili dönem de dâhil, bugüne kadar siyasi partilerden milletvekili olmuş çok sayıda aşiret reisi, ağa ve şeyh görebilirsiniz.

12 Eylül askeri darbesi ile kesintiye uğrayan Türkiye demokrasi, tam manasıyla işletilememektedir.  6 Kasım 1983 Genel Seçimleri üzerinden 32 yıl geçti.  1983’ten sonraki seçimlerde milletvekili olmuş birçok isim bugün de milletvekili olarak TBMM’de bulunmaktadır. Bunun en büyük nedeni,  seçilmişliğin neden olduğu doyumsuzluktur, hazdır. 1983 ve sonraki seçimlerde, farklı siyasi partilerin listelerinden milletvekili seçilmiş milletvekillerinin bulunduğu bir TBMM çatısı, Türkiye demokrasinin aynası niteliğindedir.

Türkiye’de devlet ve siyaset eliyle kurulmuş feodal bir yapı var. Bu yapıyı “seçilmişlerin seçme özgürlüğü” ismiyle tanımlamak, doğru bir tanımlama olur diye düşünüyorum.

Siyasi partilerin genel seçimlerde aday gösterme şekli ve biçimi buna en güzel örmektir.  Milletvekili adayları ya parti teşkilatları tarafından (merkez yoklama) ya da bizzat parti genel başkanları tarafından belirlenmektedir. Halkın -sözüm ona- demokrasi adına seçtiği vekiller, halkın değil, genel başkanların vekilleri olmaktan öteye gidememişlerdir.  Yani seçilmişlerden değil, atanmışlardan olmuşlardır. Parti içi demokrasinin olmadığı demokrasilerden demokrasi beklemek,  demokrasiye yapılmış büyük bir haksızlıktır.

Siyasi partilerin, mevcut siyası yapı ve teşkilatları tarafından yapılacak ön seçimlerin de tam manasıyla demokratik tercihler olacağı kanısında değilim. Siyasi parti teşkilatlarının çoğunluğu, parti genel merkezlerinin tasarrufu altındadır. Genel merkez tasarrufundaki parti delegelerinin de özgür iradeleriyle aday seçeceklerini düşünmüyorum.

14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan AK Parti’nin parti tüzüğünde yer alan “üç dönem” “Madde 132 (Değişik fıkra: 30.09.2012 günlü BKK.m.10) AK Parti listelerinden aday gösterilip seçilmiş olan belediye başkanları ve milletvekilleri, kesintisiz en fazla üç dönem aynı görevi yürütebilir. Ancak, ara veren kimseler tekrar aynı görevlere aday gösterilebilir.”  kuralı, bu siyasi feodalizmi ortadan kaldırmaya yetmiyor maalesef.

Türkiye daha şimdiden seçim atmosferine girmiş bulunuyor. Milletvekilliği için aday adayı olmayı düşünen kamu görevlileri,  parti genel merkezlerinde nabız yoklama turlarına başladılar.

7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak milletvekili genel seçiminde aday olmak isteyen kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlilerinin en geç 10 Şubat 2015 Salı günü saat 17.00'ye kadar 2839 sayılı Kanun'un 18. maddesi uyarınca görevlerinden ayrılmaları gerekiyor.

Gerçek demokrasilerde tahakküm yoktur, hukuk vardır. Töre yoktur, kanun vardır. Gerçek demokrasilerde zorbalık yoktur, eşitlik vardır; seçme ve seçilme hakkı vardır, insan onuru vardır, en önemlisi de “adalet” vardır.

İnsanın, insana (haşa) kulluğu olan feodalitenin sonlandırılma zamanı gelmedi mi?

18 Ocak 2015 Pazar

Cizre’de Ne Oldu/Oluyor?


Çözüm Süreci’nin başladığı dönemlerde, süreci sabote etmeye yönelik provokasyonlar düzenlendi. İlk olarak Yüksekova ve Lice’de tertiplenen bu eylemlerin son dönemdeki merkezi Cizre oldu.

Cizre, Türkiye’nin Irak’a yönelik ticaretinin önemli merkezlerinden biridir,  stratejik olarak da bölgenin kalbi konumundadır.

