6 Kasım 2014 Perşembe

Özledim!..

Ateş-i aşkınla yandı bu gönül.
Nazar et, ne olur sevgili?
Bülbüle hasret gül gibi bu gönül,
Gir kalbime,  açıver ey sevgili.

Ey Sevgili!
Özledim...
Kalbimi aydınlatan,
O nurlu bakışını özledim.
Özledim...
Beni benden alan o ben’ini özledim.
Özledim...
Dünyada iken cenneti yaşatan,
O mis kokunu özledim…

Özledim...
Yüreğimi ferahlatan,
O gamzeli gülüşünü özledim.
Özledim…
Bedenimi ısıtan o sıcaklığını özledim.

Özledim…
Ruhumu huzura eriştiren,
O hayalini özledim.
Özledim!..
Kokunu, beldeni, seni özledim…
Ne olur?  
Lütfeyle göster cemalini.

Memdoğlu…

          

4 Kasım 2014 Salı

HEDEF, TÜRKİYE’NİN İÇ BARIŞI MI?

Kürt siyaseti uzun yıllardır büyük ölçüde Marksist-Leninist çizgisindeki siyaseti esas almış, seküler düşünce yapısına sahip Kürtler tarafından yönlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü gibi milletvekillerinin yanı sıra KCK içerisinden Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok, gibi isimlerin seküler modernleşme konusunda “ırkçı-ulusalcı paradigmayı” esas alan söylemlerinin özünde bu düşünce yapısı vardır. Silahlı mücadeleyi esas alan, seküler-ırkçı düşünce yapısının baskın olduğu PKK-KCK içerisindeki cenahın sözcülüğünü ise -bu sıralar- Aysel Tuğluk yapmaktadır.

Son dönemlerde en çok dillendirilen soru: “Türkiye’nin iç barışını kim istemiyor?”  Yurt içi ve uluslararası boyutları olmakla birlikte, PKK’daki otoriter yönetim-seküler-tek tipçi anlayış, Kürt sorunu ve çözüm sürecinin önündeki en büyük engeldir.

KCK-Kandil, 6-7-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HPD ise bu olaylara ön ayak olmuştu. HDP, 6-7-8 Ekim olaylarında üzerine sıçrayan kanı temizlemek, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bozulan imajını düzeltmek için Kandil ve uluslararası güçlerin de dayatmasıyla 1 Kasım’da “Dünya Kobani Günü”  etkinlikleri düzenledi.  6-7-8 Ekim’in aksine HPD’li yetkililer sürekli sağduyu çağrısında bulundular. HDP, her iki etkinliğin de düzenleyicisi konumundaydı.

Sonuç?

6-7-8 Ekim Kobani'yi protesto eylemleri; vandalizim, şiddet, ölüm kan ve gözyaşı… “1 Kasım Dünya Kobani Günü” eylemleri, sağduyu…

Neymiş efendim? Demek ki istenildiğinde demokratik talepler de medeni bir şekilde dile getirilebiliyormuş.

PKK-KCK Kandil son dönemlerde, genelde Türkiye, özelde Erdoğan aleyhtarı iç ve dış tüm güçlere yeşil ışık yakmış durumda. Kandil bu politika değişikliği ile Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine, uluslararası güçleri müdahil etmek istiyor.

Ve KCK-Kandil, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. Avusturya gazetesi Der Standard’da konuşan KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “çözüm süreci” için ABD'nin gözlemci olmasını istedi. Bayık, “Kürt sorunu sadece Türkiye’nin sorunu değil, uluslararası bir sorundur ve çözümü de uluslararası olmalıdır. PKK bu sorunun çözümünün parçası olacaktır… Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da (gözlemci olarak) kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" diyor. Cemil Bayık’ın ABD’nin bilgisi olmadan,  kendi başına böyle bir şeyi dillendireceğine ihtimal vermiyorum. Bu talep C. Bayık’ın değil, ABD’nin talebidir. “Çözüm Süreci”ne üçüncü bir gücün müdahil olması demek, acının, kan ve gözyaşının, kısacası çözümsüzlüğün yıllarca devam etmesi demektir.

Türkiye’nin iç barışının engellenmek istenmesinin uluslararası boyutuna gelince:

ABD: Orta Doğu’daki menfaatleri gereği, kendi siyasi ve politik ekseni içerisindeki Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Bunun için de Kürt sorunu ve çözümü üzerinden Türkiye’ye ders vermeye çalışıyor. Kobani’ye yönelik politikalarda bunu rahatlıkla gördük.

