aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2015 Pazartesi

"Sevgi"li Eşim...!

Sevgi; saf, temiz ve karşılıksız insani bir duygudur.

Bu manadaki temiz bir sevgi ancak çocuklarda bulunabilir. Bu nedenle, bazen çocuk olmak, temiz saf ve karşılıksız bir sevgi için çocukluğumuza gitmemiz ve o günleri yaşamamız gerekir.

O çocuksu sevgiyi günümüze taşıyabilmiş miyiz?

Sevgimizi, kalbimizi temiz tutabilmiş miyiz?

Sevgisini o çocuksu haliyle bugüne taşıyabilmiş ve hiç kirletmemiş birini tanıyorum.

Can yoldaşım, hayat arkadaşım, sevgili eşim.

Çocuk denecek bir yaşta “sevgi” kadar temiz kalbiyle, 
“sevgi”nin ne olduğunu bilmeden;  “sevgi”sini tarif edebilecek kelimeleri bir araya getiremeden, birlikte bir yaşam için; “sevgi”si uğruna her şeyi karşısına alan sevgili eşim!...

“Sevgi nedir?” dediğimde “sen” diyebilecek kadar, gözünü budaktan ayırmayan sevgili eşim...

“Sevgi”si için acı çeken…

“Sevgi”si için yalnızlık çeken…

“Sevgi”si için yokluk çeken sevgili eşim!...

Sevgili eşim!

Bu kadar sevmemiş olsaydın, belki de bu bedelleri ödemeyecektin. Kim bilir?

Sevgili eşim!

Sevgin her zaman bana bir ışık,  bir yol oldu…

Sevgin, dünyadaki en büyük sermayelerimden oldu.

Gözlerinde o ilk günkü “çocuksu” ışıltıları görünce, sana ve sevgine olan saygım bir kez daha artıyor.

Sevgili eşim!

Beni hep mutlu ettin, hayatıma renk kattın, evime huzur getirdin.

Sırdaşım, arkadaşım, yoldaşım oldun.

Şunu bil ki “eş”ten öte bir “eş” oldun…

Çeyrek asır oldu, sende ki o çocuksu masum sevgi hiç ama hiç kaybolmadı.

Söyler misin?

Hep çocuk kalmayı nasıl başarabiliyorsun?

Yarabbi!

Ona sağlık, sıhhat ve afiyet ver…

Onun sevgisinin hatırına, bizleri sırat-ı müstakimden ayırma…

Onun yaşadığı sıkıntıları, çektiği acıları günahlarına kefaret kıl, dünya ve ahiret de bizi birbirimizden ayırma…

Memdoğlu...

22 Temmuz 2014 Salı

ÖCALAN’A GÖRE KADIN VE AİLE

8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle, iktidar, muhalefet, sivil toplum kuruluşları ile toplumun değişik kesimlerinden “kadın” ve “aile” hakkında açıklamalar, konuşmalar yapıldı. Her zaman karşılaştığımız gibi, kadınlara (güya)  armağan edilen güne tüm kesimler pragmatistçe yaklaşarak, kadını kendi politikalarına alet etmekten kaçınmamışlardır.

Bilindiği üzere, Dünya Kadınlar Günü’ne esin kaynağı olan olay; 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde dokuma işçilerinin daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlamasının ardından, polisin işçilere müdahale etmesi sonrası çıkan yangında, işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçinin ölmesi olmuştur.

Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmamış, 1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmıştır.

Bu kısa hatırlatmadan sonra, asıl konumuz olan ve “halen İmralı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Öcalan’ın kadın ve aileye bakışı nedir?”, onu irdelemeye çalışalım. Aslında bu konu bir yazıya sığdırılamayacak kadar geniş ve uzun bir konu. Öcalan’ın kadın ve aile hakkında sayısız açıklamaları mevcut. (Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız: A. Öcalan, Kürdistan’da Kadın ve Aile) Bununla birlikte, Öcalan’ın bakışını, yine Öcalan’ın açıklamalarından ana hatlarıyla yansıtmaya çalışacağız.