Son yaşanılanlar üzerinden değerlendirmelerde bulunmak, Cizre’deki olayların derinliğini yeteri kadar yansıtmayacaktır. Cizre’deki olayları daha iyi anlayabilmek için,  öncelikli olarak Cizre’nin tarihi, kültürel ve sosyolojik yapısını bilmemiz ve tanımamız gerekir. Şerafettin Elçi Cizre’yi, “Cizre genel olarak üç mahalleden oluşur. Ali Bey Mahallesi, Kale Mahallesi ve Tor Mahallesi. Her mahalle kendi içinde ayrı bir devlet gibiydi. Kanton devlet gibi. Büyük bir dayanışma vardı. Bir mahalleli diğer bir mahalleliyle kavga ettiği zaman mahalle kavgası olurdu... Seçimlerde oy verme de dahil mahallerde toplu hareket etme geleneği vardı... Her şey güce göre değişiyordu. Yani ekonomik güç, sosyal güç ve kaba kuvvet...”* diyerek anlatmıştı.

İkincil olarak, Cizre’nin örgüt açısından arzettiği öneme bakmamız lazım. Cizre’nin PKK nezdinde özel bir konumu ve değeri vardır. KCK-Kandil ve örgüt sempatizanlarına göre Cizre; “Kürt Özgürlük Mücadelesi tarihinde ilk ‘serhildan’ın” -başkaldırı- yapıldığı yerdir. PKK,  yeni bir serhildan girişimi ile Türkiye’de ilk kantonunu resmileştirmeyi planlamaktadır.

23 yıl önce (1992 Nevrozu) Cizde’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" demişti.

Hazırlıklarına günler öncesinden başlanılmış olan 1992 Nevruzu’na katılmak için Avrupa’dan (özellikle Almanya ve İngiltere’den)  çok sayıda gazeteci ve siyasetçi de Cizre’ye gelmişti. Nevruz günü başlayan olaylar sırasında, Alman Milletvekili UweHelmke’nin halkı provoke ettiği iddia edilmişti. Bugün de Cizre’de gazeteci kimliği altında çok sayıda ajan-provokatörün gezdiği iddia edilmektedir.

Üçüncü   ve son olarak Cizre’nin1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmalarında, PKK’nın Hizbullah’ın etkinliğini kıramadığı yerlerden olması.

Ayrıca, Çözüm Süreci’nin devam  ettiği iki yıl içerisinde PKK ile İran arasında hiç bir çatışmanın yaşanmamış olması dikkat çekicidir.

KCK-Kandil içerisindeki şahin kanat, DTK Başkanı Hatip Dicle’nin Çözüm Süreci’nde etkin rol almasını ve İmralı heyetine dahil edilmesini bir türlü hazmedemedi. Hatip Dicle ile birlikte Leyla Zana’nın da etkin rol alması, HDP’nin yükünü kısmen de olsa hafifletmiştir.

Cizre’deki olayların sonlanıp sonlanmayacağının şifresi DTK Genel Başkanı Hatip Dicle’nin, "Öcalan’ın Kürt gençlerinden daha önce yüzü kapalı eylem yapılmayacağı ve kepenk kapattırma eylemleri yapılmayacağı yönünde alınan kararları, pratiğe koymasını istediğini tekrarladı. Biz ümit ediyoruz ki Başkan Apo’nun etrafında kilitlenen, onun mesajına, onun yüreğine sahip çıkanlar olarak, örgütlülüğümüzü koruyarak, onun bu mesajına sahip çıkmak gerekiyor" dediği Öcalan’ın bu mesajda saklıdır.

Hatip Dicle’nin Öcalan’ın mesajını okuduğu gün Cizre’de 12 yaşındaki bir çocuk yaşamını yitirdi. HDP heyetinden İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile görüştüğü günün gecesinde Cizre İlçe Kaymakamlık binası roketatarlı saldırıya uğradı. Yani HDP ve DTK temsilcilerinin hükümet temsilcileri ile gerçekleştirdiği her görüşmenin ardından Cizre’de bir olay yaşanmaktadır. Öcalan’ın “yüzü kapalı eylem yapılmayacak, kepenk kapanmayacak” mesajından sonra YDG-H Cizre’de eylem gerçekleştiriyorsa, bu şu manaya gelir: Cizre’deki olayların ana kaynağını İmralı ile Kandil arasındaki güç ve otorite mücadelesidir. (Geniş bilgi için  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/10/ocalanin-sarsilan-otoritesi.html)

Türkiye’de devlet değişti, iktidar değişti, muhalefet değişti ama PKK bir türlü değişmedi. PKK’nın değişememesinin en büyük nedeni, çok sert ve kapalı bir yapı olmaları; halktan ve toplumdan uzaklaşmasıdır. Çözüme yaklaşıldıkça PKK içerisindeki direnç artmaya devam edecektir. PKK’nın direncini kıracak en büyük etken bölgenin kendisindir, halkın kendisidir.

