11 Eylül 2014 Perşembe

BİZ VE GENÇLERİMİZ

Dünyanın en mükemmel, en şerefli varlığıdır insan.  Ve insanın en verimli, en hareketli dönemi ise gençlik çağıdır. Bir milletin geleceğinin teminatı gençlerdir, gençliktir.  Temiz bir toplum, sağlıklı bir nesil yetiştirmek için, geleceğimizin teminatı olan gençliğin kıymeti iyi bilinmelidir.

Bir toplumun yaşadığı güzelliklerin temelinde, iyi yetişmiş, yetiştirilmiş gençlerin varlığı önemli bir yer tutar. (Necip Fazıl’ın ifadesiyle ‘Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik.) Yine, toplumda yaşanan çatışma, facia ve kötülüklerin temelinde de ihmal edilmiş, “izm”lere, “ci-cı-cu”lara alet edilmiş, gençlerin varlığı tartışma götürmez bir gerçektir.

Gençler, bir toplumun geleceğidir. Bugün sahip olunan maddi ve manevi kazanımların tamamı, gelecekte, bugünkü gençliğe emanet edilecektir.

Otuz milyondan fazla bir gençliğe sahip olmak, geleceğimiz için büyük bir zenginliktir. Yeri geldiğinde toplum olarak bununla övünür dururuz. Zenginlik olarak gördüğümüz gençliğimiz, pratikte karşımıza sorunlu bir kitle olarak çıkmaktadır. Aile içi çatışmalardan tutun da eğitim, istihdam, güvenlik ve diğer sorunların çözümsüz kalması, genç nüfusun artmasıyla beraber, maalesef katlanarak büyür ve karşımıza koca bir sorun yumağı olarak çıkar.  Bugün gençliğimizin bir kısmı, birilerinin ellerinde silah olarak kullanılıyorsa, bunun müsebbibi bizleriz.

Aile içi şiddet ve iletişim çatışmalarından bunalan gençler, yalnızlık hissini, bazen bir grup, bazen de bir örgüte katılarak bastırmaya çalışırlar. Kendisi gibi toplumun değer yargılarına güvenmeyenlerin meydana getirdiği karşı güç içerisinde, hayatında daha önce yaşayamadığı hazzı alır, yaşamına anlam kazandırır. Böyle bir anlamlandırma toplumun gerçeklerinden uzak olsa da yalnız olmaktan daha iyi gelir. Dâhil olduğu grubun eğitim ve propagandaları sonucu,  kişinin aynı fikri benimsemesi kolaylaşır ve fanatikleşerek ortak hareket ettiği grubun kontrolüne girer.

Gençlerimize örnek olacak, onları doğru yola sevk edecek olan büyükler olarak ne yapıyoruz? Siyasetin rüzgârına kapılmış, birbirimizi ötekileştirip, kamplara bölünmüş, paramparça olmuş bir vaziyetteyiz.

Yine bir seçim arifesi, yine bir gerginlik, yine bir çatışma. 30 Mart seçimleri, yerel seçimlerinden ziyade, tam bir genel seçim havasına bürünmüştür. Bunda Gezi eylemleri ile başlayıp, 17 Aralık operasyonlarından sonra Türkiye’de yaşanan gelişmelerin büyük etkisi olmuştur.

Tansiyonun giderek yükseldiği, karşıt güçlerin mücadelelerinin ölçüsüzleştiği bir dönemde, önce Berkin Elvan,  ardından Burak Can Karamanoğlu adlı iki genç hayatlarını kaybettiler. Hiçbir şey, insan yaşamından daha kıymetli ve daha değerli değildir.

Peki, bu gençlerin hayatlarının baharında iken yaşamlarını kaybetmelerinde;  fert olarak, aile olarak, toplum olarak, devlet olarak hiç mi kusurumuz yok?

Lütfen hepimiz elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi vicdanımızla yüzleşelim. Öyle sanıyorum ki bu soruya her vicdan, vicdani bir cevap vermiştir. Toplum olarak sorumluluklarımızı yerine getirmeli, birbirimizi farklılıklarımızla sevmeli, birbirimizi kucaklamalıyız. Bizim bizden başka tutunacak dalımız mı var?