01 Mart 2014 günü yayınlanan mesajında Öcalan; “Hiçbir öykü, kadının kölelik ve özgürlük öyküsü kadar beni hem esefle, öfkeyle hem kıvançla ve coşkuyla etkilemiyor… Bana öyle geliyor ki toplumsal yaşamda yapılan en temel hata, yanlışlık ve çirkinlik kadın konusunda yapılmakta ve yaşamı peşinen kaybetmeye götürmektedir. Bunun başlıca nedeni kapitalizm kültürüdür…” dedi.

Bugün için bu açıklamayı yapan Öcalan, geçmiş yıllarda “kadın” ve “aile” için neler söylemiş?

Öcalan, “Bir Halkı Savunmak” adlı kitabında, (s.243) “Gerçek bir kadın özgürlüğü, üzerindeki koca, baba, aşık, kardeş, dost vb. köleleştirici duygu ve iradelerin kaldırılmasıyla mümkündür. En iyi aşk en tehlikeli mülkiyettir. Kadına yönelik erkek egemen dünyasının ürettiği tüm düşünce, din, bilim ve sanat kalıplarını çok sıkı bir eleştiriden geçirmeden özgür kadın kimliği açığa çıkarılamaz.” derken, kadını bir başka tartışma konusu olarak kullanmıştır.

13 Mayıs 1999 tarihli avukat görüşmesinde Öcalan; “Ciddi bir proje geliştirmek istiyorum. Bir grup kadın yoğunlaşabilir mi. Onları üçe ayırıyorum. Mitolojik bir söylemle anlatacağım. Birincisi tanrıçalık yolunda olan kadınlar ikincisi melekleşen ya da melek olma yolunda olan kadınlar üçüncüsü baştan çıkarılması gereken kadınlar. Bunu mitolojik söylemle belirtiyorum. Her grupta on ile yüz arası toplam azami üç yüze yakın gruplar olur. Bu gruplar oluşursa onlarla ilgilenirim. Her üç grupta önemli. Birbirimizle uğraşırız, onlar mı beni yoldan çıkarır ben mi onları tanrıçalık yoluna sokarım bakacağız. Herkes yerini burada görür melekleşme yoluna mı girerler, beni baştan çıkarabilirler mi, göreceğiz.” derken, kendi zaviyesinden kadın portresini çizmiş, kadını kendi politikalarına nasıl alet ettiğini açıkça ifade etmiştir.

07 Nisan 2004 tarihli avukat görüşmesinde ise: “Ben aşka ve sevgiye karşı değilim. Aşka inanan bir insanım. Aşkın büyük savaşçısıyım, emekçisiyim. Özgür bir kadın yaratmak için çok çaba sarf ettim. Dağda nasıl yürüyeceklerini, savaşacaklarını, atlayacaklarını ve yüzmeye varana kadar öğrettim” diyerek, aşk yorumunu ve kadına yaklaşım tarzını bir başka açıdan dillendirmektedir.

30 Haziran 1996 tarihinde Tunceli merkezde düzenlenen bayrak töreni sırasında kendisini havaya uçurarak 8 askerin şehit, 29 askerin de yaralanmalarına sebep olan intihar bomba eylemcisi ZİLAN (K) Zeynep Kınacı’nın bizzat Öcalan’a verilmek üzere yazdığı mektubunda; “Kendimi intihar eylemini gerçekleştirmek için aday görüyorum. Bizler, sizin bitmez, tükenmez emek ve çabalarınıza karşılık, canımızı bile versek yeterli değildir. Keşke canımızdan başka verecek şeylerimiz olsaydı. Siz yaşamınızla bir halkı yeniden yarattınız.” şeklindeki ifadesi, örgüt içerisindeki kadınların Öcalan’ı ne şekilde gördükleri ve nasıl bir ruh haliyle eğitildiklerinin göstergesi niteliğindedir.

“Kürdistan’da Kadın ve Aile” (s.52) adlı kitabında ise Öcalan; “Bizde aile çok yönüyle eleştiriye tabi tutulabilir. Aileden çok, bir dramdır Kürdistan’da yaşanan. Bizde bir kargaşa olan aile, düşüncenin gömüldüğü, iradenin yazboz tahtasına çevrildiği, insanımızı paramparça edildiği, dağıtıldığı bir şeytan üçgenidir. Onun için devrimcileştirilmesi gereken kurumların başında aileyi ele alıyoruz.”

