imtihan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imtihan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2020 Cuma

Sonradan Öğrendim!..


Sonbahardı evet!..
Bir şafak vakti tan ağarırken,
Buğulanmış gözlerine esir düşmüştüm.
Buz tutmuş kirpiklerinde asılı kalmıştı ruhum.
Hazan sarartısında,
Gül ile boyun bükmüştüm.



Solma yüreğimin gülü, solma!..
Aşkın deminde kaybederken kendimi,
Solma ki seninle nefes alabileyim.
Vazgeçmek mi senden, ne mümkün?
Senin Leyla olman yeter mi?
Bak, ben Mecnun değilim.

Evet, bir seher vaktiydi.
Düştü gönlüme cemre,
Hiç izin istemeden.
Kilitlendi kalbine kalbim.
İmtihanmış, sonradan öğrendim?
Bitmesin diye, hep sessizce dua ettim.

Memdoğlu…

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Hüzün Çiçeği!...


Kahve tanesi miydi gözlerindeki!?…
Kaşlar yay,
Kirpikler hüzünlü bir ok sanki?…
Yüzünde…
Boyun bükmüş,
Toprakla hemhal hüzün çiçekleri…
Umuttan bir dünyası,
Turkuaz mavisiydi o masum hayalleri…

Bakışlar donuk ve durgun,
Fırtına koparacak okyanus sessizliği.
Mevsimlere benzerdi yüreği…
Bazen güz, bazen kışın boranı
İçin için yanıyor,
Yaşamıyordu baharı…

Yoktu dünyadan bir beklentisi…
Tek sermayesiydi…
Heybesinde taşıdığı sevgisi…
Ağırdı, “kendini bilmekti” yükü…
İmtihan ki acı…!?
Sabır, tüm dertlerin ilacı…

Memdoğlu…

17 Ağustos 2017 Perşembe

İmtihan!...

Biz kullarına;
Cenab-ı Allah’ın bir lütfudur hayat.
Kimi zaman bolluk, kimi zaman darlık,
Bazen ferahlık, bazen de musibet ile eder imtihan.
İmtihan, evet imtihan…
Eş ile evlat ile…
Varlık ve yokluk ile…
Günah ve sevap ile…
Dost ile düşman ile…
Açlık ve tokluk ile…
En zoru da!...
Mesnetsiz bir iftira ile…
Hasılı!...
Kimilerine göre zahmet, 
Kimilerine göre ihsan olsa da
Hayatın kendisi değil miydi imtihan?
Canı yansa da insan;
Önce tahammül etmeyi öğrenmeli,
Sonra, acz ile O’na yüzünü dönmeli,
Aydınlık ve kurtuluş için ise
Şükredip, sabretmeli.
Yarabbi!...
Bela, iftira ve musibetlere karşı bize sabrı,
Bolluk ve nimetlerine karşılık şükrü öğret…
Yâ Sabır…
Yâ Şükür…
Çok Şükür…


Memdoğlu…

6 Kasım 2015 Cuma

Yılmaz Adam…

Ne dünyaya gözlerini açarken öksüz kalışın,
Ne doyasıya yaşayamadığın o tertemiz çocukluğun,
Ne çektiğin yokluk ve yaşadığın acılar,
Ve ne de gerçekleştiremediğin o güzel hayallerin
Yıldırmadı, yıldıramadı…

Ne kısa bir yolculuk olan yaşamın,
Ne bu yolda yürürken önüne çıkan engeller,
Ne şahsına reva görülen haksızlıklar
Ve ne de, başındaki ağır imtihan,
Yıldırmadı, yıldıramadı…

Ne Ağustos ayının kavurucu sıcağı,
Ne kış mevsiminin dondurucu soğuğu,
Ne sokakların karışıklığı,
Ne de toplumdaki kargaşa ortamı
Yıldırmadı, yıldıramadı…

Her zaman Hak’ı kendine pusula eyledin.
Etmedin kimseye haksızlık.  “Üzülmesin sevdiklerim”
Diyerek, gökyüzünü andıran mavi gözlerinden
Yüreğine akıttığın gözyaşların bile;
Yıldırmadı, yıldıramadı…

Hani, birlikte hazırladığımız,
Çeyiz sandıklarımız vardı ya!
İçerisindekilerle birlikte yetim bıraktın.
Artık ne çeyiz, ne de çeyizlik dediğimiz tespihler,
Sen olmadan zevk vermiyor Yılmaz'ım.

Zalime, zulme boyun eğmedin,
Sabredip, “O neylerse güzel eyler” dedin; hep şükrettin.
Ve rahmetinin kâinatı sardığı bir cuma akşamı,
Usulca O’na teslim oldun.
Unutma!
Seni “sevom” ha kardeş!
İnna lillâhi ve innâ ileyhi raciûn...