İngiltere: Dünyanın fitne merkezidir. Yüz yıl önce cetvel ile parçalara ayırdığı Orta Doğu’daki sınırları, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmek istiyor.

AB: Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Almanya ve Fransa (Belçika ile Hollanda da eklenebilir) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini engellemek, hiç olmazsa kendi projeleri olan imtiyazlı ortaklığı kabul ettirmek için Kürt sorunun çözümsüzlüğünü dayatmaktadırlar. Paris cinayetleri bu amaca yönelikti. Hâlâ esrarengizliğini koruyan Paris cinayetleri aydınlatıldığı an AB içerisindeki derin gladyo da deşifre olacaktır.

İsrail:  “One minute” ile başlayan, Mavi Marmara faciasıyla doruğa ulaşan Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in Gazze’ye saldırılarıyla daha da derinleşmiştir. Orta Doğu’daki güçlü bir Türkiye, İsrail’in bölge politikaları için de problem kaynağıdır. Türkiye’nin Kürt sorunuyla meşgul olması bölgeye yönelik siyasi enerjisini zayıflatacaktır.

İran ve Rusya: Türkiye'deki “Çözüm Süreci”,  bölge ülkeleri içerisinde en çok İran’ı rahatsız etmiştir. Kendi iç sorunun çözmüş ve bölgedeki diğer Kürtler ile iyi ilişkiler kuramaya çalışan bir Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge politikaları ve çıkarları için bir engeldir. İran ve Rusya’nın Irak’taki Şii yönetim ile Esed rejimine açıktan verdiği destek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini engellemeye yöneliktir.

Türkiye’nin iç barışını engellemek isteyen devletlerin ortak hedefi; bölgedeki enerji kaynakları ve bu enerjinin batıya geçiş yollarının kontrol edilmesi mücadelesidir.

BDP-HDP/DTK (legal Kürt siyaseti) çözüm sürecine dair ne tür politika izleyeceğine net bir karar vermiş değildir. İradesini Kandil’e teslim etmiş, silahı; “Kürt Sorunu”nun çözümü için sigorta olarak görmeye devam eden legal Kürt siyaseti, elbette bu süreçte yeterince etkili olamayacaktır.

 HDP son açıklamasında “Çözüm süreci devam ediyor ve her şartta devam edecek. Çünkü Türkiye halkları buna inandı ve güvendi bu hükümeti de bizi de aşacak bir irade olarak ortaya çıktı.” açıklamasına uygun politikalar üretebilir mi?

Yine bir umut, yeni bir ümit…



29 Ekim 2014 Çarşamba

GENÇLER UYUŞTURUCUYA TESLİM!

Son yıllarda Türkiye’de uyuşturucu bağımlılığı ve kullanımı giderek artıyor. Yüksek alkol tüketimi neredeyse yerini uyuşturucu kullanımına bırakmış durumda.  Yüksek dozdaki bu kullanım ve bağımlılık, ülkemizin geleceği için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. 

Uyuşturucu bağımlığından kaynaklı ailevi sorunlar ve bu sorunlardan mütevellit ölümler de bu tehlikenin bir başka gerçeği.   Ülkemizdeki uyuşturucu kullanımı, maalesef ilköğretim çağlarındaki çocuklara inmiş durumda. Uyuşturucu madde kullanımındaki artışı önlemek için,  devlet ve çeşitli STK’larca devam ettirilen projeler, bu bağımlılığı  engellemeye yetmiyor.

Geçtiğimiz Haziran ayında BM Uyuşturucu ve Suç Bürosu (UNODC) tarafından yayınlanan Dünya Uyuşturucu Raporu 2014’te,  “Dünyada ele geçirilen esrar miktarında dörtte bir oranında düşüş yaşandığı, esrar pazarının çeşitlendiği, ancak esrar fiyatının özellikle Güney Doğu Avrupa ve Orta Asya'da 2009'dan bu yana arttığı belirtilen raporda,  Türkiye'de esrar fiyatları dünya genelinde belirtilen tüm ülkeler arasında en fazla arttı." denildi.*