“Aile, faşizmin geleneksel bir kurumudur. Avrupa’da böyle bir kurum yoktur. Avrupa bu kuruma ancak mercimek kadar değer verir. Türkiye’de ve bizde öyle değildir.” (s.92) derken de aile kurumunun gereksizliğini kendi bakış açısıyla ortaya koymaktadır.

Kadını, aileyi, anneyi, babayı sevgiliyi bu tür sembolik günlere indirgeme taraftarı değilim.

Neden derseniz?

Kendi öz değerlerimizi bir güne sığdırmaya çalışmak, Türkiye’deki toplumsal yozlaşmayı daha da derinleştirmek demektir.

Bizim kültürümüzde "Ana", baş tacıdır. Dünyanın güzelliği, “Cennet”in de anahtarıdır.

Selametle kalın efendim…

(Bu yazı ilk olarak 10 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır. )

6 Temmuz 2014 Pazar

TERÖR VE TERÖRİZMİN HEDEFLERİ

      

    

Terör, uluslararası bir sorundur.  Etki alanı geniş olan ve tüm insanlığı tehdit edebilen bir problemdir. Hukuk sisteminin adil olduğu, insan hakları ve demokrasi kültürünün yerleştiği ülkeler, içlerinde çok farklı fraksiyonları barındırsalar da sosyal eşitlik ilkesi dâhilinde, terörle daha kolay mücadele edebilir, terör odaklarının büyümesine fırsat vermeden, terörü henüz kaynağındayken yok edebilirler.

Terörizmle mücadele edilirken, terörü sadece bir “güvenlik” sorunu olarak görmek, örgüt mensuplarıyla mücadelede onları yok ederek sonuç almaya çalışmak, problemin ana kaynağını bilmeden meseleyi teşhise kalkışmak, problemin tedavisinin ve çözümünün gecikmesine neden olur. Aslında terörü, yoksulluk -terör, sosyal kimlik- terör gibi ana etken olan sorunlar bazında tartışmak, terörizmin çözüme yönelik üretilecek yaklaşımlar açısından daha etkili sonuçlar alınmasına neden olabilecektir.

Benzer şekilde ülkemizde de ortaya çıkan problemleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan, çıkarları gereği terör-anarşi-kargaşa ve kaos ortamı oluşturmak suretiyle hayatiyetlerini devam ettirmek isteyen odaklar için şiddet bir sonuç değil, sebeptir. Terör ve terörizmle mücadele edilirken, bu gerçeğin göz önünde bulundurulması, teröre sebebiyet veren nedenlerin doğru teşhis edilmesi,  bir şekliyle teröre bulaşmış ya da toplumdan herhangi bir sebeple tecrit ettirilmiş ve yalnızlaştırılmış, özgüvenlerini kaybetmiş insanların kalbine, duygu ve düşüncelerine hitap edilerek mücadelenin birinci safhası başlatılabilir.

Aslında terör, şiddet ve vandalizm insanın fıtratına uygun faaliyetler değildir. Hiç kimse doğuştan terörist olarak doğmaz, bulunduğu ortamın etki ve yönlendirmesiyle sonradan öğrenir.  Yaşadığı sistemi, toplumsal yapıyı ve benliğinde mevcut olan itilmişlik ya da emellerine normal yollardan ulaşamama durumunu, şiddet kullanarak insanlar üzerinde korku imparatorlukları oluşturmaya sevk eder. Elbet de bunun temelinde güç, liderlik tutkusu ile hükmetme arzusu vardır. Tüm bu faaliyetleri, bu güce ulaşmak için gerçekleştirirler.

Gelişen teknolojiyle birlikte birçok devlet, psikolojik savaşın gereği olarak, diplomasi ile kazanamadıklarını elde etmek için, terörizmi destekleyebiliyor, hatta siyasi hayatta bundan da beslenebiliyorlar. Özellikle geri kalmış üçüncü dünya ülkeleri ya da gelişmekte olan devletlerin istismar edilebilecek, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarındaki hassasiyetlerini, kendi amaç ve hedefleri istikametinde hazırladıkları planlara göre kullanmaktadırlar.