Altmışlı, yetmişli yılların Türkiye’si, toplumun kamplara bölündüğü, karşılıklı nefret duygularının doruğa çıktığı bu dönemdi. Üniversiteler, kahvehaneler, meydanlar sağ-sol çatışmaların merkeziydi. Sadece bir yıllık süre içerisinde (1979 Kasım ayından 12 Eylül 1980 tarihine kadar) toplam 3 bin 729 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin çoğunluğu lise ve üniversite gençliği idi. Maalesef…

Türkiye’de 1980 öncesi sokak çatışmalar yeniden sahneye konulmak istenmiştir. Hedefledikleri sonucu elde edemeyen güçler -nasıl tarif ederseniz edin- istedikleri sonuçlara ulaşıncaya kadar Türkiye halkını sokaklara dökmek için her türlü yolu deneyeceklerdir.

Siyaset de kanaat yoktur, siyaset acımasızdır. Bu durum siyasetçilerin söylem ve ifadelerine yansımıştır. Dünya görüşümüze yakın olan kesimleri kucaklayıp, karşıt fikirleri, düşünceleri ötekileştirmek, toplumu kategorize etmek, Türkiye’ye yapılacak en büyük fenalıklardan biridir.

Sosyal medya üzerinden, provokatif amaçlı, sorumsuzca paylaşımlar yapan hesaplar var ki sormayın. Birçok yenilikte olduğu gibi Türkiye toplumu,  sosyal medyanın olumsuz yanıyla daha fazla meşgul olmakta. Maalesef.

Kendi toplumunu, gençliğini tanımayan siyasetçilerin bol bol nutuk attığı bir ülkedir Türkiye.

Siyasetçiler tarafından, siyasi hırs ve geleceklerine kurban edilmek istenen gençlerin yaşadığı bir ülkedir Türkiye.

Siyaset dili, yumuşamadıkça, toplum ve gençlerdeki kamplaşma her an çatışmalara dönüşebilir. Lütfen gençlik üzerinden kimse siyaset yapmasın.

İktidar ya da muhalefet, bütün kesimler, Türkiye’nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Türkiye’nin sosyal dokusu, bu kadar büyük kırılmaları kaldırmayabilir.

Her çeşit renk çiçek ve değişik kokulardan oluşan “çiçek bahçesi” (Türkiye) güzel değil mi?

O zaman bu kavga niye?

Polis Memuru Ahmet Küçüktağ da bizimdi, Berkin Elvan da bizimdi, Burak Can Karamanoğlu da.  Nasıl yanmasın ki yürek.

Provokatif amaçlı, sorumsuzca konuşan,  açıklama yapan insanlar! Çocuklarını kaybeden anne ve babaların acılarını hissedebiliyor musunuz? Lütfen biraz empati.

Yarınımız, geleceğimiz dediğimiz gençliği, nefret tohumları ile mi yetiştireceksiniz?

Lütfen biraz sağduyu.

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

10 Eylül 2014 Çarşamba

ADALET Mİ, ATALET Mİ?

Çözüm süreci, Barış Anneleri,  1 Haziran’da yenilen seçimler, Lice’de meydana gelen olaylar, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi, Suriye’den sonra Irak’ta ortaya çıkan IŞİD… derken, AYM’nin Balyoz davasında tutuklu bulunanlar hakkında verdiği yeniden yargılama kararı ile gündemimiz bir kez daha yenilenmiş oluyor. 

Demokrasi ile idare edilen bir ülkenin gündemi çok hızlı değişebiliyorsa, o ülkede demokrasi sağlıklı işleyemiyor demektir.

Anayasa Mahkemesi'nin “hak ihlali” kararından sonra,  İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Balyoz Davası'nda yargılamanın yenilenmesine, infazların durdurulmasına karar verdi. Mahkeme, savcının mütalaasına uyarak 230 sanığın tamamı için yeniden yargılama ve infazın durdurulması kararı verdi. Bu kararla Balyoz davasından tutuklu sanık kalmadı. Hatırlanacağı üzere “özel yetkili mahkemeler”in kaldırılmasının, tutuklulukta azami sürenin 5 yıla inmesinin ve AYM’nin “hak ihlali kararının” ardından, geçtiğimiz Mart ayında da Ergenekon davasından tutuklu sanık kalmamıştı.

Yaklaşık bir yıl önce, sonuçlanan Ergenekon Davasından sonra kaleme aldığımız yazıda; “5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar bakıldığında, toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.” değerlendirmesinde bulunmuştuk.