Yapılan araştırmalar,  Türkiye’de uyuşturucu kullanım yaşı ile uyuşturucudan kaynaklı ölüm yaşının giderek düştüğünü gösteriyor. “Uyuşturucudan ölüm olayları en çok, sürekli göç alan ve nüfus yoğunluğunun olduğu, İstanbul, Adana, Antalya, Ankara, İzmir, Mersin, Gaziantep, Kocaeli, Hatay ve Bursa illerinde yaşandı. Uyuşturucunun kullanım yaşının 12’ye, ölüm yaşının ise 14’e kadar indiğini gösteren araştırmalarda, en çok da, eroin, esrar, uyuşturucu hap, kokain, amfetamin, votalit madde ve sentetik kannabinoidler kullanıldığı tespit edildi.”**

Ülke gençliğini tehdit eden uyuşturucu tehlikesi, Türkiye’nin bir ferdi olarak  bizi de derinden etkiliyor. Uyuşturucudan kaynaklı ölümlerin yüksek olduğu illerden biri olan Ankara Ulus ve civarındaki çok sayıda taksici esnafıyla gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde, gençliğimizi ciddi manada tehdit eden uyuşturucu tehlikesini bir kez daha görebildik.

Ankara merkezindeki uyuşturucu alış verişinin, Akdaş Su Deposu, Çinçin Toki blokları etrafındaki tüm sokaklar, Hıdırlık su deposu çıkış yolu üzeri ve Sakalar civarında gerçekleştiği, söz konusu adreslerde, uyuşturucunun her çeşidinin (bonzai, bozai kadar tehlikeli olan taş, ‘bir nevi uyuşturucu hapı’, esrar ve eroinin) temin edilebildiği, bahsedilen yerlerdeki bakkal ve büfelerden en çok uyuşturucunun alım ve muhafazasını kolaylaştırmak için alüminyum folyo (uyuşturucu sektöründe jelâtin olarak adlandırılıyor) ile tükenmez kalem satışının gerçekleştiği iddia ediliyordu.

Araştırmamızın devamında; söz konusu yerlerden günün her saatinde uyuşturucunun kolaylıkla temin edilebildiği, uyuşturucu almak için genellikle ticari taksilerin kullanıldığı, ticari taksileri kullanan uyuşturucu bağımlılarının yaş oranlarının çok küçük olduğunu, (15-20 arası) kullanıcıların tamamına yakınının arkadaşları tarafından uyuşturucuya teşvik edildikleri; gelir düzeyi düşük aile çocukları olan bu gençlerin, uyuşturucu ile tedavi yol ve yöntemlerini bilmedikleri dile getiriliyordu.

Araştırmamızın en dikkat çeken noktası ise, uyuşturucu bağımlısı bu gençlerin, uyuşturucu alabilecek para temini için, hırsızlık (sokaklardaki logar kapakları ve bina içlerindeki su abone saatlerini çalmaları) yapmış olmalarıydı. “Neden böyle bir hırsızlık şekli?” sorumuza ise “bunlar, piyasada özellikle de hurdacılarda kolayca paraya çevrilebiliyorlar” cevabıyla karşılık buluyordu.

 Uyuşturucu satıcılarının uyuşturucunun içerisine leblebi tozu da katarak piyasa değerinin altında bir fiyatla sattıklarından, kullanıcıları bu yöntemle kendilerine bağımlı hale getirdiklerini iddia ediyordu.

Araştırmamızda dikkat çeken bir başka iddia ise iddia edilen bilgilerin kimi Emniyet görevlilerince de bilindiği, ancak olaya müdahil olmadıkları şeklindeydi. Böyle vahim bir iddia, bazı devlet kurumlarındaki kimi kamu görevlilerinin asli görevlerini yerine getirmeyerek, devleti sabote ederek âdeta fonksiyonsuz bırakmaya çalıştıkları endişesini akıllara getiriyor.

Türkiye’de son 1 yılda uyuşturucu madde bağımlılığı nedeniyle yaşanan direkt ölümlerin yüzde 45 oranında arttığı söyleniyor.  Yine bonzai bağımlısı bir kullanıcının,  tedavi olmaması durumunda 4 ile 5 yıl sonra yaşamını kaybedebileceği de yetkililerce dile getirilen bir başka iddia.

Ülke gündemini meşgul eden terörü alabildiğince abartan medyamız ve onun üzerinden kamuoyu oluşturmaya çalışan yetkililerimiz,  ülkemizin geleceği gençliğimizi rehin alan bu uyuşturucu terörü karşısında acaba hangi önlemleri almaktadırlar?