Bilindiği üzere insanların yaşamda saygıya, sevgiye, önemsenmeye ve samimiyete ihtiyaçları vardır. Terör örgütleri yaptıkları işi kendi ideolojileri uğruna yaptıklarından, kazanmaya çalıştıkları kişilere arkadaşlık ve dostluk ortamı sağlayarak, kahramanlık ve iyi bir gelecek hazırlayacaklarını ve oluşturacakları sistemde hak arama, hesap sorma ve sorunlarını çözmeyi vaat ederler. Bu şekildeki bir yaklaşım, hedef şahsı kazanmaya sebep olur.  Bu tür gençlerin çoğunun, aile içi huzurun tesis edilemediği kesimlerden gelmesi, terör örgütlerinin işlerini kolaylaştıran bir başka sosyal etkendir. 

Aile içi şiddet, yetersiz eğitim, sosyal belirsizlikler, siyasi istikrarsızlık ve ekonomik sıkıntılar, psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklı kişilik bozuklukları, kimi insanların teröre ve terörizme bulaşmasına neden olmaktadır. Nedenler araştırıldığında, aslında terörün en büyük panzehrinin mutlu ve huzurlu bir aile, manevi huzur ile toplumsal refah, güvenlik ve sevgi olduğu görülebilecektir. Bu da tüm toplumu kucaklayıcı ve kendilerini o topluma ait hissetmelerini güçlendirecek politikaların üretilmesiyle mümkün olabilir. 

Terör örgütlerinin amaçlarında biri de bireyi, düşünsel olarak teslim almak ve aidiyet duygusu oluşturmaktır. Bunun için çeşitli programlar hazırlanır. Eğitim adı altında hazırlanan bu programlar hayata geçirilir. Siyasi eğitimi iyi bilen üst düzey örgütçüler tarafından, örgüt neşriyatına bağlı kalmak suretiyle siyasi eğitim verilmeye başlanır. Okumayı sevmeyenler için ayrı bir program hazırlanır, hitabeti güçlü başka örgüt elemanı tarafından okumaya yönlendirilirler. 

Bu baskı ortamında psikolojisi tamamen bozulan aday militanlar, toplum ilişkilerinde saldırgan bir görüntü çizmeye başlarlar. Kendileri ve ait oldukları gruplar hariç, toplumun hassasiyetlerini dikkate almadan hemen her şeye tepkisel yaklaşırlar. Davalarında ve düşüncelerinde haklı olduklarını göstermek, kendilerini topluma kanıtlayıcı tutum ve davranışlar sergilemeye başlarlar.  Artık onlar için şiddet ve terör, hayatta var olma aracı olmuştur. 

Okuduğu örgütsel dokümanlar (kitap, dergi, gazete v.b) ve almış oldukları siyasi eğitimler, o grupta saygı ve değer görmeleri, gençlerin zihinlerini yıkayan en acımasız gereçtir.  Terör örgütleri, kendilerine yeni katılmış bir elemanın almış olduğu siyasi eğitimi daha da pekiştirmek için seminer ve karşılıklı tartışmaların yapıldığı toplantılar düzenlerler. Eğitim aşaması sona eren örgüt elemanlarına, ilk etapta küçük sorumluluklar vererek, örgüt elemanlarını daha büyük eylemler için hazırlarlar. Eylem yapma aşamasına gelen örgüt mensubu, grup psikolojisinin etkisiyle, örgüte itiraz edemez hale getirilerek, legal eylemlerle bir yere kadar hedeflediklerine ulaşabileceklerini, illegal eylemler olmadan sonuca varılamayacağı yönünde ikna edilirler. 

Güçsüzlük hissini bazen bir grup, bazen de bir örgüte katılarak bastırmaya çalışan gençler, kendisi gibi toplumun değer yargılarına güvenmeyenlerin meydana getirdiği karşı güç içerisinde, hayatında daha önce yaşayamadığı hazzı alır, hayatına anlam kazandırır. Böyle bir anlamlandırma toplumun gerçeklerinden uzak olsa da onlar için yalnız olmaktan daya iyi gelir. Dâhil olduğu grubun eğitim ve propagandaları sonucu,  kişinin aynı fikri benimsemesi kolaylaşır ve fanatikleşerek liderlerinin güdümüne girerler. 

Gençlik bir ülkenin geleceğidir, geleceğimize sahip çıkalım… 

Lütfen… 

(Bu yazı ilk olarak 28 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)