TBMM Cizre’ye el atmalı, gerekiyorsa Cizre’deki olaylar için bir araştırma komisyonu kurmalıdır. Kurulacak bir araştırma komisyonu halktaki güvensizliği en aza indirgeyecektir.

Kürt Sorunu sadece Kürtlerin sorunu olmadığı gibi,"Çözüm Süreci" de bir partinin sorunu olmamalıdır. Barış ve çözüm partiler üstü olmalıdır. Cizre’de yaşanılanlar sadece HDP-PKK/ ve Hüda-Par’ı ilgilendirmiyor. Cizre; AK Parti, CHP, MHP ve HDP’yi ilgilendirmeli, Cizre tüm Türkiye’nin sorunu olmalıdır.

Cizre’deki fitneyi gelin elbirliği ile temizleyelim...

 *Hasan Kaya/Doğu’nun Elçisinden Yüca Divan’a Şerafettin Elçi, s.332

14 Ocak 2015 Çarşamba

İnadına Barış..!

Terör ve terörizmin yeniden dünyanın gündemine girdiği bugünlerde, “barışın”  insanlık için ne kadar vazgeçilmez olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. İki yıldır devam eden “Çözüm Süreci”,  birkaç kez sekteye uğratılmaya çalışılmışsa da,   nihayetinde bu sürecin Türkiye’ye iç barışı getireceği ümit ediyorum.

KCK üst düzey yetkilileri zaman zaman “Çözüm Süreci”nin devam ettirilmesi yönünde açıklamalar yapmakla birlikte, PYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vaz geçmemişlerdir.

PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalışmaktadır. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de demokratik özerklik hedefini fiiliyata geçirmeye çalışmaktadır. Uzun bir süredir Cizre’de yaşanan olaylar, Kandil’in “demokratik özerklik” hedefinden uzaklaşmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Cizre’de kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşlarının PKK tarafından katledilmesini görmezden gelen KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, 6 Ocak 2015 tarihli Özgür Gündem Gazetesinde yayınlanan yazısında, “27 Aralık günü patlak veren Cizre olayları, üzerinden es geçilecek durumlar değildir. Perde arkasında çok tehlikeli bir planın devreye konulduğunun işaretidir. Nasıl ki 1990’lı yıllarda Türk devleti Hizbullah’ı Kürt yurtseverlerini katletmede kullandıysa bugün de adını Hüda-Par olarak değiştiren aynı Hizbullah’ı tekrardan Kürtleri katletmede kullanmaya başlamıştır”  diyebilecek kadar pervasızlaşabiliyor.

KCK-Kandil ve HDP, öncelikle bölgedeki diğer Kürtlerle barışmalıdır. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül gösteremeyen bir yapı,  Türkiye ile barışabilecek midir? HüdaPar’ı Kürt Hamas’ı olarak gören ve değerlendiren Bese Hozat; PKK’nın, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtler nezdinde nasıl algılandığını ve tanımlandığını biliyor mudur?

PKK-KCK-Kandil, bölgede yaşanan gerginlik ve çatışmalar karşısındaki sorumluğunu,  “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Hizbulkontra, JİTEM” gibi yapılanmalar üzerinden atmaya çalıştığı sürece, barış ve çözüm konusundaki samimiyetsizliğini gizleyemeyecektir. Devletten ve siyasi iktidardan dönüşüm ve demokrasi bekleyen PKK, hâlâ kuruluş dönemindeki söylemlerinden vaz geçememiştir.

Bese Hozat, Türkiye’yi (3 PKK’lı kadının 9 Ocak 2013’de öldürülmesi) Paris cinayetleriyle ilişkilendirmeden önce, öncelikli olarak, PKK’nın bu cinayetlerdeki rolü ve sorumluluğunu (http://www.kurdistan-aktuel.org/katledilen-sakine-ve-yanitlanmamis-sorular-makale,59.html) açıklasın.