Ülkenin vatandaşları olan bizler, fert olarak bu tehlike karşısında hangi düzeyde sorumluluk alabilmişiz?

Uyuşturucu ile etkin bir mücadele için öncelikle gençlerimizi uyuşturucuya iten nedenlerin ortadan kaldırılması (eğitimsizlik, işsizlik, manevi duygularda yoksunluk, uygunsuz çevre koşulları… vb.) gerekmektedir.

*http://www.haberx.com/bm_uyusturucu_raporu_2014_dunyada_esrar_fiyati_en_fazla_turkiyede_artmis(17,n,11612557,385).aspx

**http://www.milliyet.com.tr/uyusturucudan-olumler-yuzde-43-gundem-1951841/ 

23 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ’NİN YANSIMALARI

Son aylarda yaşanan gelişmeler bize, iktidar ve muhalefet kesimindeki siyasi savrulmaların giderek derinleştiğini gösteriyor. Bu derinleşme, doğal olarak Türkiye’nin dış politikasına da yansıyor.
Türkiye, Kobani politikasında tabir yerindeyse ABD'den yine gol yedi. ABD'nin "PYD bizim için terör örgütü değildir" açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak "Evet, sizi tanıyorum" demektir. Daha açık bir ifadeyle PYD’nin ABD için terör örgütü olmaması demek, PKK’nın da ABD için terör örgütü olmadığı manasını taşır. ABD, Kobani üzerinden "Çözüm Süreci"ne müdahil olmak istiyor. Türkiye, bölge Kürtlerine yönelik benzer bir hatayı, ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Talabani ve Barzani’ye karşı sürdürdüğü politikalarla yapmıştı. Oysa bugün Irak'ın kuzeyinde Türkiye müttefiki federal bir Kürdistan var.
6-7 Ekim olaylarından sonra, kamuoyunun merakla beklediği Öcalan ile HDP heyetinin görüşmesi nihayet gerçekleşti. Bu kez rutinin dışına çıkan HDP heyeti, ilk olarak Kandil ile görüştü. Kandil’den aldıkları mesajı/mesajları Öcalan’a ilettiler. Öcalan’ın önünde devlet ile yaptığı görüşmenin sonucu, 6-7 Ekim olaylarının acı bilançosu, KCK-Kandil’in mesajı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Akil İnsanlar”la gerçekleştirdiği görüşme sonucu ve yine Başbakan tarafından açıklanan yeni  “İç Güvenlik Paketi”nin içeriği vardı.
Elindeki verileri değerlendiren Öcalan, “Bugünden sonra bölgede demokratik siyasete, barışa ve çözüme inanan tüm yapı ve kurumların ciddi bir soruşturma ve yüzleşme sorumluluğuyla meseleye yaklaşmaları elzemdir. Bu yaşanan olaylardan tarafların ders çıkartması, bu temelde demokratik çözümün hayatiyetinin öneminin kavranarak müzakere temelli çabalara hız vermesi ehemmiyet arz etmektedir. Taraflara düşen görev birbirleriyle olan hukuklarını sağlam ve güvenli bir temele oturtmalarıdır. Bu yapılmadığı zaman içinden geçmekte olduğumuz sürecin derin bir darbeyle sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Oysa bu topraklarda yaşayan bütün halklar ve inançlar için en önemli seçenek köklü bir demokrasi olmalıdır” diyerek, bir kez daha çözüm sürecini sahiplendi.
Son dönemde yaşanan olaylar, Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine dâhil olmak isteyen çevrelerin süreci sekteye uğratma gayretleridir. Uluslararası derin odaklar ve Türkiye’deki uzantıları, başladığı günden bugüne, Türkiye’nin “Çözüm Süreci” ile Kürtleri aldattığını iddia ettiler.
Öcalan ise “Henüz kendi yerelliğimizden yola çıkarak evrensel çözümlere ulaşma şansımız varken bu hamleyi yapmazsak, Bölgemiz başka güçlerin, salt kendilerini merkez alan dayatmaların ve uygulamaların girdabında telef olacaktır”  mesajıyla,  Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde siyaset üretebilen ender kişiliklerden olduğunu, dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri, birçok siyasetçi ve siyaset kurumundan daha doğru okuyabildiğini bir kez daha göstermiş oldu.
Bir yandan Kandil’in (Özellikle de KCK Yürütme Konseyi Sabri Ok’un ‘Tespitimiz, gerçekten de sürecin bittiği yönündedir. Tutumumuz da bu yönde olacaktır’) “Çözüm Süreci bitmiştir” naraları, diğer yandan Öcalan’ın süreci devam ettirilmesinin zarureti yönündeki son mesajı…
Ortada iki ihtimal var.
Birincisi; Kandil, Öcalan’ın “Çözüm Süreci”ni sahiplendiği son mesajını sahiplenecek. İkincisi; zayıf bir ihtimal de olsa Öcalan’a rağmen Kandil, silahı bir güç olarak dayatmaya devam ettirecek.
PKK içerisinde Öcalan’a rağmen silahlı mücadeleyi dayatan güçlü bir kesimin varlığı bilinmektedir. Yeni Şafak Yazarı Hilal Kaplan’ın “Başbakan'ın sıraladığı kronolojiye göre Kandil, Türkiye içindeki tüm illegal faaliyetleri sonlandıracağı sözünü vermiş ama sonuçta 6-7 Ekim'de estirilen teröre önayak olmuş durumda. Sürecin iyiliğini gözeten herkesin bu iddiayı Kandil'e ve HDP yetkililerine sormaları gerekiyor.”* ifadesi, bu iddiamızın doğruluğunu gösteriyor.
Yine Öcalan’ın son mesajının içeriğine bakıldığında, Kandil’e yönelik sert ifadeler kullanmaması, Öcalan’ın Kandil’deki dengeleri göz ardı etmediğini ve Kandil’e yönelik ihtiyatı elden bırakmadığı şeklinde yorumlanabilir. “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, olasılık dâhilinde de olsa PKK’nın bölünmesi ile sonuçlanabilir.
Kobani olayları bahane edilerek öldürülen sivillerin faillerinin bir an önce bulunması gerekir. Faillerin bulunamaması Türkiye’yi 1990’lı yılların karanlık ortamına çekmek isteyen uykudaki derin odakları hareke geçirecektir. Nitekim Bingöl Karlıova’da Hüda-Par üyesi Fethi Çakır’ın vahşice öldürülmesi, yeni bir Hizbullah-PKK çatışmasıyla, bölge insanını birbirine kırdırtma girişimidir. Bölgede hâlâ bu tür cinayetlerin yaşanıyor olması, devlet yönetimindeki otorite ve yönetim boşluğunun devam ettiği anlamına gelir.
Yeni “İç Güvenlik Paketi”nin detaylarını açıklayan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, "Ben evrensel değerlere inanan bir insanım. Benim için birinci derecede kutsal olan şey, benim insanımın canıdır, mal güvenliğidir…” açıklaması, bir an önce hayata geçirilmelidir. Söylemde kalacak her açıklama bölge insanının devlete güvenini azaltacak, yaşanan güven kaybı ise bölge insanının devletten uzaklaşmasıyla son bulacaktır.