Ne ifrat, ne de tefrit. Bir insan sevilir, sevilebilir ama tabulaştırılmamalıdır. Hakaret ve küfür içermediği müddetçe de beğenmediği şeyleri eleştirebilmelidir. İfade özgürlüğü, demokrasinin olmazsa olmazlarındandır. Her Türkiye vatandaşı, kendisini rahatlıkla ifade etmeli, edebilmelidir.

Balyoz ve Ergenekon davaları Türkiye toplumunda çok tartışıldı. Toplumun bir kısmı davaları haksız bulurken, diğer bir kısmı da meşru iktidarları, gayrimeşru yöntemler ve darbeler eliyle ortadan kaldırılması hedeflendiği gerekçesiyle yerinde buldu.

Kanımca toplum olarak yanlış şeyleri tartıştık durduk. Tartışılması gereken asıl nokta hukuk sistemimiz değil mi? Bir yıl önce “müebbet” diyen bir hukuk sistemi, bir yıl sonra salıveriyorsa, hukuk sistemi iflas etmiştir demektir.

   Türkiye’de “hukuk”  hiçbir zaman tarafsız olmamıştır. Hukuku siyasallaştırırsanız, sonuçları da elbet de siyasi olacaktır. Ergenekon ve Balyoz davalarında yeniden yargılama diyen hukukumuz, aynı hassasiyeti KCK davaları ve Salih Mirzabeyoğlu için de gösterebilecek mi?

Maksat adalet ise adalet herkese “adil” davranılmalıdır.

Devlet idaresi ile kamu hizmetlerinin dağıtımında; etnik köken, grup, parti, cemaat, takım, tarikat, kulüp mantığı olmamalıdır. Her grup, cemaat, takım tarikat… kendi hukukunu yerleştirmeye başlarsa, devleti oluşturan ana gövde çatırdamaya başlar. Dünyada bunun en güzel örneği Pakistan'dır. Pakistan bizim gibi bir istiklal savaşı da vermedi. Pakistan'daki cemaatler, mezhepler kendi içtihatlarına göre bir hukuk sistemi kurmaya çalıştıkları için ülkede istikrar ve adalet bir türlü tesis edilemiyor. Adaletin tesis edilemediği bir ülkede demokrasiden dem vurmak gülünç olur.

Toplumda ve kamuda liyakat olmazsa, devlette de adalet olmaz. Adaletin olmadığı yerde ise huzur olmaz, saadet olmaz...

Bir vicdan, bir kez "vicdansızlık" yapmaya görsün... Vicdansızlığı, "vicdan" aramaya başlar artık.

Yaşasın ataletsiz adalet…

Atalet (affedersiniz) adalet mülkün temelidir.

İmralı sakini A. Öcalan için de benzer bir karara hazır ol Türkiyem…!

(Bu yazı ilk olarak 20 Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)


9 Eylül 2014 Salı

Mehmet Memdoğlu - Kon TV- Ankara Konuşuyor (3) / 13 Haziran 2013



İzlemek için tıklayın… http://bit.ly/1lPdahk

Mehmet Memdoğlu - Kon TV- Ankara Konuşuyor (2) / 13 Haziran 2013



İzlemek için tıklayın… http://bit.ly/1tpO8UI

Mehmet Memdoğlu - Kon TV- Ankara Konuşuyor (1-b) / 13 Haziran 2013



İzlemek için tıklayın… http://bit.ly/1xBZRG9

Mehmet Memdoğlu - Kon TV- Ankara Konuşuyor (1-a) / 13 Haziran 2013



İzlemek için tıklayın… http://bit.ly/1ryNjXB

7 Eylül 2014 Pazar

NECİB HABLEMİTOĞLU SUİKASTI

1954 yılında Ankara’da doğan Necip Hablemitoğlu,  1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Aynı yılarda (1977-1978) “Dilde, Fikirde İş de Birlik” adlı aylık dergiyi yayınladı. Çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı.  Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili çalışmalar yaptı. Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitlikler konusunda alan çalışmaları yürüttü. Öldürülmeden önce, Ankara Üniversitesi’nde Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi veriyordu. Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinden çıkarken faili meçhul bir suikasta kurban gitti.