Ankara-Kandil-İmralı üçgenindeki iletişimi sağlayan, tüm Kürtleri temsil ettiğini iddia eden HDP'nin,%10 barajı sıkıntısı devam ediyorsa -böyle bir risk var-  bu, HDP'nin Türkiye'deki Kürtler ile sorunlu olduğu gösterir. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül göstermeyen seküler bir anlayış, “Çözüm Süreci”nin tek muhatabı olmamalıdır. Kürt sorunu sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye'nin sorunudur. Meseleye bu açıdan bakmamız gerekir.

Batı, yıllarca Orta Doğu ve Afrika'daki mezhepsel, etnik ve dinî çatışmaları kendi çıkarları için kullanmıştır ve hâlâ da kullanmaktadır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Çerkezlerin, Lazların; farklı farklı grupların (dinî ve etnik) geleceği birbirine bağlıdır. Türkiye halkı olarak, farklılıklarımızı birer zenginlik olarak görmeli, ötekileştirmeden birbirimizi kucaklayabilmeliyiz. Bakın bunun güzel bir örneğini “Kırmızı Benekli Alabalık Daveti” başlıklı yazısıyla Fatih Çekirge anlatmış. Çekirge, MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nünHDP’li belediye başkanlarını misafir ettiği yemeği, “İşte diyalog bu... Hani diyalog, barış, dostluk, hoşgörü diyoruz ya... MHP'li Adana Belediye Başkanı'nın HDP'lieşbaşkanlara böyle bir ev sahipliği yapması... Ve en önemlisi, Tunceli Belediye eşbaşkanının MHP'li Belediye Başkanı'nı Tunceli'ye ‘kırmızı benekli alabalık yemeğe’ davet etmesi önemlidir. Ben aslında bugün Paris'teki ‘barış yürüyüşü’nü yazacaktım. Ama Adana'dan gelen bu ‘demokrasi ve hoşgörü masası’nı seçtim.”diyerek özetlemiş.

Siyaseten sorumlu olan şahsiyetlerin, bu ve benzeri buluşmaları sıklıkla gerçekleştirmeleri “Çözüm Süreci”ne yönelik şüphe ve korkuları azaltacaktır.

Türkiye’deki “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, aynı zamanda tüm Orta Doğu halklarına barış getirecektir. Orta Doğu'daki değişim ve yeni gelişmeler, Türkler ve Kürtlerin birlikteliğini zorunlu kılıyor. Ahhh, bir de bugünkü siyasi konjonktürde durumdan vazife çıkarmak isteyenler olmazsa.

Barışa gidilen yolda yürüyebilmek, barışı getirmekten çok daha zordur…


13 Ocak 2015 Salı

Dost ve Dostluk


Anlatımı zor olsa da
Yalnızlığımızın tesellisidir…
Dört harften oluşmasına rağmen,
Aşk gibi,
O da bir heceden müteşekkildir.
Destanlara, hikâyelere, şiirlere, türkülere,
Şarkılara, ağıtlara konu olmuştur çoğu zaman.
Ekmek kadar zaruri,  su kadar azizdir o
Kimden mi bahsediyorum?
Varlığı mutluluk, yokluğu hüzün veren “can”dır dost.
Yani “dost”
Ne kırgınlık, ne de küskünlük,
Yeşermez dostun yüreğinde, dostluğun bahçesinde…

Dostluk,
“Dost” ile inşa edilen sevgi kulesinin adıdır.
O halde!
Dostluk, ahde vefa demektir…
Dostluk, dosta köprü olmaktır...
Dostluk, Dost’a yakin olmaktır…
Dost’un kalbine düştün mü?
Bak o zaman mesafeler nasılda kısalıyor.
Dost o kişidir ki.
Uykuda olduğun anlarda bile,
Uyumayıp, senin için dua edendir.
Öyle bir gönüle düş ki
Sana hep dostu hatırlatsın.
Öyle bir gönüle düş ki
İsmini Sevgili’ye sevdirsin.
Öyle bir gönüle düş ki
Seni hatırladığında kalbine huzur,
Gönlüne ferahlık gelsin.

Memdoğlu…