*http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/HilalKaplan/kandil-yalan-mi-soyledi/56539

22 Ekim 2014 Çarşamba

Yağmur!..

Ağlayan gökyüzünün,

Çatık kaşlı bulutların dökülen gözyaşları,

Kuruyan yeryüzünün ab-ı hayat kaynağı,

Kirli dünyamızı paklayan,

İnsanlığın umudu, sevdası yağmur.

 

Yaradan’ın lütfu, bereketin, rahmetin,

"Can" olmanın kaynağı baharın,

Ayrılıkların habercisi sonbaharın,

Suyun, yeşilin, yaşamın kaynağı yağmur.

 

Başı dik, kibirli sarp kayalıklarda durmayıp

İlahî Nur’un...

Mekke’nin en alçak noktası Kâbe’ye aktığı gibi,

Uzun yolculuklar ardından düz ovalara,

Derin göllere akan, tevazunun nişanesi yağmur.

 

Sevgiye susamış, 

Sevgili’ye hasret âşıklar gibi yolunu gözler, 

Bu çorak ve kurumuş topraklar.

Uykusuz gecelerde, "umut" diyerek,

Pencereme dokunmanı özlemle beklediğim yağmur.

 

Yağmur!...

Ne bu heybet, kimedir kızgınlığın?

Ne olur sakinleş biraz. 

Sessiz sessiz yağ,

Islat tüm vücudumu ta iliklerime kadar,

Islat ki bedenim temizlensin,

Sonbaharda dalından dökülen yapraklar gibi...

Kalbimi kaplayan günahlarım dökülsün...! 

 

Memdoğlu…