Necip Hablemitoğlu, Gülen Cemaati ve Fethullah Gülen için ”Hocaefendi, Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. FBI korumasındaki çiftlik alanı, refakat memurlarının gözetimi altında.  Fethullahçı yapılanma, CIA’nın öngördüğü tarikat modeline (Mormon, Moon, Scientology) gibi tıpatıp uymaktadır. Fethullahçılar, bir yandan TSK’ya sızmaya çalışırken, bir yandan hasım ülke istihbaratçılarınca geliştirilen “Aktiv Opposition” stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu hızlandırdı.” iddialarıyla gündeme gelmişti.  (http://www.mailce.com/necip-hablemitoglu.html) Dönemin DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından, Fethullah Gülen’e yönelik açılan davanın da müdahilleri arasındaydı. 

Hablemitoğlu hakkında, 04 Eylül 1989 tarihinde PKK’nın o dönemki siyasi kanadı ERNK’nin Ankara sorumlusu olduğu gerekçesiyle gözaltına alındığı bilgisi de mevcut. (http://www.son.tv/haber-203041)

Cinayetten sonra, Hablemitoğlu’nun Kemalizm ve laiklik konusundaki hassasiyetinden ötürü öldürüldüğü iddia edildi.

Hablemitoğlu’nun, Türkiye'deki Alman istihbarat kuruluşları hakkında yapmış olduğu araştırmalar nedeniyle öldürüldüğü iddia edildi.

Hablemitoğlu’nun, Bergama ve Alman vakıfları ile ilgili çalışmaları ve araştırmaları nedeniyle, Alman ajanlar tarafından öldürüldüğü iddia edildi.

Necip Hablemitoğlu’nun Almanya gizli haber alma teşkilatı BND'nin Türkiye operasyonlarını ortaya çıkaran raporları nedeniyle Alman ajanlar tarafından Ergenekon’la bağlantılı şekilde öldürüldüğü iddia edildi.

Hablemitoğlu’nun askeri ihalelerdeki usulsüzlükler üzerine yapmış olduğu çalışmalarından dolayı öldürülmüş olabileceği iddia edildi. Eşi Serpil Hablemitoğlu bu iddiaya ilişkin yapmış olduğu açıklamada; “Necip Hablemitoğlu, askeri teçhizat ile ilgili açıklama, yazışma asla yapmadı. Yaptığını söyleyen site, fake bir sitedir, dezenformasyon yayınlar yapılıyor o sitede. Bu iddia dayanaksızdır.” diyerek, söz konusu iddiayı yalanlamıştı.

Hablemitoğlu’nun “Köstebek” adını verdiği ve tamamlayamadığı (kitap daha sonra eksik haliyle yayınlandı) kitabındaki iddialar nedeniyle öldürüldüğü iddia edildi.

Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili farklı iddialar dillendirildi, hâlâ da dillendirilmektedir. Bunlar iddiadan öteye de gidemedi.

Yaşamı, derin ilişkiler ağı ve gelgitlerle dolu olan Necip Hablemitoğlu, Ankara’nın göbeğinde profesyonelce hazırlanmış ve icra edilmiş ve hâlâ aydınlatılamamış, karanlık bir cinayete kurban gitti.

Ve ne yazık ki Türkiye’deki birçok faili meçhul cinayet dosyası gibi, Hablemitoğlu dosyası da faili meçhul cinayet dosyalarının bulunduğu tozlu raflarındaki yerini aldı.

Hablemitoğlu cinayeti, neden gündeme gelmiyor,  (emekli istihbaratçılar ya da emekli askerler tarafından kendisi hakkında yazılan yazılar hariç.) neden aydınlatılamıyor?  Hablemitoğlu sadece ölümünün yıldönümlerinde mi hatırlanacak?  Hâlbuki kendisi Türkiye’de yaşanılan karanlık bir dönemin kara kutusu niteliğindeydi. Türkiye’nin aydınlık geleceği adına bu kutu mutlaka açılmalıdır. Ve elbet de bu işte birinci derecede sorumluluk devletin yetkili organlarına aittir.

Faili meçhul cinayetlerle anılmayan, her bireyinin özgürce kendisini ifade edebildiği, devlet imkânların her ferde eşit dağıtıldığı,  daha müreffeh ve aydınlık bir Türkiye temennisiyle...